Annem o zamanlar 73 yaşındaydı. Onu kendi evime aldım, aradan iki ay geçince anladım ki bu büyük bir hataymış. Sabah altıda kalkmalar, tencere tıngırtısı, Bıçağı yanlış tutuyorsun uyarıları
Annemin eski küçük evinden çıkıp bizim üç odalı eve getirdiğim günü şimdi hatırlayınca burnumun direği sızlıyor. Arabada o meşhur parfümünün kokusu, bir de sabah kalkıp yolculuk için yaptığı poğaçaların kokusu birbirine karışıyordu. Arka koltukta oturuyor, çantasına sıkıca sarılmış, içinde kedisi Süleyman var, ve usulca dedi ki: Sağ ol oğlum. Rahatsız etmemeye çalışacağım.
Ben kırk iki yaşındayım, eşim Gülşah otuz sekiz. İki çocuğumuz var, biri on bir, biri yedi yaşında. Babam üç yıl önce vefat edince annemin yavaş yavaş sönüşüne şahit olmuştum. Her gün arıyordum, hafta sonları uğruyordum ama içimde bir huzursuzluk: O orada yalnız, biz burada hayatımıza devam ediyoruz. Bir kış günü, kapının önünde kayıp kolunu kırınca artık kararımı verdim: Annemi yanıma alacaktım.
Gülşah başta biraz tedirgindi ama itiraz etmedi. Çocuklar ise heyecanlandılar; nihayet, babaanne, tatlılar ve uykudan önce masallar Her şeyin yolunda gideceğine inanıyordum. Sonuçta biz bir aileyiz, altından kalkarız diye düşündüm.
Aradan iki ay geçti. Şimdi sabahın altısında mutfakta oturup annemin tencereleri gürültüyle karıştırmasını dinlerken, kendi kendime Yanılmışım diyorum.
Birinci hafta Tatlı bir yanılsama
Annem gelir gelmez evi kendince düzenlemeye başladı. Ona en büyük odayı verdik, yeni bir ortopedik yatak aldık, sevdiği sandalyesini pencerenin yanına koyduk. Evin içinde dolaşıyor, duvarlara dokunuyor, Ne güzel, artık sizleyim diye gülümsüyordu.
İlk günler gerçekten de rahatsız etmemek için çabalıyordu. Odasında oturur, akşam yemeğine çıkardı. Evde farklı bir sıcaklık oluştu, işte dedim, gerçek aile
Ama beşinci gün sabah altıda mikser sesiyle uyandım. Mutfakta annemi sabahlıkla, poğaça hamuru çırparken buldum.
Annecim, niye bu kadar erken?
Ben her zaman altıda kalkarım oğlum, bu çocukluğumdan kalan bir alışkanlık. Saat sekize kadar yatmak bana haram gibi. Size poğaça yapayım dedim, çocuklar bayılır.
O anda çocukların yedi otuzda kalktığını, okula yetişmek için alelacele kahvaltı ettiğini söylemek istedim ama sustum. Hoşuna gidiyorsa yapsın, dedim kendi kendime.
İkinci hafta İyi niyet bazen eziyete dönüşür
Poğaçada tek başına sorun yoktu. Asıl mesele annemin sessizlik nedir bilmemesiydi. Sabahları mutlaka altıda kalkar, suyu açar, tabakları dizer, sandalyeleri çeker, dolapları açıp kapatırdı. Yedi olmadan herkes ayaktaydı.
Nazikçe anlatmaya çalıştım:
Anneciğim, biraz daha geç kalkamaz mısın? Biz o saatlerde uykudayız.
Oğlum, inanın sesi çıkarmıyorum ki, parmak ucunda yürüyorum.
Parmak ucunda ama tencereyle.
Bir de sürekli yemek pişiriyordu. Hem de kimseye sormadan. Akşam işten döndüğümüzde; tencerede çorba, masada köfte, patates kızartması, dolapta komposto O kadar çok yemek vardı ki, yemeye ne vakit ne imkan
Gülşah anlatmaya çalıştı:
Meryem Hanım, sağ olun ama genelde hafif yemek yeriz; sebze, tavuk. Çocuklara kızartma yasak.
Annem hemen kızardı:
Evde diyet mi olur? Çocuklar büyüyor, et yemeleri lazım. Sizin bu salatalarla çocuğun hali yok! Kerem bir deri bir kemik, Elif solmuş gibi.
Ve tekrar mutfağa Çorbalar, köfteler, mantılar, börekler. Buzdolabı ağzına kadar doldu, kimse yemediği için biriken yemekler çöpe gitti. Gülşah sessizdi ama her bir tencereyi atarken gözünün kenarı seğiriyordu
Üçüncü hafta Yorucu müdahaleler başlıyor
Ama yemek kısmı daha işin yarısıydı. Asıl hayatı zindana çeviren annemin Gülşahın yaptığı her işe karışmasıydı.
Gülşah yer siler,
Ah Gülşahcığım, o bez öyle sıkılmaz, bak böyle yapacaksın, yoksa ıslak kalır.
Makarna haşlar,
Soğuk suya tutma, vitaminler gidiyor. Gel ben öğreteyim.
Çamaşır asar,
Aman aman, öyle asılır mı, uzar o! Gel bak ben göstereyim.
Toz alır,
Öyle kuru bezle ne olacak? Biraz su damlatıp sirke koyacaksın, ben hep öyle yaparım.
Her işin başında, yanında, arkasında kendine göre bir öğüt, bir düzeltme, doğrusunu gösterme Kötü niyetle yapmaz, yardım ediyor sanırdı. Ama Gülşah evin içinde mayın tarlasındaymış gibi tedirgin gezmeye başladı, her an kaynana yanından belirip yeni bir eleştiri yapacak diye
Bir akşam odada kendi kendine ağlamaya başlamıştı. Gidip sarıldım:
Ne oldu canım?
Tahammülüm kalmadı Murat, dedi hıçkırarak, Kendi evimde kendimi acemi yerine konmuş gibi hissediyorum. Bana ekmek doğramayı gösteriyor! Yirmi yıldır evliyim, iki çocuk büyüttüm, hâlâ bana bıçak tutmayı anlatıyor!
Ertesi gün annemle konuşmaya çalıştım:
Anne, ne olur Gülşaha sürekli müdahale etme. O da yetişkin, kendi yöntemleri var.
Çok kırıldı:
Ne dedim ki? Kötülük mü ettim? Size yardımcı olmaya çalışıyorum. Hep bulaşma, karışma diyorsunuz. Demek ki bana ihtiyaç kalmadı.
Odasına çekilip gözleri kızarık ağladı. İki kıymetli kadın arasında parçalanmış hissettim kendimi.
Dördüncü hafta Evde mahremiyet kalmadı
Olayın en kötü tarafı yemek ya da müdahale değil, evde özel hayatın tamamen kaybolmasıydı. O eski ferah ev, birden dar, sıkışık bir yere dönmüştü.
Annem her yerdeydi. Koridorda, mutfakta, salonda. Odasından hiç çıkmaz gibi olurdu, sonra bir bakarsın yardıma gelir, katkıda bulunmak, ailesiyle olmak isterdi. Gülşahla iki laf edemez olduk; hemen annem çıkıp Aranızda ne fısıldıyorsunuz? diye sorardı.
Çocuklar sesten koşturamaz oldu, babaanne hemen, Sessiz olun, komşular duyar! diye fırçaladı. Biraz müzik açalım desek, yüzünü buruşturur, Ne bu curcuna? der. Gülşahın arkadaşlarını çağırmak mümkün olmadı; anne hemen yanlarına oturur, kimseye söz bırakmaz, anıları anlatırdı.
Gece çocuklar yattıktan sonra annem salona gelir, yüksek sesle kendi dizisini açardı. Biz mutfakta sessiz sedasız sabahı etmeye çalışırdık.
Aramızdaki yakınlık, samimiyet, kocaman bir duvar gibi örüldü. Evin içinde iki başımıza bile kalamıyorduk. Hatta yatak odamızda bile bir adım atarken, duvarlar ince ya, annem hemen uyanır, gece sık sık tuvalete kalkar. Bir gece Gülşah kapı gıcırtısını duyup, Yine geliyor! Dayanamıyorum artık, diye fısıldamıştı.
Koskoca evde iki aylık süre boyunca ne gerçek bir mahremiyet, ne baş başa bir sohbet, ne sarılma korkusuzca yapabildik. Aramızdaki konuşma Çay ister misiniz? sorusuyla bölünmeden geçemedi.
Patlama noktası Her şeyin değiştiği an
Dün akşam işten çok yorgun döndüm. Sadece koltuğa uzanıp sessizce kalmak istiyordum. Eve girince annemi, Gülşahın başında, çocukların kıyafetlerini doğru katlamayı öğretirken buldum. Gülşah bembeyaz, taş gibi bir yüzle susuyordu. Annem her tişörtü alıp alıp:
Bak bu buruşuyor kızım, düz katlamalısın! Yüz defa gösterdim
O an patladım. İlk defa anneme sesimi yükselttim:
Anne yeter! Gülşaha hayatı öğretmeyi bırak! Bu onun evi, onun çocukları, kendi bildiği gibi yapar!
Annem bembeyaz oldu, dudakları titredi:
Demek ki size yük oldum. Keşke baştan söyleseydiniz. O zaman almamalıydınız.
Odasına çekilip ağladı. Gülşah yere baktı. Çocuklar korkuyla kapı arkasından baktı. Kendimi tam bir zavallı gibi hissettim
Ama bir yandan da bir nebze rahatladım; söylemekten hep çekindiğimiz şeyi nihayet ağızdan çıkarmıştım.
İki ayda neyi anladım?
Sabah balkonda sigara içerken düşünüyordum Annem iyi biridir. Bize sevgisi sonsuz, yardım etmeye çalışıyor. Ama başkasının alanında, oranın kurallarına ayak uyduramıyor.
Ömrü boyunca kendi evinin hanımı, kendi işinin patronu olmuş. Hep yönetmiş, öğretmiş, karar vermiş. Yetmiş üç yaşında birden misafir olmayı kabullenemiyor. Oğlunun evinde bulunmak, onun için yine evin asıl kadını olmak demektir.
Şunu anladım: Anne babaya sevgi göstermek illa birlikte yaşamak demek değil. Yardımcı olabilirsin, para gönderebilirsin, her gün ziyaret edebilirsin; ama aynı çatı altında yaşamak gerekmiyor. Üç kuşak bir arada yaşamak sandığımız kadar iyi bir şey değil. Çoğu zaman fedakârlık, kırgınlık, sessiz öfke ve dolan bir sabır
Bir hafta sonra annemi tekrar kendi evine götüreceğim. Evinin tadilatını yaptıracağım, haftada üç gün bakımına yardımcı olacak birini bulacağım. Daha sık gideceğim, her akşam telefon edeceğim. Ama artık birlikte yaşamayacağız. Uzak durmak bazen araya soğukluk koymak değil, bağı koparmamak için en iyi çözüm olabiliyor.
Siz olsaydınız yaşlı anne-babanızla aynı evde yaşamayı kaldırabilir miydiniz, yoksa bu aileyi yıkan bir şey mi? Sizce bu bencillik mi, yoksa haklı bir tedbir mi? İyi niyetle başlayıp herkesi bunalıma sokan böyle bir şeyle karşılaştınız mı hiç?




