Öyle bir şey yaşadım ki…
Muhasebede kasayı kapatmak üzereydim, ki müdürüm kapıdan kafasını uzattı: Ayşe, yarın tedarikçi raporunu sen halledebilir misin? dedi, sesi öyle tatlı bir rica ki, itiraz etmek zaten mümkün değil.
Ben Tabii, diye başımı salladım, ama aklımda hemen bir liste oluştu: Ardayı okuldan almak, annemin ilaçlarını almak için eczaneye uğramak, akşam eve varınca ödevleri kontrol etmek… Yıllardır her şeyi tartışmadan, göze batmadan, bahane vermeden yürütüyorum. İşte buna güvenilirlik diyorlar, evde ise sükûnet.
Akşam, durağa yakın marketten aldığım poşetle eve yürüyordum. Arda hemen yanımda, cebi telefonda, arada beş dakika daha oynayabilir miyim? diye soruyor. Ben de hep sonra diyordum çünkü o sonra zaten hep kendiliğinden geliyordu…
Alışveriş merkezinin oradaki kavşakta, yeşil ışık yanınca durdum. Yan yana iki sıra araba bekliyor, sağdan soldan korna sesleri. O sırada bir kara SUV sağ şeritten, öndekileri sollayıp kavşağa atladı. Hani var ya, tam ışık yanıp sönerken hızla geçmeye çalıştı.
Bir anda sert bir metal sesi, sanki ağır bir kitap kutusu yere düşmüş gibi… SUV, beyaz bir Tofaşa çarptı. Tofaş dönüp arka kısmıyla yaya geçidine sürüklendi. Herkes bir adım geri kaçtı. Benim tek yaptığım Ardayı kolundan tutup kendime çekmek oldu.
Bir saniyede her şey durdu. Sonra biri Ambulans! diye bağırdı. Tofaşın sürücüsü öne eğilmişti, kafasını sonradan kaldırdı. SUVun hava yastıkları patlamış, içeride bir adam hemen kapıya uzanıyordu.
Ben poşeti yere koydum, telefonumu çıkarıp 112yi aradım. Operatörün sesi öyle düz geldi ki, sanki olay başka bir yerde olmuş.
Tam kavşakta kaza oldu, yaralılar var, dedim. Beyaz arabada bir sürücü… Bilinci yerinde mi bilemiyorum.
Arda yanımda duruyor, solmuş bir suratla bana gerçek bir yetişkin gibi bakıyordu.
Ben operatörü bilgilendirirken, bir genç koşup Tofaşın kapısını açtı ve sürücüyle konuştu. SUVun adamı, pahalı kabanı ve beresiz haliyle, adeta ortada bir kaza yokmuş da uçak yolculuğu gecikmiş gibi telefonla bir şeyler anlatıyordu.
Sonra ambulans ve trafik polisleri geldi. Polis, Kazayı gören var mı? diye sordu. Tam önümde olduğumdan elimi kaldırdım.
Bilgilerinizi alalım, ne oldu anlatın, dedi bloknotunu çıkartarak.
Ben soyadı, adres, telefon verdim. SUV sağ şeritten hızla geçti, Tofaş yeşildeydi, yaya geçidinde insanlar vardı, dedim. Polis başını salladı, not aldı.
SUVuna yakışıklı adam, sanki tesadüfmiş gibi bana yaklaştı. Kısa bakışı tehdit içermezdi ama tüylerimi diken diken yaptı.
Tam olarak emin misin? diye fısıldadı. Zaten kamera var, her şey ortada.
Ben ne gördüysem söyledim, diye yanıt verdim, yanlış bir tonda çıktı sesim, fazlasıyla açık.
Yarım gülümsedi, sonra polisle konuşmaya gitti. Arda koluma yapıştı:
Anne, eve gidelim mi?
Polis kimliğimi geri verdi, İleride tekrar arayabiliriz, dedi. Poşeti alıp Ardayla eve döndüm. Evde elimi defalarca yıkadım. Arda önce sustu, sonra:
O amca hapse mi girecek?
Bilmiyorum, dedim. Bize kalmaz.
O gece rüyamda o metal çarpma sesi ve SUVun önünde havayı ittirdiği hâl döndü durdu.
Sonraki gün işte rakamlara odaklanmaya çalıştım ama aklım hep o kavşaktaydı. Öğleden sonra bilmediğim bir numaradan telefon geldi.
Merhaba, dün kaza yerindeydiniz, dedi nazik bir erkek sesi, kendini tanıtmadı. Olayı yakından biliyoruz, üzülmeyin istiyoruz.
Siz kimsiniz? dedim.
Önemli değil. Olay pek siyah beyaz değil. Biliyorsunuz, mahkemede şahitlere baskı oluyor, süründürürler. Buna gerek var mı? Çocuğunuz, işiniz.
Sesi o kadar nazikti, sanki eve hangi deterjan alınacak diye öneriyordu. Bu daha da korkutucu geldi.
Kimse bana baskı yapmıyor, dedim, sesim titredi.
Olsun, diye geçiştirdi. Siz bir net değildim deyin, olay hızlı oldu. Herkesin içi rahat eder.
Telefonu kapattım, ekrana birkaç saniye baktım. Sonra konuşmanın izini unutmak ister gibi masanın içine attım telefonu.
Akşam Ardayı okuldan aldım, anneme uğradım. Annem eski apartmanda, komşu semtte oturuyor. Kapıyı sabahlıkla açtı, hemen Yine tansiyonum çıktı, hastanede kaydı karıştırmışlar, diye başladı.
Anne, dedim ilaçlarını verirken, Sen kaza görsen, sana gizli kal deseler, ne yapardın?
Yorgun bir yüzle baktı.
Ben bulaşmazdım, dedi. Benim yaşımda kahramanlık gerekmez. Sen de takılma, senin bir oğlun var.
Sözleri basit, endişeli ama bana dokundu, sanki bana güvenmiyor gibi hissettim.
Ertesi gün yine aradılar, farklı numarayla.
Sadece üzülüyoruz, dedi tanıdık ses. O adamın ailesi var, iş var. Hata oldu, olur… Mahkemede yıllarca uğraşırsınız. Bir dilekçe yazsanız, anımsamıyorum deseniz?
Ben gördüm, dedim.
Buna karışmak istediğine emin misin? sesi soğudu. Oğlun hangi okulda okuyor?
İçim buz kesti.
Nereden biliyorsunuz? dedim.
Burası küçük şehir, rahatça dedi. Düşman değiliz, sadece iyiliğinizi düşünüyoruz.
Telefonu kapatıp uzun süre mutfakta masanın üstüne baktım. Arda odada ödev yapıyor, defterleri çevrerek ses çıkarıyordu. O an kalkıp kapıyı zincire aldım, ama biliyorum ki zincir, telefondan gelenlerden korumaz.
İki gün sonra apartmanda bir adam karşıladı beni, sıradan bir mont giymiş, kimlik yok.
27 numara siz misiniz? dedi.
Evet, diye otomatik yanıt verdim.
Kazada ilgili geldim, korkmayın, dedi, ellerini havaya kaldırarak. Tanıdıklarımızdanım. Mahkemede uğraşmayın, düzgünce çözülür. Net değildim deyin, bitsin.
Para almam, ağzımdan kaçtı, neden böyle dediğimi bilmiyorum.
Paradan bahseden yok, gülümsedi. Biz huzurunuzu istiyoruz. Çocuk var, malum; son zamanlar da gergin. Okullarda neler olmuyor ki… İşte de olur. Fazla yük almayın.
Fazlayı öyle söyledi ki, sanki çöpe atılacak bir yük.
Yanından sessizce geçtim. Eve varınca ellerim titriyordu. Montu çıkardım, Ardanın yanına gittim.
Yarın okuldan kendin çıkma, dedim, sakin olmaya çalışarak. Ben alırım seni.
Bir şey mi oldu? dedi.
Yok, dedim. Ve anladım ki bu yalan, artık kendi kendine büyümeye başladı.
Pazartesi, kapıda mahkemeden bir resmi belge: Trafik kazasıyla ilgili ifade ve teşhis için çağrılıyorum. Mühürlü, resmi bir kâğıt. Dosyama koydum ama taş gibi ağır bir his idi.
İş çıkışı müdürüm beni durdurdu:
Bak, dedi, kapıyı kapatırken, Bana geldiler, seninle ilgili sordular. Çok naziklerdi ama mevzudan haberdar olduklarını söylediler. Benim çalışanlarım hakkında üçüncü kişiler gelmesin isterim. Dikkatli ol.
Kim geldiydi? dedim.
Tanıtmadılar. Ama kendilerinden emin tiplerdi, omuz silkti, Sana insani söylüyorum, belki karışmasan mı? Bizim işler, denetim yakında… Aramalar bütün işleri zorlaştırır.
Çıktığımda, sadece konuşma hakkımı değil, rakamların arkasına saklandığım alanı da kaybediyormuş gibi hissettim.
Akşam hepsini eşime anlattım. Eşim masada çorba içerken sessizce dinledi. Sonra kaşığı kenara koydu.
Bunun sonu kötü olabilir, dedi.
Biliyorum, dedim.
O zaman niye uğraşıyorsun? dedi, yorgun bir ses tonuyla. Ev kredisi, annene güç yetiremiyoruz, Arda var… Başımıza iş gelsin istiyor musun?
Hayır, dedim. Ama gördüm.
Bana çocukmuşum gibi baktı.
Gördüysen unut, dedi. Kimseye borcun yok.
Tartışmadım. Tartışmak seçim yapmak olurdu ve o baskı, tehditten ağır geliyordu.
İfade günü, erkenden kalktım, Ardaya kahvaltı hazırladım, telefonun şarjını kontrol ettim, çantama belgeleri koydum. Evden çıkmadan arkadaşıma mesaj attım: Şu saatte şubeye gidiyorum. Arkadaşım Tamam, haber ver, diye kısaca yazdı.
Emniyette mat kapı ve ıslak paspas kokusu… Montumu çıkarttım, askıya astım, görevliye yönlendirildim. Sorgu odasında genş bir polis vardı, yüzü yorgun.
Sahte tanıklığın sorumluluğunu biliyor musunuz? dedi.
Biliyorum, dedim.
Sabırla, baskısız sordu: Nerede durdun, ışık neydi, SUV nereden geldi, hızını gördün mü… Dikkatlice, sade anlattım. Bir noktada başını kaldırdı:
Sizi aradılar mı? dedi.
Duraksadım. Söylersem, dokunan var demektir. Saklarsam, yükü tek başıma çekerim.
Evet, dedim. Hem aradılar, hem apartmanda yanaştılar. Net değildim dememi istediler.
Başını salladı, beklemiş gibi.
Numaraları var mı?
Telefondan gösterdim, not aldı, ekran görüntüsünü göndermemi istedi. Orada hemen gönderdim, parmaklarım ancak itaat ediyordu.
Sonra beni koridora çıkardılar, teşhis için beklememi istediler. Bankta oturdum, çanta dizlerimde. Uzak kapıdan SUVdaki adam geçti, yanında avukatıyla, sessiz konuşuyor. Yanımdan geçerken, bir an bakıp göz gezdirdi. Bakışı sakin, hatta yorgun; işini hallediyormuş gibi.
Avukat yanımdan geçti, Siz mi tanık oldunuz? dedi gülümseyerek.
Evet, dedim.
Dikkatli olun, yanlış anlamalı ifadeler vermeyin, dedi, yumuşak bir sesle. Stresle insanlar sıklıkla yanıltıcı oluyor. Hata yapmak istemezsiniz.
Ben doğruyu söylemek istiyorum, dedim.
Kaşını kaldırdı.
Herkesin doğrusu farklıdır, dedi ve geçti gitti.
İçeri çağırdılar, fotoğraflardan sürücüyü teşhis ettim, tutanağı imzaladım. Kalemin izi kağıtta belirgin kaldı, nedense bu beni rahatlatmış gibi hissettirdi.
Çıkınca hava çoktan kararmıştı. Durağa yürürken arkama baktım; kimse yoktu. Otobüste şoförün yanına oturdum, korunduğumu hissetmek isteyen herkes gibi.
Evde eşim suskundu. Arda kapıdan kafasını uzattı:
Ne oldu?
Gerçeği anlattım, dedim.
Eşim derin nefes aldı.
Şimdi peşini bırakmazlar, dedi.
Biliyorum, dedim tekrar.
Yine uyuyamadım o gece. Apartmanda kapıların çarpmasını, ayak seslerini dinledim. Her hareket sanki bir uyarı gibi. Sabah Ardayı elle okula götürdüm, zamanım azdı ama rahatlamak istedim. Öğretmenine, Ardayı yabancı biri almaya kalkarsa izin vermemesini rica ettim. Dikkatle baktı, sorgusuzca başını salladı.
İşte müdürüm bana daha soğuk davranmaya başladı. Yavaş yavaş bir kenara itilmiş gibi, daha az görev veriliyordu. Çalışanlar gözlerini kaçırıyordu. Kimse açıkça konuşmazdı, ama etrafımda bir boşluk oluştu.
Aramalar bir hafta sustu; sonra gelen mesaj: Aileni düşün. İmzasız. Gösterdim polise, kısa bir yanıt: Not ettik. Yine olursa bildirirsiniz.
Kendimi güvenli hissetmiyordum ama artık sözcüklerim silinmeyecek gibiydi.
Bir akşam alt komşu, Asuman, asansörde yakaladı:
Duydum ki bigün olay olmuş, dedi, sesi kısıp, Bizimkiler evde çoğu zaman. Çekinme, ararsın. Apartmana kamera kurmak istiyoruz, ortaklaşa alsak iyi olur.
Gündelik, kahramanlık değil olduğu gibi söyledi. Boğazım düğümlendi.
Bir ay sonra tekrar çağrıldım, soruşturma mahkemeye taşınıyordu, belki daha çok davet olacaktı. Beni asla hak ettiği adaleti vaat etmedi. Sadece prosedür, ekspertiz, şema…
Yakın zamanda tehdit oldu mu? diye sordu.
Hayır, ama hep bekliyorum, dedim.
Bu normal, diye yanıtladı. Hayatınıza devam etmeye çalışın. Bir şey olursa hemen haber verin.
Çıkınca normal kelimesi bana yabancı geldi. Eskisi gibi değildim. Kimi şeyleri değiştirdim: güzergahımı, Ardayı yalnız dışarıya bırakmamaya, telefonuma aramaları kaydetmeye, sağ salim eve vardığımda arkadaşım Ayşene haber göndermeye başladım. Kendimi güçlü hissetmiyordum, sadece bir çizgide kalmaya çalışıyordum.
Adliyede, SUVdaki adamı yeniden gördüm. Düzgünce oturuyor, dinliyor, bazen not alıyor. Bana bakmıyor bile; bu bakışsızlık daha ağır geldi. Sanki ben mecburi bir formaliteydim.
Benden, emin misiniz? diye sorduklarında, korku dalgası yükseldi. Bir an, Ardanın okul kapısındaki hali, kuru yüzlü müdürüm, Sen karışma diyen annem… Hepsi gözümün önünden geçti. Ama yine de:
Evet, eminim, dedim.
Duruşma çıkışı basamaklarda durdum. Ellerim buz gibiydi, oysa eldiveni çıkarmamıştım. Ayşen Bir şeyin var mı? diye yazdı. Sağım, eve gidiyorum, dedim.
Dönüşte mahalledeki büfeden ekmekle elma aldım. Çünkü evde yemek hazırlamak şart. Nedense az da olsa rahatlatıcı; dünya dönmeye devam ediyor, küçük işler bitmek bilmiyor.
Kapıyı açtığımda Arda yine karşıladı:
Anne, bu akşam veli toplantısı var, gelir misin?
Ona bakınca, işte sırf bu soru için bile ayakta kaldığımı fark ettim.
Gelirim. Önce bir şeyler yiyelim, dedim.
Gece kapıyı iki kilide kapadım, zinciri kontrol ettim; bunu panikte değil, yeni alışkanlıkla yaptım. Bu huzurun bedeli; yeniden öğrenmem gerekti. Zafer kazanmadım, kimse teşekkür etmedi, kahraman da olmadım. Ama bir şey kaldı: Ne gördüysem, geriye çekilmedim. Artık kendi kendimden saklanmam gerekmiyor.




