Bir gece, babam beni odasına çağırdı: konuşmamız gereken ciddi bir mesele olduğunu söyledi. Rüyada gibiydim, biraz huzursuzdum, çünkü içeride beni bekleyen biri vardı. Salonda, loş ışık altında oturmuş bir kadın beni bekliyordu.
Ailemin dünyası babamın etrafında dönüyordu. O; beni büyüten, kollayan ve arkamda dağ gibi duran insandı. Annem doğumumdan hemen sonra bizi terk etmişti. Babam bir daha evlenmeyi hiç düşünmedi, belki de yeniden acı çekmekten korktuğu için. Hayat çoğu zaman ona cömert davranmamıştı ama ben bir an önce büyümek istiyordum, ki ona omuz verebileyim, yükünü azaltabileyim diye.
Evimizin maddi durumu pek parlak değildi. On beşime geldiğimde ilk işimi buldum: mahalle gazetesine yazılar yazıyordum. Üç yıl sonra daha iyi bir iş buldum kendime. Yıllar geçti, sonunda bir ofiste işe başladım; böylece hem kendime hem de babama bakabilecek kadar kazancım oldu. O gece yine babamın çağrısı ile odamda buldum kendimi ve kalbim deli gibi atıyordu. Salonda ise, yüzünü neredeyse unuttuğum bir kadın vardı. Babam onun annem olduğunu söylediğinde zaman bir anlığına eğilip büküldü; her şey gerçeküstüleşti.
Kadın gözleri dolu dolu bana bakıp ağlamaya başladı; diliyle özürler diledi, kollarını bana doğru uzattı, sarılmak istedi. Ama ben karar veremedim, kımıldayamadım. Hafifçe sarılmasından sıyrıldım, hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm ve evden çıktım, onları baş başa bıraktım. Kendi kendime; babam bu meseleyi nasıl istiyorsa öyle çözsün dedim. Bizim için hiçbir şey yapmayan, bunca yıl boyunca bir doğum günü dahi aramayan birini affetmeyi aklımdan bile geçiremiyordum.
Sokakta yürürken hava bir anda mor ve yeşil dalgalarla doldu, radyodan uzak bir şarkı çalıyor gibiydi. Cebimdeki bozukluklar birdenbire eski bir Türk Lirasına dönüştü. Kafamda, rüyanın ortasında, sadece babamın ceketindeki hançer düğmesi duruyordu. Uyandığımda hâlâ karmaşık duyguların içindeydim; ama en azından, rüyadaki gibi, cevaplarımı kendim bulmam gerekiyordu.




