Hanımefendi, yine oğlunuzu işe mi getirdiniz? Hiç mi utanmıyorsunuz? Bizi rahatsız ediyor, çok sesli konuşuyor. Size daha önce de söylemiştik, eğer bir daha oğlunuzu getirirseniz, sizinle çalışmayı bırakacağız!

Hanımefendi, yine oğlunuzu işe mi getirdiniz? Hiç utanmıyor musunuz? Bizi rahatsız ediyor. Çok sesli konuşuyor. Size daha önce de söyledim, bir daha getirirseniz, hizmetinizi bırakacağız!

Bu sözler öyle ağırdı ki, insanı sarsıyordu adeta. Apartmanın merdivenlerinde yankılandı sesler, yorgun adımlarımın ve mavi, köşesi kırık kovanın içindeki paspasın sesiyle karıştı. Akşam olmuştu. Ampulün loş ışığı titreyip sönük yanıyordu, buz gibi duvarlar ise iyice üzerime çöküyordu sanki.

39 yaşındaydım, ama yorgunluk bana yıllar eklemişti. Gündüz, ilk işimde ayakta sekiz saat çalışıyordum; yüzümde sahte bir gülümseme, sürekli müşterilere hizmet ediyordum. Akşam olunca ise apartmanların merdivenlerini siliyordum. Sevdiğimden değil, mecbur olduğumdan.

Yanımda yedi yaşında oğlum duruyordu. Sırtında çantası, gözleri yarı kapalı, duvara yaslanmış, uykusuz. Bazen kısık sesle Daha kaç kat kaldı baba? diye soruyordu. Bazen ise sessizce bana bakıyordu, sanki gözleriyle Ben buradayım, baba diyordu.

Beni azarlayan komşular genelde yaşlı insanlardı. Sessizliği, düzeni, huzurlu akşamları seviyorlardı. Oğlum onlar için yalnızca bir sorundu. Bir rahatsızlık. Bir sıkıntıdan ibaretti.

Bilmiyorlardı; annem babam hayatta değildi, bana destek olacak kimsem de yoktu. Arkadaşlarımın her biri kendi hayatının derdindeydi. Oğlumun annesi, bir gün hiçbir açıklama yapmadan gitmişti, arkasında boş vaatler ve sessiz bir ev bırakmıştı.

O günden sonra oğlum için her şey ben olmuştum: anne, baba, destek, güven. Geceleri, gözlerim uykudan yanarken ona masallar anlatıyor, sabahları onun saçlarını okşayarak uyandırıyordum; içimdeki sıkıntı dağ gibi olsa da.

Çocuk gürültü yapıyor dedi yine biri. Duyuyoruz, rahatsız oluyoruz.

O an içimde derin bir sıkıntı hissettim. Paspası iyice sıktım. Bir an ağlamak istedim, ama yapmadım. Gözlerinin bana bakışı vardı çünkü.

Onlara döndüm. Dik durmaya çalıştım. Sesim titriyordu ama içimden gelerek konuştum:

Oğlumu bırakacak kimsem yok… Annesi bize sırtını döndü. Gündüz, akşam demeden çalışıyorum ki hiçbir eksiği olmasın diye. Onun hem annesi, hem babasıyım. Eğer bu sizi rahatsız ediyorsa… giderim. Kusura bakmayın.

Apartmanda ağır bir sessizlik oldu. Oğlum elimi sımsıkı tuttu. Sanki beni bırakırsa kaybolacağımı zannediyordu.

İkinci kattaki Hanife Hanım derin bir of çekti. Bakışı birden yumuşadı. İlk kez, elinde paspas olan adamdan fazlasını gördü. Ayakta kalmak için ruhu parçalanan bir babayı fark etti.

Bilmiyorduk dedi kısık bir sesle. Kusurumuza bakmayın.

O akşam, apartmanda sadece temizlikçi değildim artık. Bir ders, bir hikaye bir gerçekliktim; bilmeden peşinen yargıladıkları.

O günden sonra kimse tehdit etmedi. Hatta biri oğluma bir kutu meyve suyu getirdi. Bir diğeri, Rahat ol, sorun yok dedi, biri gülümsedi.

Ve ben, eve daha hafif adımlarla döndüm.

Bazen insanlar eleştiriye değil, anlayışa ihtiyaç duyar. Çünkü her yorgun annenin, babanın ardında kimsenin sormadığı bir hikaye vardır.

Bilmeden yargılama. Önce hikayesini öğren.

Bu hikaye seni biraz olsun etkilediyse, paylaş. Belki bugün birinin eleştiriye değil, biraz daha fazla anlayışa ihtiyacı vardır.

Rate article
Lifequest
Hanımefendi, yine oğlunuzu işe mi getirdiniz? Hiç mi utanmıyorsunuz? Bizi rahatsız ediyor, çok sesli konuşuyor. Size daha önce de söylemiştik, eğer bir daha oğlunuzu getirirseniz, sizinle çalışmayı bırakacağız!