Boş Bank
Sadık Bey termosunu dizinin üstüne koyup kapağını kontrol etti sızdırıyor mu diye. Kapak sağlamdı, ama alışkanlık güvensizlikten güçlüydü. Okulun merdivenlerine yakın, bankın en uzak köşesine oturdu; orada ne veliler sıkışıyordu ne de çantalar çarpıyordu ona. Ceketinin bir cebinde güvercinler için ufalanmış ekmek vardı, diğerinde ise torunu Elifin ders programı: hangi gün drama, hangi gün piyano. Hepsini ezbere biliyordu; yine de o kağıt, ona huzur veriyordu.
Yanında, her zamanki gibi Hasan Bey oturuyordu. Elinde küçük bir poşet ay çekirdeği vardı; birini arka arkaya, gözleri başka yerde, avucuna aktarıyordu, sanki sayıyor gibi. Yemezdi çekirdekleri, biriktirirdi. Sadık Bey oturunca, Hasan Bey başıyla selam verdi ve biraz kenara çekilip yer açtı. Konuşurlarken seslerini yükseltmezler, okul düzenini bozmaktan korkar gibi davranırlardı.
Bugün sınavları var, matematik, dedi Hasan Bey, ikinci kattaki pencereye bakıp.
Bizde okuma dersi, dedi Sadık Bey ve bizde kelimesine kendisi de şaştı.
Hoşuna gidiyordu Hasan Beyin bunu sıradan bulması, dalga geçmemesi.
Tanışmaları gösterişsizdi. Önce sadece saatleri tuttu, sonra ceketlerinden, yürüyüşlerinden, ellerini tutuş biçimlerinden tanımaya başladılar birbirlerini. Hasan Bey hep on dakika erken gelirdi, aynı bankta otururdu ve ilk iş kapıların kapalı olup olmadığına bakardı, sanki kontrol ediyordu. Sadık Bey önce uzakta dururdu, bir gün yorulup yanına oturdu. O günden beri bank ortaklarıydı.
Okul bahçesi hiç değişmezdi, bu değişmezlik güven verirdi. Güvenlik kulübesinde oturan adam, bazen dışarı sigara içer, tekrar kulübeye girer, gözlerini kaldırmazdı. İlkokul öğretmeni ellerinde dosya, hızlıca geçer ve telefona Evet, evet, dersten sonra derdi. Veliler kurslar ve ödevler hakkında tartışırdı. Çocuklar teneffüslerde cama koşar, aşağıya el sallardı. Sadık Bey, torununu beklerken, asıl beklediğinin sadece torunu olmadığını, bu tekrarın da kendisine iyi geldiğini fark ederdi.
Bir gün Hasan Bey yanında ikinci bir plastik bardak getirdi, Sadık Beyin termosunun yanına koydu.
Ben kendime koymam, dedi açıklama ihtiyacı duyup. Tansiyon.
Ben içebilirim, dedi Sadık Bey; biraz duraksayıp bardağa iki parmak çay koydu. İster misiniz, en azından bir koklayın?
Hasan Bey dudak ucuyla gülümsedi.
Koklanır tabii.
O gün sonra bir ritüel oluştu: Sadık Bey çay koyardı, Hasan Bey bardağı tutardı, çay dökülmesin diye. Sonra bardağı boş geri verirdi. Bazen kurabiye paylaşırlar, bazen sessizlik. Sadık Bey, Hasan Beyle yan yana otururken sessizliğin ona yük olmadığını fark etmişti. Sessizlik, aralarında bitmeyecek konuşmanın kısa molası gibiydi.
Torunlarını konuşurlarken çok dikkatli olurlardı, hava hakkında konuşur gibi. Hasan Bey, torunu Mehmetin beden eğitimi dersinden kaçtığını, hep bahaneyle sınıfta kaldığını anlatırdı. Sadık Bey bunun tam tersinin Elif olduğunu, koşturduğu için öğretmenin Yavaş! uyarısıyla durdurmaya çalıştığını söylerdi. Zamanla konuşmalar başka yerlere yayıldı. Hasan Bey, eşinin ölümünden sonra uzun süre evden çıkamadığını, mecburiyet sayesinde, okul bahanesiyle dışarı çıkmaya başladığını anlattı. Sadık Bey o an kendi hikayesiyle cevaplamadı; ama akşam bulaşık yıkarken, bir şey anlatma ihtiyacı hissettiğini fark etti.
Kızının ve torununun yaşadığı iki odalı mahalle evinde yaşıyordu. Kızı muhasebeciydi, eve yorgun döner ve kısa cümlelerle konuşurdu. Torunu ise hareketliydi, ama gürültüsü çocukça, zararsızdı. Sadık Bey kendini yararlı göstermeye çalışır, köstek olmamaya çalışırdı. Bazen varlığının, mutfaktaki fazla sandalye gibi olduğunu hissederdi: kimseye zararı yok, ama yine de evin sıkışıklığını hatırlatıyordu.
Bankta ilk kez, kendisinin sadece bir görev olarak beklenmediğini hissetti. Hasan Bey ona Tansiyonunuz nasıl? veya Doktora gittiniz mi? diye sorardı; bunlar kibarlık için değil, içtendi. Sadık Bey cevap verirken dürüst olduğunu fark etti.
Bir seferinde Hasan Bey küçük bir poşet kuş maması getirdi.
Güvercinler öğrendi artık, dedi. Bakın, nasıl yaklaşıyorlar.
Sadık Bey poşeti aldı, bir avuç asfaltın üstüne serpti. Güvercinler hemen çevresini sardı, sanki bir işaret beklemiş gibi. Ayakları kumda hışırdadı, Sadık Bey kolay bir rahatlık hissetti: işte, birileri için basit ama iyi bir şey yaptı.
Yavaş yavaş, o buluşmaları kendi günü olarak kabul etmeye başladı. Elifin dersi bitene kadar değil, vaktim var diye değil; günü tamamlamanın parçası gibi. En sonunda dakikası dakikasına gelmemeye başladı. Daha erken çıkıp bankı kapmak, Hasan Beyin nasıl gelip oturduğunu, eldivenini nasıl çıkardığını, pencereye bakışını görmek istiyordu.
Bir pazartesi günü, Sadık Bey her zamanki gibi geldiğinde bankı bomboş buldu. Sanki yanlış okula gelmiş gibi durdu. Bank gece yağmurundan sırılsıklamdı, bir sarı yaprak tahtasına yapışmıştı. Mendilini çıkarıp ucu sildi ve oturdu. Termosunu yanına koydu, ekmek poşetini dizine aldı. Nöbetçi kulübesine baktı. Güvenlik kulübede, telefona dalmış, hiç ilgilenmiyordu.
Geç kaldı, diye düşündü Sadık Bey. Hasan Bey, eczanede sıra varsa bazen gecikirdi. Sadık Bey kendine çay koydu, bir yudum aldı ve bekledi. Zil sesinden sonra Hasan Bey gelmedi.
Ertesi gün yine bank boştaydı. Sadık Bey artık bankı silmedi, gazete kâğıdı serip kuru yere oturdu. Her kapıdan, karanlık kabanlı bir yaşlı adamı ayırt etmeye çalıştı. Hiçbiri yaklaşmadı.
Üçüncü gün, öfkelenmeye başladı. Kızmıyordu Hasan Beye; ama bırakılmaya, açıklama yapılmamaya kızmıştı. Olsun, demek ki çok önemli değilmiş, diye düşündü ve hemen utandı bundan. Kimseye hak talep edemezdi. Ama içeride talep ediyordu.
Hasan Beyin tuşlu bir telefonu vardı. Sadık Bey onun bazen telefonu çıkarıp, numarayı bulmak için gözlerini kısarak aradığını görmüştü. Bir keresinde torununun yarışmasına taksi ayarlamak için numaranın notunu almıştı. Evde not defterinden aradı, uzun uzun çaldı, sonra kısa bip, sonra hiçbir şey. Tekrar denedi, yine aynı.
Dördüncü gün güvenliğe konuşmaya gitti.
Hasan Beyi soracaktım Mehmetin dedesi. Hep burada otururdu. Gördünüz mü, bir süredir yok?
Güvenlik gözlerini kaldırıp Sadık Beye bakınca, sanki şifre sorar gibi bakış attı.
Burası dedeler dolu, dedi. Hepsini hatırlamam.
Uzunca boylu, bıyıklı, dedi Sadık Bey, cümlesine kendisi bile acıdı.
Bilmiyorum, güvenlik yine telefona döndü.
Sık kızan veliyi yakaladı, hep okul kapısında bekleyen kadını.
Hasan Beyi tanıyor musunuz
Kimseyi tanımam, kadın kestirip attı. Kendi çocuğumu zor buluyorum.
Bebek arabasındaki genç anneyi buldu, bazen ona gülümseyen kadına.
Afedersiniz, Mehmeti biliyor musunuz? 3-Bden.
Mehmet mi? Düşündü. Sanırım tanıyorum. Sessiz bir çocuk. Ne oldu?
Dedesi gelmemeye başladı.
Kadın omuz silkti.
Belki hastadır. Herkes grip.
Sadık Bey bankına dönünce boğazına bir düğüm gibi endişe doldu. Bana düşmez, dedi kendine. Ama banktaki boşluğa bakınca, önemli bir şeyi, önemli bir arkadaşlığını oturarak, boş vermiş gibi yaparak kaybettiğini hissetti.
Akşam kızına anlattı, o salata doğrarken.
Baba, kim bilir, dedi kızı başını kaldırmadan. Belki akrabaya gitti.
Haberdar ederdi, dedi Sadık Bey.
Nereden bileceksin, kız iç geçirdi. Gerilme. Tansiyonun var zaten.
Elif defterle masada otururken dinliyordu.
Dede Hasan mı? O komik biri. Bana bir defa, Sen benden hızlı okuyorsun demişti, dedi Elif.
Sadık Bey gülümsedi, ama gülümsemesi acıydı.
Elif bak, dedi kız torununa. Belki işi çıktı sadece.
Sadık Bey başını salladı, ama gece yine uykusunda kalktı, yan odadan kızının telefonda sessizce konuştuğunu duydu. Yine Hasan Beyin numarasını çevirmek istedi, ama ya yabancı ses duymaktan ya da hiç ses duymamaktan korktu.
Ertesi gün torununu beklerken Mehmeti fark etti. En son çıkan öğrenci, kendine büyük sırt çantasıyla. Yanında kısa saçlı, ciddi bir kadın yürüyordu. Anladı; annesiydi.
Hemen yaklaşmadı. Aralarına birkaç adım bıraktı, sonra yetişti.
Pardon, Mehmetin annesi misiniz?
Kadın çekinerek baktı.
Evet. Siz kimsiniz?
Ben babanızla Hasan Beyle birlikte çocuklarımızı bekliyorduk. Ben Sadık Bey. Gelmiyor artık, merak ettim.
Kadın dikkatle inceledi onu, karar veriyor gibiydi.
Hastanede, dedi sonunda. İnme. Çok ağır değil yani öyle. Şu anda serviste. Telefonunu aldılar, kaybolmasın diye.
Sadık Beyin ayakları titredi, çantasının askısına tutundu.
Hangi hastanede? diye sordu.
Şehir hastanesinde, Orman Sokakta, dedi kadın. Ama herkes giremiyor; biliyorsunuz, prosedür.
Sadık Bey Biliyorum dedi, ama birinin tek başına kaldığı yerde nasıl girmeyebilirdi anlamıyordu.
Sağ olun, sordunuz, dedi kadın daha yumuşakça. Bilmesi onu mutlu eder.
Mehmetin elinden tutup durağa gitti. Sadık Bey okul kapısında kaldı. Kalbinde hafiflik vardı, çünkü kayboluşun açıklaması vardı; ama aynı anda yeni bir ağırlık, çünkü açıklama zorlayıcıydı.
Evde tekrar kızına anlattı. Kızı kaşlarını çattı.
Baba, oraya gitme, dedi. Seni güvenlikten çıkaracaklar. O kim ki sana?
Sadık Bey bunda kızgınlık değil, korku duydu. Kız, babasının yeni bir ilgi bulup dengesini kaybetmesinden kaygılıydı.
Kimse, dedi. Ama yine de
Ertesi gün bazen tahlil verdiği aile sağlığı merkezine gitti. Orada bir sosyal hizmet görevlisinin olduğunu duvar ilanından biliyordu. Koridorda çamaşır suyu ve ıslak galoş kokuyordu, herkes dosya taşırdı, biri kayıttan şikayet ederdi. Fiş aldı, sıra bekledi.
Kadın onu dinledi, yüzü yorgundu.
Yakın akraba mısınız? diye sordu.
Hayır, Sadık Bey dürüstçe cevap verdi.
O zaman hastayla ilgili bilgi veremem, dedi düz bir sesle. Kişisel bilgi.
Teşhis istemiyorum, Sadık Beyin sesi yükseldi. Yalnızdır bir not bırakmak isterim. Çünkü her gün
Anlıyorum, kadın biraz yumuşadı. Notu yakınlarına iletebilirsiniz. Ya da serviste prosedür izin verirse. Ama aile rızası olmadan olmaz.
Koridorda en köhne bankta oturdu. Kendini utandı; sanki sadaka ister gibi. Hepsi bu kadar, dedi içinden. Ben de absürt bir yaşlıyım, gereksiz yere karışıyorum. Eve gitmek, odasına kapanmak, okula hiç uğramamak istedi.
Ama sonra Hasan Beyin bardağı tutma hareketini hatırladı; çay dökülmesin diye. Nasıl sessizce kuş yemini öne sürdüğünü, Sadık Bey kendi poşetini unutunca. Günü kolaylaştıran ufak dokunuşlardı bunlar. Şimdi sıram geldi, dedi kendi kendine; bir şey için çaba göstermesi lazımdı.
Mehmetin annesine telefon açtı. Numarasını bilmiyordu; ertesi gün okulda bulup rica etti. Kadın önce kabul etmese de, inatla pes etmeyince yazdırmasına izin verdi.
Lütfen kendi başına hareket etmeyin, dedi. Orada prosedür katı.
Sadık Bey akşam aradı.
Ben Sadık Bey. Hasan Beye birkaç kelime ulaştırmak isterim. Yardımcı olabilir misiniz?
Karşıda kısa bir duraksama oldu.
Şu an konuşmakta zorlanıyor, dedi kadın. Ama duyar. Yarın gideceğim. Ne söyleyeyim?
Sadık Bey masadaki defterine baktı. Önceden birkaç cümle yazmıştı; şimdi o cümleler yabancı geliyordu.
Bank yerinde, dedi sessizce. Bekliyorum. Çayı izin verilince getiririm.
Tamam, dedi kadın. İleteceğim.
Sonra uzun süre mutfakta oturdu. Kızı bulaşık yıkarken dinler gibi yaptı. Sonra tabağı süzgece koydu ve Baba, istersen birlikte gidelim. İzin verirlerse, dedi.
Sadık Bey başını salladı. Esas önemi kızıyla gitmek değil, kızının seninle demesi, ne gereği var dememesi idi.
Bir hafta sonra Mehmetin annesi bankta yanına geldi.
Banka dediğimde gülümsedi, dedi. Elini böyle salladı sanki çağırıyor. Doktor uzun rehabilitasyon dedi. Sonra sanırım bizim eve alırız. Tek bırakılmaz.
Sadık Bey içinde bir boşluk hissetti. Günlük buluşmaların büyük ihtimalle bitmiş olacağını anladı. Bir askıdan paltosunu almış gibi içinde bir eksiklik oldu.
Mektup yazabilir miyim? diye sordu.
Olabilir, dedi kadın. Fazla uzun olmasın. Dinlemesi zor.
Sadık Bey akşam bir beyaz kâğıt çıkardı. Büyük harflerle, kolay okunsun diye yazdı: Hasan Bey, buradayım. Çay ve çekirdek için teşekkürler. Sizi bekliyorum, çıkınca. Sadık Bey. Sonra Mehmet harika çocuk ekledi. Okudu, değiştirmedi. Katlayıp zarfın üstüne, Hasan Beyin soyadını yazdı. Bir gün faturadan öğrenmişti; Hasan Bey bir keresinde elektrik faturasına kızmıştı, gösterirken.
Ertesi gün zarfı okula getirdi, Mehmetin annesine verdi. Zarf kuru, tertemizdi; sanki çok hassas bir şey gibi ellerinde tuttu.
Zil çaldı, çocuklar bahçeye fırladı. Sadık Bey alışık şekilde ayağa kalktı. Elif geldi, beline sarıldı, dersini anlatmaya başladı. Dinledi, ama göz ucuyla yine bankı takip etti. Bank yine boştaydı; ama o boşluk artık üzmüyordu. Orada şimdi olmayan bir şeyin, aslında çok önemli bir şeyin yeriydi.
Gitmeden Sadık Bey cebinden ekmek poşeti çıkarıp asfaltın üstüne serpti. Güvercinler hızlıca geldi, sanki çocuklar kadar iyi biliyorlardı okulun düzenini. Sadık Bey onlara bakınca, sadece birini beklemek için değil, kendisini kapatmamak için de buraya gelebileceğini anladı.
Dede, neden dalgındın? dedi Elif.
Bir şey yok, diye cevap verdi, elini tuttu. Haydi gidelim. Yarın yine geliriz.
Bu sözü, başkasına vaat gibi değil, kendi için irade olarak söyledi. O anda adımları daha dengeli oldu.




