Her şey zaten benim üstümde! Daha ne kadar yüklenebilirim ki? Zeynep öfkeyle söylendi.
Eşim hiçbir şey demedi. Her zamanki gibi “kafasını kuma gömmeyi” tercih etti, nasıl olsa işler bir şekilde yoluna girer diye düşündü. Tabii, hiçbir şey kendiliğinden yoluna girmedi, hep ben hallettim. Uzaktan çalışıyordum, bilgisayar başında evden işimi yapıyordum. Çalışma saatlerim esnekti. Başlarda maaş çok büyük değildi ama sonradan kendimi geliştirip oldukça iyi bir gelir elde ettim, hatta eşimden fazlasını kazanmaya başladım. Benim paramla arabamızın kredisi ödeniyor, tatile gidiyor, ev aletleri ya da kıyafet alıyorduk. Sonra doğum izni geldi. Neredeyse hiç yavaşlamadan hamileliğimi sürdürüp bir oğlum oldu. Çok yoruluyordum ama gelirimi kaybetmek istemiyordum.
Oğlum Serkan kreşe başlamıştı. Biraz rahatlamıştım, ben de “keyiften” daha çok çalışmaya başladım. Tabii artık kreş ücreti de vardı. Burası sıradan bir kreş değildi, Seçkin bir yerdi, oğlum için en iyisini istiyordum. Eşim Murat, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da bana güvenirdi.
Tüm bu sürede kendi evimde yaşıyorduk; annemden bana kalmıştı. Eşim Muratın kendi evi yoktu. Biz evlenmeden önce annesiyle ve, kız kardeşinin kızı Damla ile birlikte kalıyordu. Ablası üç yıl önce vefat etmişti, öyle denk geldi. Bu da kayınvalidesi Fikriye Hanımı iyice sarstı. Sağlığı bozuldu, tansiyonu bir türlü normale dönmüyordu.
Murat benimle evlenip eve çıkınca, Damla artık üniversiteye gidiyordu ve yeterince büyümüştü. Onun da kendi düzeni vardı. Arkadaşlarla buluşuyor, gezilere gidiyor, erkek arkadaşlarıyla takılıyordu. Evin yolunu zor buluyordu.
Fikriye Hanım bütün sorunlarını bizden daha doğrusu benden bekler olmuştu. Diğerlerinden hiçbir fayda gelmezdi zaten. Damlanın her istediğini yine Fikriye Hanım karşılardı; sonuçta annesiz büyümüştü, üstelik evlilik dışı bir çocuktu. O konuya girmek istemezdi kayınvalidem, haklıydı belki de.
İşte hayat böyle gidiyordu. Her şey yolunda görünüyordu ki, Fikriye Hanım ağır bir hipertansiyonla hastaneye kaldırıldı. Durumu çok ciddi çıktı, yatakta kaldı. Hastanede üç haftada biraz toparlandığı söylense de hâlâ ayağa kalkamıyordu, doktorlar da umut vermiyordu.
Murat yine ortalarda yoktu. Her zamanki gibi tüm dertler bana kaldı.
Kadınlar bu işlerden daha iyi anlar, diye omuz silkti Murat.
Hangi işlerden? diye sordum.
Yani hasta bakımı, rehabilitasyon, işte öyle şeyler dedi Murat, kafasını kaşıyarak.
Ben tasarımcıyım! Hemşire değilim! Ben de senin kadar biliyorum bu işleri, iç geçirdim. Neyse. Gidip doktorla konuşayım bari.
Kayınvalidemle aram hiçbir zaman çok sıcak olmadı. Aramızda bir ateşkes vardı. İlk başlarda bolca kavga ettik ama sonra birlikte yaşamadığımız için çok da yüz göz olmamaya karar verdik. İkimiz de pek çok konuda farklı düşünüyor, ama ses etmiyorduk. Ben ona saygıdan, o bana oğlunun iyi eşi olduğumu bildiği için tahammül ediyordu. Çünkü Murat, açık konuşmak gerekirse, eve ekmek getirme konusunda çok da başarılı değildi. Tüm gelir bana bakıyordu.
Torununu nadiren görürdü. Ya tansiyonu çıkardı ya başı döner, iş oğluna bakmam gerekse de bir türlü denk getiremezdik. Yani kayınvalidemden yardım ummak mümkün değildi.
Artık herkes bana güvenmeye başlamıştı. Fikriye Hanımı hastaneden ben aldım (nasıl olsa evden çalışıyorum, istediğim zaman çıkabiliyorum, Muratı işten öyle kolay bırakmazlar) ve evine getirdim. Bir süreliğine eşim ve oğlumla birlikte Fikriye Hanımın evine yerleşmeye karar verdik.
Birkaç hafta içinde adeta bir elbise askısına döndüm. İşime nasıl yetişiyordum bilmiyorum, bir yandan da kayınvalideye bakıyordum. Çorba yapıp, sebze meyve ezip kaşıkla yediriyordum, temizliğini yapıyor, çeviriyordum.
Damla, yani kayınvalidemin sevgili torunu, burnunu kıvırıp hemen odasına kaçıyor, akşamın bir vaktiye kadar çıkmıyor, sabah da erkenden okula gidiyordu. Hayat onun için devam ediyordu; “Babaannem, babaannemdir ama benim ne suçum var?” der gibiydi.
Murat da fazla yardımcı olmuyordu. Ona şöyle sitem ettim:
Bu senin annen! Bari biraz yardım et, tek başıma çok zorlanıyorum.
Ben yapamam ki Bunlar kadın işi yine mırıldandı Murat. Markete gittim, alışveriş yaptım, başka ne yapayım?
Kadın işi dediği, tam anlamıyla büyük bir yük. Fikriye Hanım bir türlü toparlanamıyor, herkese sinirleniyor, sızlanıp çıkışıyordu. Çoğu zaman da ağzıma geleni söylüyordu, hastalığından önce söylemeyeceği şeylerdi bunlar. Meğerse (bana göre) ben hayatımda hep şanslıymışım: iyi eğitim almışım, güzel işim varmış, evde oturup çayımı yudumlayıp tuşlara basıp para kazanıyormuşum. Murat ise hep şanssızmış. Okulda kötü öğretmenler denk gelmiş, üniversiteye girememiş, ticarete atılamamış Annesi borçla falan ona eğitim aldırmış ama Murat hep savsaklamış, zar zor mezun olmuş. Torunu Damla ise, aklı başında, devlet üniversitesini kazanmış; bu da iyi ve kötü öğretmen meselesine örnekti Fikriye Hanıma göre.
Yüzüncü defa bütün bu hikâyeleri dinlerken, artık bu yükü kaldıramayacağımı anladım. Burası da net: Herkes iyi, herkes meşgul, herkes haklı. Bir ben şanslıymışım.
“Kocamı nasıl seçtim, hiç anlamıyorum,” diye düşünürken artık nereye gideceğimi şaşırdım. Bir gün Murata, annesi için profesyonel bir bakıcı tutmamızı ve kendi evimize dönmemizi teklif ettim.
Bakıcı mı? şaşırdı Murat, O bayağı pahalı bir şey, karşılayamam Sen bakacaksan tut, ama ücreti de sen öde.
Aramızda eski bir anlaşma vardı: O, faturaları ve temel alışverişi yapardı; geri kalan her şeyi ben karşılardım. Tabii bakıcı parası da benden çıkacaktı. Bu kadarı da fazla, diye içimden geçiriyordum: “Yeter artık, ben köle miyim? Ben de yaşamak istiyorum. Şimdi gölgeme döndüm, kimsenin umurunda değil”
Bir an geldi, tükendim. Gerçekten artık istemiyordum. Bir sabah kayınvalideme dışarı çıkacağımı söyleyip, oğlum Serkanı kreşten aldım ve kendi evime döndüm.
“Ah, evim,” diye düşündüm, geniş yatağıma uzanmış tavana bakarken, “Sadece yatmak istiyorum Ne kadar yorulmuşum”
Serkanı akşam yemeğine çağırdım. Beraber yemek yerken, kayınvalidemin evinde artık yokluğumun farkına varacaklarını düşündüm. Onu aç bırakmadım, yemeğini yedirdim, temizledim, bir saat sonra Murat işten dönecekti. Ona bir not bıraktım: “Artık böyle devam edemem, istesem de yapamıyorum. Gidiyorum. Fikriye Hanıma acil şifalar dilerim, lütfen bana darılmasın.”
Telefonumu da kapattım.
Murat aynı akşam geldi. Onu eve almadım, kapıda konuştuk. Konuşacak bir şey kalmamıştı. Muratı ilgilendiren şey, benim ve oğlumun neden gittiğimiz değil; kendisinin bundan sonra ne yapacağıydı.
Bakıcı tutmanı tavsiye ederim. Profesyonel bakıcı daha iyi ilgilenir, dedim. Ayrıca, boşanmak istiyorum. Artık sırtıma yük yüklenmesinden yoruldum. Hoşça kal.
Murat eli boş döndü. Birkaç saat sonra telefonumu tekrar açtım, iş için arayanlar olur diye.
Fikriye Hanım aradı. Dönmemi, onları yalnız bırakmamamı istedi. Sözlerinden pişmanlık duyuyordu ama ses tonunda alışıldık bir kibir de vardı: “Hadi tamam, affet bizi, dön ve işine bak.”
Ona artık kimseye borcum olmadığını, oğlunun ve Damla’nın da ona yardım edebileceğini anlattım. Kapatıp aramayı sonlandırdı.
Boşandık.
İşte, ben de bir anda yalnız kalıverdim. Ama değişen hiçbir şey olmadı. Hep tek başıma mücadele ettim, şimdi de öyleydi; sadece yüküm azalmıştı. Bunu sağladığı için karşıma çıkan bu olaya minnettardım; birilerinin bana değer vermediğini anlamamı sağladı.
Fikriye Hanım ise zaman içinde toparladı. İyi bir bakıcı ona hem bakım hem de rehabilitasyonla çok iyi geldi. Murat ek iş bularak bakıcı parasını karşılayabildi demek ki mümkünmüş, diye düşündüm Damladan haberi alınca. O güne dek Damla da babaannesine yardım ediyormuş: yemek yediriyor, bakımını üstleniyormuş. Her şey yoluna girmişti.
“Demek ki,” diye düşündüm, bilgisayar başında bir iş teslim ederken, “herkes kendi sorumluluğunu üstlenince herkesin hayatı kolaylaşıyor. Ben de böylelikle kendime sahip çıkmayı öğrendim”




