Ayşegül, sen neden bu ucuz mayonezi koydun Rus salatasına? Dedim ya, Aydınlık markasından al, o daha yağlı, lezzeti daha oturaklı! Bu ise resmen su ve nişasta; yazık ettin bütün malzemelere.
Ayşegül elinde kaşıkla donup kaldı. Gögüs kafesinde bir yerlerde sinirinin ufak ufak kaynamaya başladığını hissetti. Derin bir nefes alıp patlamamak için kendini zor tuttu, sonra kayınvalidesi Naciye Hanıma baktı. Kadıncağız mutfağın ortasında, elleri belinde, sanki Hayat Eve Sığar uygulamasının müfettişi gibi, salata kabını yokluyordu. Üzerinde her bayram mutlaka giydiği simli lacivert elbisesi vardı, yüzünde ise Osmanlıdan kalma asalet ifadesi karışımı bir vakar.
Bu akşam öyle böyle değil; özel bir gece. Ayşegül 30. yaşını kutluyor! Doğum gününü şöyle bir restoran faslında, güzel bir elbiseyle, müzik ve dans eşliğinde geçirmek isterdi. Ama ne var ki, geçen ay Selimle birlikte arabaları bozuldu, servise götürünce dünya para döktüler; aile meclisinin kararı net oldu: Evin salonunda kutlanacak. Ayşegülcüm, senin ellerinden daha güzeli var mı?” demişti Selim, ensesinden öperek, “Ne mekanı ne garsonu, kendi soframız en iyisi! Ayşegül de, içinden bir ah çekip, gönülsüz de olsa razı olmuştu.
Naciye Hanım, her zamanki markadan aldım ben, sadece ambalajı değişmiş, dedi Ayşegül zar zor sakinliğini koruyarak. Hadi gelin de şu somonlu kanepeleri hazırlayalım, misafirler bir saate gelecek!
Somonu da kesin kampanyadan aldın, diye atıldı Naciye Hanım, kutuyu eline alıp bakarak. Bak öyle dedim işte! Taneleri küçük, ezilmiş. Ayy Ayşegül ablacım, misafire yapılan bu mu? Eskiden böyle mi olurdu? Hababam sofra kurulur, çeşit çeşit lezzet olurdu. Şimdi market indirimine kaldık, tüh…
Kapıdan Selim kafayı uzattı, üstünde mis gibi ütülü beyaz gömlek, burnunda kolonya kokusu.
Hanımlar, ayıp ama; tartışmayın şimdi. Mis gibi kokular geliyor, insanın aklı gidiyor! Annecim, neden bu kadar ciddi oldun? Ayşegülün doğum günü bugün, eleştiri molası versen olmaz mı?
Ben eleştirmem, tecrübe aktarırım oğlum, diye dudak büktü Naciye Hanım. Kızcağızın annesi uzakta, İzmirde. Mecbur ben sahip çıkacağım. Neyse canım, ekmekleri ver de, ben süreyim.
Ayşegül, gözyaşının geliyor olduğunu hissedip ocak başına döndü. Tecrübe aktarıyor… Beş yıldır evliler; aktarılan o tecrübe artık midesinden aşağıya kadar inmiş durumda. Naciye Hanım, eski usul, tutumlu mu tutumlu, “ben bilirim” tavrını asla bırakmayanlardan. Süt şişelerinin kapaklarını atmayan, market poşetlerini biriktiren ve gelininin saçma lükslerle oğlunun parasını çarçur ettiğine adım gibi inanıyor. Bir kere tırnak yaptırmak mı? Tövbe. Markalı ayakkabı almak mı? Saraydan çıkmışsın sanki…
Hazırlık tüm hızıyla sürüyordu. Evde tereyağı, sarımsak, tatlı çörek kokuları havada uçuşuyor; Ayşegül mutfak ile salon arasında mekik dokuyordu. Her şey dört dörtlük olsun istiyordu. En güzel yemek takımını çıkardı, peçeteleri ütüledi, kadehleri yerleştirdi. Gözlerinin altı mosmor ama kalbinde tatlı bir heyecan.
Saat beşe doğru misafirler gelmeye başladı. Ayşegülün lise arkadaşları, işyerinden komşular, Selimin kuzeni Kadirler… Salon dilim pastalı sohbetlerle, kıkırdamalarla, paket açma sesleriyle doldu taştı. Çiçekler, zarf içinde bol bol Türk Lirası, makyaj malzemesi hediye kartı… Kısacası ortam tam samimi aile doğum günü modundaydı.
Naciye Hanım masanın başında adeta hükümdar, kimin ne kadar yediğini gözetliyor. Arada laflar patlatıyor: Turşuya fazla tuz koymuşsun, Hamsili pilav biraz kuru olmuş, Şarap var mı? Ben minik bir vişne likörüm getirdim, ondan içen yok mu? Misafirler kafasını sallıyor, ortamı kurtarmaya çalışıyor.
Kadehler hazır. Selim duygusal bir konuşma yapıyor, Dünyanın en iyi eşi, en güzel arkadaşı… diye; Ayşegül gözleri dolu dolu gülümsüyor. Bütün yorgunluğu uçup gidiyor. Ve tam sırada…
Eh artık, diye sesini yükseltti Naciye Hanım, çatalıyla bardağa vurup ortamı susturarak. Şimdi sıra bende. Selim, git annem, hediyemi getir; antrede, kocaman torbada!
Selim, koşa koşa antreye gidip, büyükçe bir pazar torbasını alıp geri döndü. Torba bayağı ağır, kocaman bir fiyonkla bağlanmış, hışır hışır ses çıkartıyor. Misafirler meraklı, Ayşegül ise ne çıkacağından şüpheli. Geçen yıl havlu seti almıştı kayınvalide; basit ama iş görüyor. Bu yıl belki halı, belki yeni bir mutfak robotu?
Naciye Hanım torbayı kaptığı gibi bir sandalyenin üstüne koydu; törenle de açıkladı:
Ayşegülcüm, otuz yaşında artık bir kadın olgunlaşıyor. O kısa mini etekler, yırtık kotlar bitsin. Sen bir eşsin, ileride anne olacaksın. Düşündüm, taşındım, para versem savulur gider; makine bozulur. Ama giysi… Kaliteli giysi bir ömür gider. Ben de sana bana ait en değerli şeyleri veriyorum: Çeyizimin, gençlik kıyafetlerimin tamamı. Artık bizim ailemizin yadigârı senden sorulur. Giy, hatırla beni, iyi günlerde…
Şovun doruğunda fiyonk çözüldü, torba ağzına kadar açıldı ve ne var ne yok Ayşegülün dizine ve birazı halıya döküldü. Kimi misafir nefesini tuttu, evdeki playlist bile sesi kıstı sanki. Ayşegül ise şokta. Dizinin üstüne, ağır bir naftalin kokusu; neredeyse tavuk ve parfüm aromasını bastıracak kadar kuvvetli. Önünde belirsiz gri-kahverengi bir kaban, üzerindeki sahte kürk yaka güvelenmiş; üstüne yığılı 1970lerden kalma krem renkli sentetik kumaşlardan elbiseler, toksik yeşil, turuncu, puantiyeli… Altlarında ise sararmış dantelli bluzlar, kazak gibi kalın, seyredince bile kaşındıran ekoseli bir etek. Hatta birinin koltukaltında yıllanmış, inatçı sarı bir leke…
Ayşegül usulca bir bluzu eline aldı; düğmeler kopmak üzere, kumaş ise lime lime. Misafirler arasında bir sessizlik, Selimin kuzeni tabakla ilgilendi, Melis arkadaşı gülmemek için elini ağzına kapattı. Selim ise yanında duruyor, hafif sallanarak ne desem de durumu toparlasam haliyle…
Anne, valla vintage moda oldu… dedi, sesi cılız. Bunlar piyasada çok aranıyor…
Ayşegülün yüzü ateş topu gibi yandı. Bu yaşadığı sadece hayal kırıklığı değil, kamuoyu önünde adeta bir aşağılama. Kayınvalide, evinin dolabında ne kadar hurdası varsa torbaya atmış, kraliyet hediyesi diye takdim etmişti.
Ağır kabanı üstünden atıp ayağa kalktı, kabancık yere çarptı, hafif bir toz bulutu kalktı.
Vintage, Selim, sanat değeri taşıyan şey Bu ise dolabın arkasındaki en sert naylon paçavrası.
Ayşegül! diye bağırdı Naciye Hanım, elini göğsüne atarak Nasıl konuşuyorsun öyle? Ocak başında sakladıkça sakladım! Duygu var, anı var; o kabanı almak için kuyruğa girdim, beş saat ayakta kaldım! Sen nasıl paçavra dersin?
Naciye Hanım, dedi Ayşegül, sesini yükseltip herkesin duymasını sağlayarak Şu bluzdaki lekeyi görüyor musunuz? Kabanın, yakanın halini fark ediyor musunuz? Sizce 30. yaş günümde bana kırk yıllık giysilerinizi giymek reva mı? Gerçekten giyer miyim sandınız?
Vay, zengin havası bak bak! feryat etti kayınvalide, havası bir anda balık pazarındaki teyzeye döndü Ellerin kırılsın, ona az mı geldin ha! Ben emek emek sakladım; kadın ol, biraz ağırbaşlı ol, dedim. O ise kırk yıllık anıyı paçavra yaptı! Selim! Oğlum! Duydun mu bunu?
Selim araya girmeye çalıştı.
Anne ne olursun… Ayşegül, tamam, annem eski kafalı, kendince iyilik yapmak istedi… Anne, keşke sorsayaydın…
Neyi soracağım! diye köpürdü Naciye Hanım Bu kabanın yenisi üç maaş parası tutuyor şimdi! Nankörlük böyle olur mu? Alıp gidiyorum; bir daha adımımı atmam bu eve!
En güzel hediye de o olur vallahi, dedi Ayşegül, usulca.
Bir anlık, mezar gibi bir sessizlik. Naciye Hanım beti benzi atmış, hıçkırarak eşyalarını toplamaya başladı. Yün kabanı tıkmaya çalıştı torbaya, sığmayınca tırnaklarını kopardı. Kapıyı hızla çarpıp, “Selim! Anacığının peşinden gel! Yoksa oğlum değilsin!” diye bağırarak çıktı.
Selim, bir el kadına bir el karısına baktı Ben şimdi ne yapacağım?! suratında…
Geri kalan herkes kıpırdamadan oturuyor. Ortam paramparça. Naftalin kokusu hâlâ burunlarda, kötü bir anı gibi.
Şey… Ayşegüle bir kadeh daha kaldırsa mıydık? dedi biri çekinerek.
Masa başı muhabbeti takıldı. Herkes Ayşegüle bakıp durdu; o ise dimdik oturuyor, yüzü kıpkırmızı. Herkes yavaşça kalkıp sepetini, hediyesini kaparak tekrar mutlu yıllar diye mırıldanıp gitti.
Ev temizliği sırasında Selim, koltukta başını avuçlarının arasına almış öylece oturuyor.
Ayşegül, bu kadar açık konuşmasaydın olmaz mıydı? Torbayı sessizce çöpe atsak ya da bizim yazlığa göndersek… Anne şimdi kan basıncından gidecek.
Ayşegül tabakları hışımla masaya koydu.
Selim, gözünü seveyim, aradaki farkı görmüyor musun? O montu bana baş başa verseydi, susardım. Ama herkesin önünde bunu yaptı. Anlatmaya çalıştığı sen busun, paçavra da yeter demekti. Bu sevgi değil, üstünlük ve saygısızlık!
Anne anlamaz, yoklukla büyüdü!
Herkes yokluk gördü Selim. Bakırcı Mahallesinde annem de aynı hayatı yaşadı. Bana ise yarım yıl para biriktirip küçük bir altın kolye aldı. Sizin annede banka hesabı var ama bana anca eski yün palto kalmış. Bir de yanında durdun, hiç araya girmedin. Sana göre bu vintage, bana göre ise… hakaretten farksız!
Ayşegül odasına çekildi, kapıyı arkasından çekip kapattı. Selim, mutfakta hafif titrek oturuyor torbanın olduğu boş sandalyeye bakıp, ilk defa objektif gözle olanı izliyor. Melisin şaşkın hâli, Ayşegülün o bluzu tutarken içini çekerkenki yürüyüşü… Utanç, tarifsiz bir utanç çöreklendi içine.
Sabah olunca Ayşegül erkenden kalktı; kimseden bir şey istemeden kahvesini içti, tam çıkarken, koridorda eski, kaşındıran yün bir atkı buldu Naciye Hanımın, unutulmuş…
Selim, ben annenize uğrayacağım, dedi, kahvaltıdan yeni çıkan eşine.
Barışmaya mı? dedi, umutla.
Hayır. Atkısını bırakmaya ve gerçekleri açıkça söylemeye. Artık içimde ukde bırakmak istemiyorum.
Ben de geleyim, dedi Selim.
Gerek yok. Bunu kendim yapacağım.
Ayşegül, bir saat sonra Naciye Hanım’ın kapısındaydı. Kayınvalide kapıyı güç bela açtı, başı sargılı, hava ağır valeryan kokulu…
Geldin mi? Buyur, alemi ağlatmaya devam et hadi, dedi, bıkkın bir sesle.
Ayşegül mutfağa geçti, atkıyı masaya yatırdı.
Naciye Hanım, güzel bir sahneye hiç gerek yok, dedi. Size sadece bir şey diyeceğim. Sizin yaşınıza, oğlunuza annelik ettiğinize saygım sonsuz. Fakat bana da saygı duymanızı istiyorum.
Saygı mı? Dün rezil ettin beni!
Asıl hem kendinizi hem beni utandırdınız. O getirdiğiniz şeyler giyilecek gibi mi? Açıkça söyleyeyim: Çöp. Çöpü doğum günü hediyesi diye bana sunmak hakaret.
Ne, sen…
Dinleyin, dedi Ayşegül, sesini biraz yükselterek. Ben sizin çeyizinize, eski elbiselerinize muhtaç değilim. Selimle birlikte alın teriyle geçiniyoruz. Hediye almak isterseniz sorun, bir ihtiyacım var mı diye. Para vermek istemezseniz, çiçek getirin, tatlı dil yeter. Ama bir daha bana sırf evinizde raf boşalsın diye çerçöpü miras diye itelemek yok. Ben çöplük değilim. Ben oğlunuzun hayat arkadaşıyım. Eğer ileride torun görmek, aramızın düzgün olmasını istiyorsanız, bunu bilmeniz şart.
Naciye Hanım şaşkın, ağzını açıp kapatıyor. Ömründe ilk defa gelini karşısında baş kaldırıyor.
Ya ben istemezsem? dedi, gözleriyle parladı.
O zaman ancak bayramlarda, telefonda ararız. Tercih sizin.
Kapıya giderken bir an durdu Ayşegül.
Bir de, Naciye Hanım? Rus salatamı herkes çok beğendi. Öyle ucuz mayonezle bile. Çünkü sevgiyle yaptım; kinle değil.
Kapıdan çıkınca ciğerlerine kadar ferahladı; beş yıl sonra ilk defa kendi hikayesinin kahramanı olmuştu.
Akşam, Selim elinde dev bir demet gül ile geldi.
Annem aradı, dedi, gözünü kaçırarak.
Eee?
Bizim Ayşegülün dişine göreymiş, inatçıymış dedi. Sonra da Tamam, kabanı komisyona yollarım, madem havanız yüksek, dedi.
Ayşegül güldü. Zafer buydu işte. Küçük bir zafer, ama insan kendini bir cumhurbaşkanı gibi hissediyor.
Yollasın tabii. Belki birilerine yaramıştır. Anlaşıldı, bu hafta sonu dışarı çıkıyoruz. Şöyle şık bir elbise almak, canlı müzik dinlemek istiyorum. Hem bu doğum günü adam gibi kutlanacak.
Gidiyoruz, canım, dedi Selim, gülerek sarıldı. Ve sohbet parası filan yok; hakkını verdin.
O günden sonra evde yeni bir düzen oturdu: Naciye Hanım birden prenses olmadı elbet; hâlâ söyleniyor, hâlâ akıl veriyor ama bir tık daha düşünceli davranıyor. Hediyeleri ise artık hep zarfta Türk Lirası ile, sizin zevk de tuhaf be çocuklar diye mırıldanarak takdim ediyor. Ayşegül’ün dolabında da bir daha asla naftalin kokulu bir geçmişe yer kalmadı.




