Hayatımın sonuna kadar sahiplenmek için Cengiz’i sahiplendim. Ancak daha ilk gecemizde, evime yabancı bir acı getirdi ve tüm apartmanı uykusundan uyandırdı.

Benim adım Murat. İstanbulun soğuk bir Ocak gecesinde, ben, eski bir köpek olan Zeytini ömrünün son demlerinde evime aldım. Gecenin daha ilk saatlerinde Zeytin, beraberinde başkasına ait bir acıyı da getirdi tüm apartmanı uyandıracak kadar derinden, sessizliği yırtarak.

O uykusunda sessizce sönsün diye, yaşlı bir köpeği evime kabul ettim.

Ama hemen anladım: O, ölmeye gelmemişti. Birine, yıllardır üzerini örttüğümüz ve hiç canımızı yakmıyormuş gibi davrandığımız bir kaybı hatırlatmaya gelmişti, sessizce değil, varlığıyla yankı uyandırmaya.

Barınağın dosyasında iki kelime vardı: son dönemde bakım. Bu sözler elimde buz gibi dondu, parmak uçlarım karıncalandı, kalbimde kendimi savunmaya geçmiş bir suçluluk kabardı henüz hiçbir şey yapmamışken bile.

Evrakları imzalarken kafamda hep aynı cümle dönüyordu: Sessiz, onurluca, fazla konuşmadan, onun korkmamasını sağlayarak başaracağım bu işi.

Zeytin Anadolu çobanıydı, çok yaşlı on dört belki. Suratında bembeyaz tüyler, gözleri puslu, arka ayakları her adımda titriyordu; sanki vücudundan izin istemeden bir adım atamıyordu.

Onun için kibarca, kısa kısa konuşuyorlardı: Neredeyse hiç kalkmıyor. Sürekli uyuyor. Ama kelimelerin ardındaki vurucu gerçek şuydu: Sıkılmışlar, belki bir daha ayağa kalkmasını beklemek bile yorucu gelmiş.

Ocak ayı; İstanbulda, yorgun bir nezakete bürünmüş gri bir soğuk. Apartman sustu; anahtar sesleri, hızlı baş selamları, inleyen asansör, yabancı ayakların merdivenlerde kayboluşu…

Evi küçük bir zarif klinik gibi hazırladım. Ortopedik minderler salonda ve yatak odasında, koridorlara kaydırmaz halılar, kapının önündeki lanetli eşik yerine ahşap rampa.

Fazlalığı kaldırdım; çünkü ev kırılgan birini ağırlıyordu. Gereksiz bir hareket acıtır, korkusuyla…

İlk hafta neredeyse hiç hareket etmedi Zeytin. Ama bu uyku ağrının ya da dalgalı bir huzursuzluğun değil; yıllarca tetikte yaşayıp da ilk kez korumasını indiren birinin derin, ağır uykusuydu.

Nefesini gözlerimle takip ediyordum. Tamam, böyle olsun, diyordum içimden. Ama için için de her solukta son nefesi mi? diye sayıyor, sıkışıp kalıyordum.

Üçüncü gün, posta kutularının yanında yeni bir not vardı:

Lütfen sessiz olunuz.

Ne isim, ne adres. Sanki biri bunu benim tenime yazmıştı.

Aynı akşam kapı çaldı.

Koridorda üçüncü kattan Hanife Hanım duruyordu. Kısa, vakur, saçları toplu, bakışları cetvel gibi ince ve soğuk.

Öfkesiz, doğrudan konuştu: Köpeği duydum.

Yutkundum, kelimeler boğazıma dizildi. Kısık sesle söyledim: Yaşlı. Zor yürüyor. Evlat edindim.

Hanife Hanım içeri girmedi. Koridora, kilime, ellerime göz gezdirdi sanki tehlikeli biri miyim yoksa yorgun bir adam mı anlamaya çalışıyordu.

Ve sonra yargısız bir şekilde, tuhaf bir özenle şunu söyledi: Sert zeminde eklemleri acır.

İçeriye ağır, insancıl bir hava bırakarak yürüyüp gitti.

İkinci hafta her şeyi değiştirdi.

Zeytin anladı ki, burası bekleme odası değil. O sadece birkaç günlüğüne burada değildi; onu alıp kimse gelmeyecekti. Burada kalacaktı.

Artık beni gözleriyle arıyordu. Henüz bir sevgi beklemek için değil güvence için. Sanki: Sen de gidecek misin? diye soruyordu.

İşten döndüğümde doğrulmaya çalışıyordu. Yavaş, yılmaz bir kararlılıkla… Sanki yapmak zorunda olduğu için değil, hala yapabildiğini görmek için.

Sonra küçük bir detay her şeyi altüst etti.

Koltuk köşesinde bir peluş kirpi vardı. Yıpranmış, kenarından dikilmiş, yeni değil, çirkin ve eskimiş bir çocuğa ait olan bir geçmiş kadar hüzünlü, tanıdık.

Kirpi bende yoktu; çocuk da, oyuncaklar da hiç olmamıştı.

Zeytin gördü, öyle nazikçe ağzına aldı ki, nefesimi tuttum istemsizce. Oyuncak gibi değil de, bir hazine gibi… Kararlı şekilde odadan yürüdü sanki yıllardır aklında tek bir yer vardı, sadece oraya ait olarak.

O andan sonra ölüm yolcusu köpek kayboldu sanki.

Neredeyse hiç yürümeyen hafif hafif koşuşturuyor, sürekli uyuyan her sabah yatak başında usulca bekliyor, ne havlıyor ne talep ediyor sadece hazır, var.

Akşamları yanıma uzanıp küçük kirpiyi göğsüne bırakıyordu. Oynamak için değil; o küçücük neşeyi kaybetmekten korkar gibi.

Ben de kendimi susturdum, nefes alışlarımı kıstım; en ufak ses, bu narin canlanmayı korkutacakmış gibi.

Birkaç gün sonra yeni bir not.

Komşulara saygı lütfen.

Yine imzasız. Bu kez daha çok koruyucu, kırgınlık değil; apartmanda yaşlı bir köpeğin hayata dönmesinin suç sayılması dokunmuştu bana.

Aynı gece kapıda yine Hanife Hanımın ayak sesleri.

Zili bu defa gecikerek bastı; sanki hakkı var mı, emin olamıyordu.

Kapıyı açınca, Zeytin koridorda kirpisiyle dikiliyordu. Hanife Hanım ona baktı, yüreğinden çıkan bir hüzünle: korkutucu olmayan bir hayalet gibi.

Fısıldadı: Bu onda nasıl var?

Omuz silktim: Bilmiyorum. Tanrı aşkına, sanki bir anda… ortaya çıktı.

Gözünü oyuncaktan ayırmadı. Buz gibi ciddiyeti bir an için çatladı gibi oldu.

Kendi kendine mırıldandı: Bazen… eşya geri döner, biz onları unutmuş sandığımızda.

Gitti sonra. Benim de içimde ağır bir soru, cebimde bir anahtar gibi kaldı.

O kirpi bir oyuncak değildi. Bir işaretti.

Üçüncü hafta en çok korktuğum şeyi getirdi.

Kapıyı bir saniyeliğine açık bıraktım. O aptalca bir güvenle, her şey kontrolümde sanarak…

Zeytin! dedim, önce normal, sonra panik içinde, kalbim ayaklarımdan hızlı koştu.

Kapının önünde, koridorda kirpi düşmemiş, kaybolmamış. Bilerek, düzgünce bırakılmış.

Ve Zeytin yoktu evde.

Merdivenlerden inilmez, uçtum sanki. Kan kulaklarımda gümbürdedi; adını öyle çağırdım ki, sesim tasmasına takılıp geri getirecek sandım.

İkinci katta market poşetli tanıdık bir kadın. Bakınca hemen anladı; bu anlık bir kaçış değildi.

Çıktı. Gördüm. Yavaş ama sakin… Sanki yolunu biliyordu, dedi hızlıca.

O yolunu biliyordu ifadesi sert vurdu: kaybolmak kaotik, yolu bilmekse kaçınılmaz kader.

Bahçeye fırladım. Toprak kokusu, soğuk demir, gri bulutlu gökyüzü…

Zeytin oradaydı.

Bir bankın önünde durmuş, tek bir yöne bakıyordu. Ne kıpırdanıyor, ne havlıyor, sadece bekliyordu; biriyle buluşacakmış gibi şüphe duymadan.

Yavaşça yaklaştım. Asıl korkum onu bulamamak değil, bulduğumda, yapmakta olduğu şeyi bölmekti.

Alçak sesle: Hadi Zeytin… eve gidelim dedim.

Kafasını ağır ağır çevirdi. Puslu gözlerinde hâlâ inatçı bir yaşam pırıltısı. Orada olmasının rastlantı olmadığı, duruşunda soğuk bir netlik vardı.

Arkamdan küçük, net adımlar duydum.

Hanife Hanım.

Bir metre uzakta durmuştu; selam dahi yok. Banka öyle baktı ki, sanki yıllar önce bir ihanet orada olmuş.

Kendi kendine: Burası onun yeriydi, dedi.

Ben gözümü Zeytinden ayırmadan, kuru bir sesle sordum: Kimin?

Yutkundu. Güçlükle duygusuz bir yüz takındı.

Torunumun. Elifin, dedi.

İsim, soğuk bahçeye anahtar gibi düştü. Kirpi aklıma geldi, elimde sıktığımı hissettim; ya o da kaçar diye korkarak.

Usulca sordum: Üzerinde… kabaca işlenmiş bir harf var. E?

Gözlerini indirdi, bir an kirpiklerinde titredi bir gölge.

Kısıldığı sesle: Evet. E.

Zeytin, büküle büküle yaşlıca, hüzünle bankın önüne yattı.

Hanife Hanım, lafını süslemeye gerek görmeden:

Elif sürekli o kirpiyi taşırdı yanından ayırmazdı. Bahçeye her indiğinde hep bir kangal köpeği vardı orada kimin köpeğiydi bilmem ama her gün mutlaka gelirdi, dedi.

İçimde bir şey toparlandı; rastlantıdan fazlasıydı.

Zeytin, o köpek miydi? diye sordum.

Bir süre sustu, ona fotoğrafmış gibi baktı; atsan da, saklasan da gönlünden atamayacağın bir bakışla.

Sonunda: Bilemiyorum. Ama senin dairede onu ve o kirpiyi gördüğümde… bir şeyin geri döndüğünü anladım, dedi.

Hemen döndüm: Durun… siz kirpiden haberdar mıydınız?

Çenesini sıktı. O bildik, soğuk iradeye bir çatlak düştü.

İtiraf etti: Ben getirdim oraya.

Sesi inceldi, kendine yakışmayacak kadar kırılgan.

Sustm; yargıdan değil, taşlar yerini bulduğunda bir süre kelime bulamadığımdan.

Açıklamaya başladı: Mahzende bir kutuda yıllardır duruyordu. Hiçbir Elifin eşyasını atamadım… Ama kimseye de bahsetmedim. Görünmeyen bir köşeye sakladım hep.

Sonra bakışını kaldırdı, ekledi: Köpek aldığını duyunca, bir de kangal olduğunu görünce… belki bugün o eşyayı sakince, kavgasız geri verebilirim diye düşündüm. Sanki tesadüf gibi.

Nefesini kısa aldı, üşüyen biri gibi.

Kirpiyi senin koltuğunun yanına bıraktım. Bir soru gibi. O da… sanki onundu, alıp götürdü.

Zeytin bizden bankaya, sonra tekrar bize baktı; anlatmamız gerekeni anladınız mı? der gibi.

Fısıldadım: Kaçmadı. Geri geldi.

Bir başıyla kısacık, tamamlanmış bir teslimiyetle onayladı Hanife Hanım.

Elif burada yaşamıyor artık. Ve biz apartmanda, elimizden geldiğince yaşıyorduk: görmezden gelerek, eşyaları karanlık köşelere, sözü halı altına süpürüyorduk.

Doğru cümle aramadım.

Sanki Zeytin yakında ölecek diye düşünmüştüm, dedim.

İlk kez insan olarak, yüzünde bir duyguyla baktı.

Yalnızlıktan çabuk çöker insan… Yaşlıktan daha çok, dedi.

Çıktık yukarı. Ben önde, arkamda köpeğim, merdiven merdiven. Hanife Hanım, apartmanın ilk defa yasaklamak değil yardımcı olmak için açıldığını gösterecek bir zarafetle kapılardan geçti.

O gece Zeytin acı çekti. İstesen de kendini kandıramıyorsun, bakışıyla belli ediyor.

Solukları düzensiz, eski bir motor gibi titrek. Soğuk, cam arasından içeri doldu, her nefesi vurguluyordu.

Minderine uzanıp konuştum, aslında konuşmadım yanındaydım, sadece.

Bir süre sonra başını kaldırıp gözüyle kirpisini aradı. Yaklaştırdım onu.

Burnunu zar zor dokundurdu, sonra neredeyse törensi bir ağırbaşlılıkla kirpiyi bana itti.

Oynamak için değil.

Artık sıra sende, benim yapamadığımı sen taşı, der gibi.

Sabah Hanife Hanım kapıda sessiz bekledi. Zil yok, basmak yerine insanın kendisinin kapıyı açmasına izin vermek gibi…

Tek kelimeyle başladı: O…?

Ağır bir geceydi. Burada. dedim.

Başını salladı. Zeytin yine istemeden, yavaşça kalktı, kirpisini inatla dişledi hep burada olacağım dercesine.

Hanife Hanım: Ne çok kural koyarız; bazen en gerekli olan, kendimiziz, diye iç geçirdi.

Onun ölmesine yardımcı olayım diye aldım. O ise bana hayatta kalmayı öğretti, dedim.

O bir nefes aldı; sanki epeydir ilk defa taze hava çekti içine.

Belki de huzur her zaman son değildir. Kimi zaman, kaçmayı bıraktığın ilk gündür dedi.

O gün apartmanda yeni bir not gördüm. Ne benim, ne Hanife Hanımın elinden çıkmış.

Köpek yasaktır, diye yazılıydı, kalın harflerle, imzasız.

Bende bir şey alev aldı. Öfke değil. Sahipleniş.

Notu çekip aldım, iki kat yukarı çıktım. Dairenin kapısında, gölge gibi dolaşan Hüseyin Bey… O hep gözlerini kaçırırdı, sessiz dururdu.

Kapıyı araladı; içeriye insan değil bela sızacak diye korkar gibi.

Affedersiniz. Burada kimse rahatsız edilmek istemez. Ama bugün, ben, rahatsız edeceğim, dedim.

Bembeyaz kesildi, hemen fısıldadı: Ben değilim… ben yazmadım…

Biliyorum. Ama sessiz kalırsak herkes kuralı genelleştirir. Benim yaşlı bir köpeğim var, sadece nefes almaya çalışıyor. Rahatsız olan kapıma gelsin. Notla değil.

Bana bakışı: apartmanda ilk defa yüksek sesle konuşulabilir gibi.

Sessizce sordu, izin istercesine: İzin verir misin çay içmeye? Beş dakikalığına.

Beşte beklerim.

Saat beşte, elinde bisküviyle geldi. Az konuştu, Zeytine çok baktı. Eski bir acıdan dönen bir bakışla…

Bir ara dedi ki: Eskiden benim de aynı cins bir köpeğim vardı. Onu kaybedince… daha çok çalıştım. Duymamak için.

Yanıtlamadım, o kaçışı iyi biliyordum.

Zeytin iki adım atıp kafasını Hüseyin Beyin bacağına yasladı. Şefkat dilenmiyor, sadaka istemiyor; Selam, ben duydum seni, diyordu.

Ertesi gün ben bir not astım apartmana. İmzaladım da…

Şayet sesim sizi rahatsız ediyorsa, üçe tıklayın. Ben çay koyacağım. Murat, Daire 2.

Büyük bir konuşma gerekmeden minik ve derin bir şey başladı. Kağıtlarla değil, yüzle konuşmak…

Birinci kattaki kadın kapıyı vurup Daha iyi mi? dedi. İkinci kattaki genç koridora kaydırmaz halı taşıdı, Zaten boş duruyordu, diyerek. Kapıcı teyzemiz kısık sesle, Biri gerçek olsa güzel olur, dedi.

Hanife Hanım ise kendiyle savaşıyordu.

Bir akşam, telefonu elinde, kendisi dehşet bir eşyaymış gibi yanaşıp: Elife mesaj attım, dedi.

Sesindeki titreme küçük, ama onun için bir yenilgiydi.

Neyi yazdınız? diye sordum.

En az söyleneni. Burada bir köpek var, bir de kirpi. İsterse uğrayabilir. O kadar. Başını eğdi. Cevap gelmedi, dedi.

Zeytin minderde başını kaldırdı, kirpiyi kapıya taşıdı.

Kapının önüne bıraktı.

Bazı cevaplar, sadece kapının uzun süre tam kapanmadığı zaman çıkar; sanki biliyor gibiydi.

İki gün sonra Hanife Hanımın gözleri doluydu, saklamadı da.

Pazar günü geliyor, dedi.

Pazar gri bulutlarla ve hafif yağmur kokusuyla geldi. Bahçede ayak sesleri daha gür duyuldu; sanki beklemek, apartmanın hakkıydı artık.

Elifi ilk yüzünden değil, bedenini taşıyışından tanıdım. Büyümüş, kadın olmuştu; ama elleri, bakışları, hala küçüklüğünden bir çekingenlik taşıyordu.

Hanife Hanım uzak bir noktada durdu. O mesafe, geçmekten korkulan bir köprüydü.

Elif boğuk, sessiz: Merhaba, dedi.

Hanife Hanım da öyle: Hoş geldin.

Ne kucaklaştılar, ne gösteriş. Unutmuş iki insan, gene de deniyorlar.

Zeytin bahçedeydi. Kalkarken zorlandı ama bir güç onu ayakta tutuyordu.

Elifi görünce gözleri değişti. Bunu başka türlü açıklayamam: bazı köpekler, tanıdığını tüm bedeniyle gösteriyor.

Yavaşça yürüdü, kirpiyi dişinde tutarak, onun önünde durdu: Gerçekten sen misin? der gibi.

Elif yere çöktü. Ellerini hemen uzatmadı. Onun iznini bekledi, artık zorla almak istemeyen biri gibi.

Kısık sesle: Merhaba yaşlı dost, bu sensin, dedi.

Zeytin kirpiyi onun dizine bıraktı.

Sonra başını usulca göğsüne dayadı nazik değil, çaresizce hak edilmiş bir kucaklaşma gibi, yıllarca içinde taşıdığı nihayetle.

Elifin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

Hanife Hanım bir banka oturdu. Yıllardır çelik sandığım o bedende bile yorulmak mümkünmüş.

Elif yanına geçti. Dakikalarca sadece birlikte soludular. Zeytin, ikisinin arasında; geçmiş ile olasılıklar arasında sıcak bir sınır gibi…

Uzun bir sessizlikten sonra Elif: Yok olmak istemedim Sadece kalmayı bilmiyordum, dedi.

Hanife Hanım: Ben de, dedi, ve bu yanıt apartman kurallarından ağır geldi.

Elif gülmeye çalıştı; ama güldüremedi kendini.

Kurallara tutunarak mı yaşadınız? dedi.

Hanife Hanım, Zeytine bakıp: Beni tutacaklar sandım. Sadece yalnızlaştırdılar. O değil. O hep bekledi, dedi.

O gün bayram olmadı. Daha iyi bir şey oldu: yeni, sessiz bir normal.

Hüseyin Bey iki bardak çayla indi. Geçiyordum, dedi. Birinci katta oturan kadın battaniye getirdi. Bir çocuk Zeytini sevebilir miyim? diye sordu, köpek izin verdi bazen barış da böyledir.

Gece, gerçekler, rüzgârla beraber geri geldi.

Zeytin iyice ağırlaştı. Solukları düzensizleşti, arka ayakları taş gibi. Bana bakarken, bedeni mahcup düşüyordu.

Yana oturdum. Omuzlarım ağrıdı, parmaklarım dosyadaki ilk gün gibi buz kesti.

Elif ve Hanife Hanım kendiliğinden içeri geldiler. O apartman ilk defa, nasihat değil, varlık gerektiğini öğrenmişti.

Elif yere, minderin yanına oturup, kirpiyi Zeytinin göğsüne bıraktı.

Azıcık kokladı, sonra uzun bir nefes sanki tutmayı nihayet bırakmış gibi.

Hanife Hanım başını okşadı, yıllarca düzen kuran eliyle sadece… bekledi.

Fısıldadı: Teşekkür ederim.

Kimeydi bilmem köpeğe, torununa, zamana…

Zeytinin sırtında sıcaklığı hissettim. Bütün inadını orada bıraktı.

Bir uzun nefes daha.

Sonra biri daha, daha kısa.

Ve sonra, sessizce, bir yükü bırakan biri gibi gitti.

Büyük bir sahne olmadı. Sessiz, ve eksik değil ilk defa, bu odada son, ceza gibi hissettirmedi.

Sabah bankın yanında büyük bir saksıya biberiye diktik. Tabela yok, gürültü yok.

Sadece biberiye dokunmasan da kokar, hayatta unutmak istemeyen bir hafıza gibi, büyür.

Elif, kirpiyi apartmanın pencere kenarına bıraktı, bir saat kadar. Sonra bana verdi, Sen tut sadece çekme bir köşeye, dedi.

Başımı salladım, o sade söze boğazımda düğüm oluştu.

Hayatın olduğu yerde olacak, dedim.

Bundan sonra bazen biri gerçekten kapı çalıyor. Kontrol için değil Hâl hatır, ufak bir bisküvi, ya da ağır bir günde beş dakika bankada oturmak için.

Ve bazen, Zeytini ölsün diye aldım dediğimde, hemen düzeltiyorum içimi.

Onu yalnız göndermemek için aldım.

Ama asıl o, bizi yolcu etti. Notlarla konuşmayı bıraktırdı. Hayatı bahçedeki banka, eski seslere, mahzende saklanan, önemsiz deyip ağlamadığımız eşyalara döndürdü.

Ve bana en basit, en ağır gerçeği bıraktı.

Bazen sevgi ömrü uzatmaz.

Ama ömrü geri getirir; başkalarını kurtaracak kadar, tam yeterince…

Rate article
Lifequest
Hayatımın sonuna kadar sahiplenmek için Cengiz’i sahiplendim. Ancak daha ilk gecemizde, evime yabancı bir acı getirdi ve tüm apartmanı uykusundan uyandırdı.