Gündüz Öten Guguk
Bu artık alay ediyor! diye parladı Deniz. Yücel, buraya gelsene! Hemen!
Kocası, daha yeni spor ayakkabılarını antrede çıkarıp gömleğinin yakasını açarken kapıdan kafasını uzattı.
Deniz, yine ne oldu? Daha işten yeni geldim, başım çatlıyor…
Ne oldu yine mi diyorsun? Deniz elini banyo küvetinin kenarına doğru salladı. Dikkatlice bakar mısın? Şampuanım nerede benim? Dün aldığım saç maskesi nerede?
Yücel, miyop gözlerle, düzenli sıralanmış kavanozlara baktı.
Orada, devasa bir ziftli şampuan şişesi, bir litrelik Ardıç markalı bir şampuan ve nedense koyu kahverengi kremin olduğu ağır cam bir kavanoz vardı.
Ee… Annem kendi eşyalarını getirmiş. Herhalde elinin altında olsun diye… diye mırıldandı, gözlerini kaçırmaya çalışarak.
Elinin altında olsun diye mi? Yücel, burada yaşamıyor ki! Şimdi aşağıya bakar mısın bir de.
Deniz eğilerek küvetin altından bir plastik leğen çıkardı. İçinde pahalı Fransız bakım ürünleri, lif ve tıraş bıçağı vardı.
Şimdi bu ne demek oluyor, Yücel? Benimkileri pis bir leğene tıkıştırmış, kendi malzemelerini küvetin üstüne dizmiş!
Ona göre benim eşyalarım temizlik paspasının yanında, kendi Ardıç şampuanı ise banyonun baş köşesinde duracak öyle mi!
Yücel derin bir nefes aldı.
Deniz, büyütme ne olur. Annem şu an çok kötü durumda, biliyorsun. Hadi ben hepsini yerine koyayım, akşam yemeğimizi yiyelim. Annem, bak, sana dolma yapmış.
Ben onun dolmasını yemem, dedi Deniz sertçe. Neden burada sürekli dolaşıyor ki? Niye evimde böylesine rahat davranıyor, Yücel?
Kendimi burada kiracı gibi hissediyorum, sanki bana tuvaleti kullanmak bile lütuf.
Deniz kocasını iterek dışarı çıktı, Yücel ise usulca eşinin eşyalarını tekrar küvetin altına yerleştirdi.
Türkiyede konut sıkıntısı, milyonların hayatını zorlaştırmıştı. Ama Denizle Yücelin öyle bir sorunu hiç olmadı.
Yücelin, babasının tarafındaki dedesinden kalan yeni bir apartman dairesi vardı.
Denizin ise ona babaannesinden miras, sıcacık bir evi geçmişti.
Evlendikten sonra, Yücelin evinde yaşamaya karar vermişlerdi: Daire yeni boyalıydı ve kliması vardı. Denizin iki artı birini ise düzgün bir aileye kiraya verdiler.
Yücelin ailesiyle ilişkiler silahlı tarafsızlık gibiydi, bazen kibar bir sempatiye de dönüşüyordu.
Saadet Hanım ve kocası, sakin ve sözü az Ekrem Bey, şehrin diğer ucunda oturuyordu.
Haftada bir çay buluşmaları, klasik sağlık ve iş muhabbetleri, karşılıklı nezaketle geçiyordu.
Ay Denizciğim, çok zayıflamışsın, derdi Saadet Hanım, tabaklarına bir dilim daha pasta koyarak. Yücelim, hiç mi karını beslemiyorsun?
Aman anne, spor salonuna gidiyoruz sadece, diye savuştururdu Yücel.
Sonrası hep aynıydı. Ne ansızın bir ziyaret, ne de ev idaresiyle ilgili tavsiyeler.
Deniz, arkadaşlarına övünerek anlatıyordu:
Kaynanam çok şanslıyım, altın gibi kadın, hiç karışmaz, bana akıl vermez, Yüceli de darlamaz.
Her şey, o bulutlu Salı günü altüst oldu. Ekrem Bey, Saadetle otuz iki yılını geçirmişti, aniden valizini toplayıp mutfak masasının üstüne bir not bırakmıştı: Deniz kıyısına gittim, arama! Sonra tüm irtibatı kesip gitmişti.
Meğerse yaşlılık hevesi diye bir deyim varmış, fakat o deyim, Gökçeadada bir termal otelde çalışan zarif bir yönetici hanımmış; çiftin üç yazdır birlikte tatil yaptığı otelden.
Altmış yaşındaki Saadet Hanımın dünyası yıkılmıştı.
Önce gözyaşları, gece üçte aramalar ve bitmeyen dertleşmeler başladı:
Nasıl yaptı bunu? Ben ne yaptım? Denizciğim, bu nasıl olur!
Deniz içtenlikle üzülüyordu. Kaynanasına sakinleştirici ilaçlar götürüyor, yüz kere dinlediği hikâyeleri tekrar baştan dinliyor, ona o yaşlı gezgini içinden içinden lanetlediğinde bile kibarca başını sallıyordu.
Ama insanın sabrı çabuk tükeniyor; kaynanasının durmaksızın sızlanmaları sinirini bozmaya başladı.
Yücel, sabah beş kere aradı, dedi Deniz bir sabah kahvaltısında. Diyor ki gelsin koridordaki ampulü değiştir.
Her şeyi anlıyorum da Bu daha ne kadar sürecek?
Kocası morali bozuk:
Yalnız işte, Deniz. Biliyorsun, hayatı boyunca hep birinin arkasına sığınmış, babam da öyle aniden Ona kızma olur mu
Ampulü kendi de değiştirebilir ya da usta çağırabilir. Ama illa gelip senin ya da benim yapmamızı istiyor. Benim işime gelmiyor!
Sonrasında gece kalmaları başladı kocası annesinin evine gidip geliyordu.
Deniz, annem tek başına uyuyamıyor, diye özür diliyordu Yücel çantasını hazırlarken. Sessizlik bastırıyor diyor. Bir-iki gece yanında kalayım, tamam mı?
Bir-iki gece mi? Deniz kaşlarını çattı. Yücel, daha yeni evlendik ama sen hafta boyunca annene kaçıp gidiyorsun! Yalnız uyumak istemiyorum.
Denizz, geçici bu. Kendine gelince her şey düzelecek.
Geçicilik ayları buldu.
Artık Saadet Hanım, oğlunu haftanın dört akşamı yanına istiyordu.
Sürekli tansiyonunu yükseltiyor, panik atak geçiriyor numarası yapıyor, bazen musluğu, bazen gideri kendi tıkıyordu.
Deniz, kocasının iki ev arasında perişan olmasını izliyor ve her gün pişman olduğu büyük bir hata yaptı.
***
Kayınvalidesiyle açık açık konuşmaya karar verdi.
Bakın, Saadet Hanım, dedi o pazar sofrasında. Madem yalnızlıktan bu kadar bunaldınız, gündüzleri bize gelip geçseniz nasıl olur?
Yücel işte, ben sıkça evden çalışıyorum. Burada merkeze yakın, parka bile çıkarsınız, oturursunuz. Akşamları da Yücel sizi götürür.
Saadet Hanım, bir acayip bakış attı ona.
Ay haklısın Denizciğim Ne kadar akıllısın, neden o evde kendimi çürüteyim ki?
Deniz haftada birkaç kere gelir, öğleye kadar kalır sanmış, kayınvalidesinin Yücel gelmeden önce ayrılacağını düşünmüştü…
Ama Saadet Hanımın bambaşka bir planı vardı sabah tam yedi buçukta kapıdaydı.
Kim o? mırıldandı Yücel uykulu sesle, kapı zilinin melodisini duyunca.
Kalkıp açtı.
Benim! dipçik gibi bir sesle yanıtlardı kapıdaki Saadet Hanım. Size taze lor peyniri getirdim!
Deniz kafasını yorganın altına gömdü.
Ya bu nedir! diye fısıldadı. Yücel, saat yedi! Sabah sabah taze lor peynirini nereden bulmuş ki?
Annem erken kalkar, Yücel aceleyle pantolonunu giyiyordu. Sen uyu, ben açarım kapıyı.
O günden sonra hayatları cehenneme döndü. Saadet Hanım sadece gelmekle kalmıyor, günde sekiz saat evde yaşıyor gibiydi.
Deniz bilgisayarında iş yapmaya çalışıyordu ama, kafasının dibinde hep:
Deniz, şu televizyonun tozunu neden almadın? Ben buldum bir bez, şimdi siliveririm.
Saadet Hanım, işim var, beş dakikaya toplantım var!
Ayy ne toplantısı kızım, oturmuş resimlere bakıyorsun burada.
Bakalım, Denizciğim, gömlekler de hiç iyi ütülenmemiş. Çizgilerin jilet gibi olması lazım.
Gel ben sana göstereyim, sen müşteri beklerken.
Her şeye laf vardı.
Sebzeleri nasıl doğradığına: Yücel’im hep ince doğrar, seninkiler kantin gibi olmuş.
Yatak nasıl toplanmış: Örtü yere kadar sarkacak, seninki pek kısa.
Banyodaki kokuya: Ev güzel kokmalı. Seninki rutubet gibi kokmuş.
Deniz, sakın alınma, derdi sulu bir tencereye bakarken. Ama çorbanı fazla tuzlamışsın.
Yücelim küçüklükten beri diyete alışkındır. Midesi hassastır, sen bilmiyor musun?
Mahvolacak senin şu yemeklerinden. Bırak, ben bir halledeyim.
Çorba çok güzel oldu, diyordu Deniz, dişlerini sıkarak. Hem Yücel de beğendi. İki tabak yedi dün!
Ay yazık, kibar çocuk. Kırmak istemiyor tabii, yiyor üzülmeyesin diye.
Deniz öğleye geldiğinde neredeyse sinir krizi geçiriyordu.
Bir kafeye gidip saatlerce oturuyordu, sırf o dırdırı duymamak için.
Döndüğünde ise daha beter öfkeleniyordu.
Önce mutfağa Saadet Hanımın en sevdiği kupa yerleşti büyük, cafcaflı renkli bir kupa Dünyanın En İyi Annesi yazılı.
Sonra antredeki askıya yedek mantosu kondu. Bir hafta sonra da dolapta ona özgü bir raf açıldı, bir-iki sabahlığı yerleşti.
Sabahlığı niye burada tutuyorsunuz? diye sordu Deniz, pembe havlu kocaman şeyi kendi ipek geceliklerinin yanında görünce.
Ama canım kızım, bütün gün buradayım. Yoruluyorum, evi gibi üzerini değiştirip rahat edeyim istedim.
Biz artık bir aileyiz, neden bu kadar surat asıyorsun?
Deniz hangi konuda şikâyet etse, Yücel hep aynı şeyi söylüyordu:
Deniz, biraz anlayışlı ol. Kadıncağız perişan oldu. Birkaç rafı kıskanacak mısın?
Rafı kıskandığım yok, Yücel! Annen resmen beni kendi evimden dışarı itiyor!
Çok abartıyorsun. Yemek yapıyor, temizlik yapıyor. Sen ütüden hoşlanmazdın hani.
O ütülenecekse ben buruşuk gezerim daha iyi! diye bağırıyordu Deniz.
Kocası ise onu duymuyordu sanki.
***
Banyodaki kozmetik kavanozları bardağı taşıran damla oldu.
Yücel, gel oğlum, dedi Saadet Hanım mutfaktan. Dolmalar soğuyor!
Denizciğim, sana özellikle daha az biber koydum, acı sevmiyorsun ya.
Deniz hızla mutfağa girdi, kayınvalidesi tabağıyla masa düzenliyordu.
Saadet Hanım, gergin ama sakin sordu. Neden benim eşyalarımı banyodan kaldırdınız?
Kayınvalide kılını kıpırdatmadan, Yücelin tabağına çatal bırakarak gülümsedi.
Aa Denizciğim, o kavanozların hepsi neredeyse bozulmuştu, yer kaplıyordu. Hem kokuları çok ağırdı, başım ağrıdı.
Kendiminkileri yerleştirdim. Seninkileri aşağıya indirdim, hem ortalık toplandı.
Kızmazsın herhalde? Zaten banyo biraz elden geçmeliydi.
Kızarım, dedi Deniz, masaya yaklaşıp. O banyo benim. O eşyalar benim! Bu ev benim!
Kızım, ev kimin ki? deyip teatral şekilde sandalyesine oturdu kayınvalide. Burası Yücelimin evi.
Sen elbette evin hanımısın ama biraz da kayınvalidene saygı göstermelisin.
Yücel, kapıda dururken rengi atmıştı.
Anne, yapma böyle… Denizin de evi var, biz sadece burada yaşıyoruz…
Hangi ev? deyip el salladı kayınvalide. O eski bir daire, kızım.
Yücelim, otur bakalım. Bak karın yine huysuz, kesin aç kaldı.
Deniz, bir umutla kocasına baktı. Onun ağzından: Anne yeter, haddini aştın, eşyalarını toparla kendi evine git demesini bekledi.
Yücel birkaç saniye durup annesiyle karısına bakarak… masaya oturdu.
Deniz, hadi gel birlikte sakin sakin konuşalım, tamam mı? Anne sen de yanlış yaptın, eşyaları karıştırmamalıydın…
Gördün mü! diye zaferle haykırdı Saadet Hanım. Oğlum beni anlıyor.
Ama sen, Denizciğim, ne huysuzsun. Her şeyin sahibi olunmaz. Aile demek, paylaşmak demek.
Denizin sabrı son damlasına kadar tükendi.
Her şey paylaşılır, öyle mi? dedi. Peki.
Arkasını döndü ve hızla mutfaktan çıktı.
Yücel ardından bir şeyler söyledi ama duymadı. On beş dakikada hazırladı eşyalarını, valizlere doldurdu.
Banyodakileri almadı, yenisini alırım dedi içinden.
Evden iki ses yükseliyordu: Kocası ağlamaklı şekilde yalvarıyor, kayınvalidesi ise laf sokarak söyleniyordu.
***
Deniz kocasına dönmeyi hiç düşünmedi. Kaçışından hemen sonra boşanma davası açtı.
Eski eşi hâlâ her gün arayıp dönmesini rica ediyordu; kayınvalide ise sessiz sedasız eşyalarını oğlunun eve tamamen taşıyordu.
Deniz, gerçek amacının bu olduğuna kesin emindi.




