Liseden mezun olduğumdan sadece üç ay sonra evlendim.
Henüz 18 yaşındaydım; üniformam hâlâ sandalyenin üstüne atılmış, kafam ise bal köpüğü hayallerle dolu.
Evdekiler sevgilim olduğunu biliyordu tabii ama annem babam sürekli Bekle biraz, oku, üniversiteye git diye dillerini yutuyorlardı.
Ben kulak tıkadım.
Beş yaş büyük biriyle, aşkın her şeyi halledeceğine körü körüne inanıp nikâh masasına oturdum.
İstanbulda, kiralık bir odada, ödünç yatakta, eski bir soba ve traktör gibi çalışan bir buzdolabıyla yepyeni bir hayat başladı.
İlk yıllarda yorgunluk yarışına girmiş gibiydim.
Yirmi yaşında ilk kızım Elife hamileydim, çok geçmeden ikinci çocuk – Oğlum Berk – dünyaya geldi.
Eşim bir süre çalışıyordu, eve yorgun ve huysuz dönüyor, çoğu zaman tam maaş bile alamıyordu.
Ben mutfakta mucizeler yaratıyordum: pirinci sulandırmak, yağı damla damla kullanmak, mercimeği on türlü pişirmeyi öğrendim.
Elde çamaşır yıkar, su taşıyarak temizlik yapar, uykuyu nadiren yakalardım.
Sorunları anlatmak hiç içime sinmedi.
Dışarıdan bakınca klasik iyi evli kadın rolünde, huzurlu ve düzenli görünüyordum.
Ama içimde pil bitmişti.
Beş yıl sonra, sosyal konut tarzı mütevazı bir evimiz vadeli de olsa olmuştu fakat her şey tepetaklak oldu.
Eşimin evli biriyle ilişkisi olduğunu duydum.
Bu sadece dedikodu değildi.
O kadının kocası işi peşine düşüp evimizin yakınlarında dolaşmaya, mesajlara bombardıman yapmaya başladı.
Bir sabah eşim kıyafetlerini topladı, Biraz şehir dışı işim var dedi ve bir daha dönmedi.
Sadece gitmedi yani; iki çocuk, fatura, evin bakım işleriyle baş başa bıraktı beni.
Yalnız anne olarak gerçek hayatım böyle başladı.
Bir ilkokulda temizlik görevlisi olarak işe girdim.
Sabah 4:30da kalkar, çocukların öğle yemeğini yarı hazır bırakır, onları anneme bırakır ve okula koştururdum.
Maaşım anca en zaruri ihtiyaçlara yetiyordu.
Bazen su faturası mı ödeyeyim, Berkin yeni ayakkabısını mı alayım diye hesap makinesiyle savaşıyordum.
Haftalar sadece ekmek ve fasulyeyle geçiyor, bazen pirinçli yumurtayla idare ediyorduk, çorba ise malum, su gibi.
Kimseye el açmadım.
Dişimi sıktım, devam ettim.
Annem benim süper kahramanımdı.
Çocukları okuldan alır, besler, yıkar, ödevlerinde yardım ederdi.
Ben, eve gece sırtım ağrıdan yay gibi dönüp, yatağa oturup bazen sessizce ağlardım.
Beni duyup Ay, zavallı annem diye düşünmesinler diye.
Onları pişmanlıkla büyütmemek için içimdeki duyguları hep sakladım.
Bu arada, eşim dönmedi.
Bazen parça parça mesajlar, süslü özürler, sadece hayal ürünü vaatler gönderirdi.
Nafaka içi tamamen mevsimlik – bazen gelir, çoğu zaman gelmezdi.
Güvenmeyi unuttum.
Çatı tamiratı için sigorta satmaya başladım, ekstra ofis işleri buldum, fotoğrafçılık dersleri verdim (evet, kendi kendime öğrenmiştim).
Pazar geceleri elde çamaşır yıkamaya devam ettim; çünkü hâlâ makinamız yoktu.
Yıllar geçti.
Elif büyüdü, sabah erken çıkan ve akşam yorgun dönen annesiyle hayatı öğrendi.
Sorumluluğuna küçük yaşta alıştı.
Berk ise disiplinli, ciddi, korumacı bir çocuk oldu.
Sosyal yaşantı sıfır ne buluşma, ne yürüyüş, ne tatil.
Benim tatilim, evde herkes uyurken sessizliğe gömülüp kısa süreli huzurdu.
Elif hukuk diplomasını aldığında, hıçkırarak ağladım.
Toga ve kep içinde, kendinden emin, güzel konuşan bir genç kadındı.
O an, lisede üniversiteyi aşk uğruna terk eden genç halimi anımsadım.
Kurbanım boşa gitmedi dedim içimden.
Berk askeri üniformayla okulunu bitirdiğinde, dimdik karşıma geçti; yine o duygusal düğüm boğazıma oturdu.
Şimdi dönüp bakınca, bütün çektiklerime şaşırıyorum.
Anne olarak yıllarca yalnızdım.
Çocuklarımı emek, disiplin ve sevgiyle büyüttüm.
Kimse bana altın tepside sunmadı.
Kimse el üstünde tutmadı.
Ama işte buradayız – yılmadık, direndik ve başardık.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



