Bu, oğlumun evine vardığımda sadece 15 dakika sonra neden oradan ayrıldığımın hikayesidir.

Bu hikâye, yıllar önce oğlumun evinden geldikten on beş dakika sonra neden ayrıldığımın hatırasıdır.
On iki koca yıl geçti Meryemsiz.
O vefat edeli dünyam, emektar 98 model Peugeot kamyonetimin küçük kabinine ve kalbimin yanında atan sadık köpeğim Zeytinin nefesine sığındı.
Zeytin özel bir cins değil; yaşını başını almış, kulaklarından biri düşük, burnu grileşmiş, tüyleri seyrelmiş bir kırma.
On beş yıl oldu doğalı.
Hayvanların ömründe dede yaşında, insan ömründe ise en iyi dostumdu.
Hastaneden eve tek başıma döndüğümde gözümdeki yaşları yalayan oydu.
Meryemin bana fısıldadığı son sözün şahidi, hayattaki tek canlı oydu.
O yüzden oğlum Efeden yılbaşı davetini alınca, alelade hazırlanmadım.
Hayatımı sil baştan temizledim sanki.
Elimi mazottan, tırnak aramı kirden arındırdım.
Zeytinin seyrek tüylerini taradım, ipek gibi oldu.
Meryemin ilk köpek günü hediyesi olan kırmızı papyonunu tekrar boynuna taktım.
İnsan içine karışıyoruz, dostum, dedim ona arabaya binerken.
Artık arka ayaklarını zor kaldırıyordu; bacakları ben oldum.
Derin bir iç çekti ve başını omzuma koydu.
İki saat yol yaptık.
Eski mahallemizi, herkesin birbirini adıyla tanıdığı sokakları ardımızda bırakıp uzakta, yüksek duvarlarının ardında lüks sitelere vardık.
Orada tasarlanmış bir sessizlik hâkimdi.
Efenin evi, dev bir şirket merkezi gibiydi camlar, soğuk beton, keskin köşeler.
Tek bir süs yoktu pencerede; yalnızca sert bir dış ışık.
Kapı açıldı.
Oğlumun üstü başı şık, pahalı bir takım, kolunda akıllı saat, dişleri bembeyaz Sarılmadı.
Gözleri bana değil, Zeytine kaydı.
Baba, dedi Efe, sesi kasılmış.
Gelirken…
onu getireceğini şaka sanmıştım.
Bugün yılbaşı, oğlum, dedim gülümsemeye çalışarak.
Zeytin ailemiz.
İki gün yalnız kalacak, korkar.
O yaşlı artık.
Efe burnunu çekti, karısı Nihale baktı.
O, masayı Instagram hikâyeleri için fotoğraflıyordu.
Baba, bak, dedi Efe fısıltıyla.
İtalyan parkemiz yeni cilalandı.
Nihalin hayvanlara alerjisi var.
Zaten bugün iş ortaklarımız gelecek.
Bu sadece yemek değil, iş için buluşma.
Zeytin yanıma, titrek kuyruğuyla yanaştı.
Sadece selam vermek istemişti.
Nereye bırakacağız onu?
dedim.
Garaj, sıcak, dedi Efe.
Yatak serersin, misafirler dağılana kadar orada kalır.
Garaja baktım, beton duvarlar, soğuk…
Zeytinin tüyleri yaşlılıktan ürperiyordu; yabancı yerde göremiyor, ürküyordu.
Oğlum, on beş yaşında.
Orada tek başına kalamaz.
Baba, o sadece bir köpek!
İçgüdüsü var, duygusu yok.
Kapa garaja.
Lütfen beni misafirlerin önünde sıkıntıya sokma.
Sıkıntıya sokma… Gururumu yutmak zorunda kaldım.
Yine de oğlum için kabul ettim.
Zeytinin altına battaniye serdim, yeni bir elektrikli arabanın yanında.
Küçük bir et parçası verdim.
Hemen döneceğim, dedim ona fısıltıyla.
Yemeğe dokunmadı bile.
Beni, bulutlu gözleriyle sessizce izledi.
Garajın kapısı kapanınca, aramıza keskin bir duvar inmiş gibi hissettim.
Evin içi ihtişamlıydı.
Ahşap değil, tuhaf bir metal sanat eseri vardı salonda.
Misafirler pahalı giysilerle, kadınlar zar zor tabaktakilere dokunuyordu.
Dönüp Dubaiyi, yeni yatırım fırsatlarını konuşuyorlardı.
Beyaz bir koltukta, hareket etmeye korkarak on dakika oturdum, yirmi dakika geçti.
Aklımda yanlız Zeytin vardı; karanlıkta, kapıya gözünü dikmiş, beklentiyle.
On beş yıldır yaptığı gibi O hep beni beklemişti.
Efe, kadehiyle ortada durup, ayda bir maaşa denk gelen kırmızı şarabı kaldırdı.
Aileye!
dedi, aslında öylesine tanıdığı insanlara.
En değerli varlığımız.
Kadehler tokuştu.
Ağzımda bir acılık, kekre bir pelin tadı kaldı.
Hepsi bu kadar!
Yeter dedim kendi kendime.
Ayağa kalktım, dizlerim sıradan bir gıcırtıyla inledi.
Baba?
Ana yemek geliyor, dedi Efe huzursuzca.
Nereye?
İlaçlarımı arabada unuttum, dedim, yalan söyleyip.
Çıktım evden, o yapay yılbaşı ağacına bakmadan.
Garaj düğmesine bastım.
Zeytin hâlâ orada, kımıldamadan bekliyordu.
Yemeğe bakmamış bile.
Kapıya bakıyor Ben geldiğimde ağlamaklı sesiyle inledi, zar zor kalkmaya çalıştı, patileri betonda kaydı.
Ne öfke, sadece berrak bir kesinlik hissettim.
Onu kucağıma aldım, boynuma yaslandı, nefesi sadakatti, kokusu eski yoldaşlık.
Gidelim eve, canım dostum.
Kamyonete bindik, motoru çalıştırdım.
İçeriden lüks müziğin sesi, dışarıdan eski dizelin gümbürtüsü.
Telefonum titredi Efe arıyor.
Açtım, hoparlörü açtım.
Baba!
Sen ciddi misin?
Nihal kameradan gördü.
Bugün özel şef var, beş çeşit menümüz var!
Yemeği bırakıp gidiyorsun!
Zeytin kafasını çatlamış panele koymuş, huzurla uyuyordu.
Özür dilerim, Efe, dedim sakince.
Zeytinin çok yılı kalmadı; belki birkaçı, belki sadece haftalar Hayatımı onsuz sürmemem için tüm yıllarını bana verdi, annenin ardından tek kalmaya dayanamayayım diye.
Onun son yılbaşını bir garajda geçirmesine izin veremem; sırf sen tanımadıklarını etkileyeceksin diye.
Bir köpeği oğluna değiştin yani?
dedi Efe.
Bu sağlıklı mı?
Hayır oğlum, dedim.
Sadece, kapıdan girerken gerçekten sevinen tek aile bireyimi seçiyorum.
Telefona kapadım.
Ne zengin yemekler yedik, ne elit içecekler sunuldu.
Şehri geçip bir akaryakıt istasyonunda durdum, iki sade sandviç aldım.
Kabinde, eski radyodan türkü çalıyordu, kalorifer ötüyordu.
Sandviçi açıp Zeytine uzattım.
Uyandı, usulca aldı elimden.
Ben de sandviçimi yavaş yavaş yedim, karanlıkta cama yağan karı seyrederek.
Dardı, ucuzdu, belim ağrıyordu.
Ama bakınca, yalnızca yanımda olduğum için gülümseyen köpeğime, şunu fark ettim:
Bir ev, tuğla ve betondan yapılır.
Ama yuva, sevgi ve sadakattir.
Efenin koca bir evi vardı; benim ise bir yuvam Ve o yuva, dört teker üzerinde, o akşam bir benzinci parkında duruyordu.
Kapında bekleyenlere iyi davran.
Onların dünyası, senin büyüttüğün kadardır.
Onlar için zemin, para, kariyerin önemli değil; sadece sen yetersin.
Onları sakın dışarıda bırakma.

Rate article
Lifequest
Bu, oğlumun evine vardığımda sadece 15 dakika sonra neden oradan ayrıldığımın hikayesidir.