Düğünde oğul annesini dilenci diye aşağılayıp gitmesini söyledi. Ancak annesi mikrofona uzanıp bir konuşma yaptı…

Bugün, kendimi bu satırları yazarken buldum. Son zamanlarda yaşadıklarım bir film gibi gözümün önünden geçiyor. Her şey oğlumun düğününün arifesinde, Ankaradaki küçük bir apartmandaki odamda, kapının aralığından bakarken başladı. Oğlum Caner, açık renkli takım elbisesiyle arkadaşlarının yardımıyla papyonunu takıyordu. İçimde hem gurur hem de bir acı vardı; kendimi bu sahnede fazlalık hissediyordum, sanki bu hayata ait değilim, sanki davet edilmemişim gibi.

Elimle eski, solmuş elbisemin eteğini düzelttim. Dün akşamdan beri, kenarda biriktirdiğim parayla aldığım yeni ceketimi hayal ediyordum; Belki yarın düğüne giderim dedim içimden, davet edilmesem de.

Odaya bir adım atacakken, Caner aniden dönüp beni fark etti. İfadesi değişti, hemen kapıyı kapattı.

Anne, konuşmamız lazım, dedi. Sesi kırıcı bir sakinlikle.

Tabii ki oğlum O yeni ayakkabıları aldım, hani gösterdiğim… Hem diyecektim ki.

Anne, dedi ve sözümü kesti. Yarın düğüne gelmeni istemiyorum.

Buz gibi bir sessizlik oldu. Önce anlamadım, sonra gerçek kalbime bıçak gibi girdi.

Neden? Ben ben

Çünkü düğün. Çünkü insanlar olacak. Çünkü sen dışarıdan bakınca, uygun görünmüyorsun. Çalıştığın iş de Annem, anlayışlı olman gerek, insanların benim hakkımda sanki bir varoştan çıkmışım gibi düşünmesini istemiyorum.

Her kelimesi bir çivi gibi saplandı. Diyecek bir şey bulamadım.

Kuaföre gittim, saçımı ve tırnaklarımı yaptıracağım Elbisem var, sade ve temiz

Gerek yok, diye yine kesti. Daha fazla ortaya çıkma. Her türlü dikkatleri üstüne çekersin. Lütfen. Gelme.

Oda gözümün önünde karardı. Tüm sesler, nefesim, saat bile, pamuk gibi bir sessizliğe gömüldü.

Uzun süre kımıldayamadım. Sonra içimde bir güç bulup, dolabın en altından tozlu bir kutu çıkardım. İçinden eski bir albüm aldım. Gazete kokusu, yapıştırıcı, uzak günlerden hatıralar yayıldı.

İlk fotoğrafta, buruşuk elbisesinde bir kız çocuğu ve yanında ellerinde şişe tutan bir kadın vardı. O günü hatırladım: annem fotoğrafçıya kızmıştı, bana bağırmıştı, sokaktaki insanlara hakaret etmişti. Bir ay sonra devlet beni çocuk yuvasına aldı.

Her sayfa sırtıma yeni bir yük gibi çöküyordu. Gruplar halinde suratsız çocuklar, acımasız bakışlı öğretmenler. O zaman ilk defa hiç kimseye ait olmamak hissinin ne demek olduğunu anladım. Dövüldüm, cezalandırıldım, aç bırakıldım. Ama asla ağlamadım. Çünkü çocukken ağlamak zayıflıktı ve zayıfı kimse korumazdı.

Ergenlik yıllarım albümde başladı. Mezun olur olmaz, Konya yolunda bir yol kenarı lokantasında garsonluk yaptım. Zordu ama korkmuyordum artık. İlk kez özgür hissediyordum. Temiz giyinmeye başladım, ucuz kumaşlardan etekler diktim, saçımı pembe biguviden sardım. Gece vakti topuklu ayakkabı ile yürümeyi çalışıyordum, sadece kendimi daha güzel hissetmek istemiştim.

Bir gün, garsonluk yaptığım lokantada bir karışıklık yaşandı. Bir müşterinin üzerine yanlışlıkla domates suyu döktüm. Korku, bağırış, patronun öfkesi… Herkes üstüme yürürken, hiç tanımadığım bir adam, Taylan, bana gülümsedi; Bu sadece domates suyu, bir yanlışlık. Kızcağızı rahat bırakın, dedi.

Ellerim titrerken ona şaşmıştım, hiç kimse bana böyle konuşmamıştı. Ertesi gün çiçeklerle geldi; tezgahta bıraktı, Kahveye davet etmek istiyorum. Hiçbir şart yok, dedi. O an, yıllar sonra ilk kez garson kız değil, kadın olduğumu hissettim.

Bir bankta, parkta oturup kahve içiyorduk. O kitaplardan ve yolculuklardan bahsediyordu. Ben ise yurttan, hayallerden ve hep özlediğim evden konuşuyordum.

Elimi tuttuğu an, dünyam değişmişti. O dokunuş, bana ilk defa gönderilmiş bir merhametti. Her gelişinde, aynı gömleği ve aynı bakışıyla, acımı unutturuyordu. Yoksulluğumu hep gizlemeye çalışıyordum ama Taylan hiç önemsemiyordu: Sen güzelsin, sadece kendin ol diyordu.

Ve ben ona inandım.

O yaz, hayatımın en uzun ve en sıcak yazı oldu. Her gün birlikte Ankaranın nehrine gittik, ormanda yürüdük, saatlerce küçük bir kafede sohbet ettik. Taylan beni arkadaşlarıyla tanıştırdı; ilk başta çok utandım, yabancı hissettim, ama masanın altında elimi tutunca cesaretim artıyordu.

Akşamları apartmanın çatısında, termosla çay içiyor, bir battaniyeye sarılıyorduk. Taylan büyük hayallerinden bahsediyordu, ama Türkiyeden kopmak istemiyordu. Her sözünü, nefesimi tutarak dinledim; çünkü her şey çok kırılgandı.

Bir gün şaka yollu, ciddi bir tarafla Evlenmeyi düşünür müsün? diye sordu. Ben utancımı saklayarak güldüm, gözlerimi kaçırdım. Ama içimde bir sıcaklık: evet, bin kere evet! dedim. Şunu söylemeye cesaret edemedim; masal bozulur diye korktum.

Ve masal başkaları tarafından bozuldu.

Eski iş yerimde birlikte oturuyorduk; yakındaki masada bir gürültü, biri kahkahalarla bana bir kokteyl fırlattı. Taylan kalktı, ama geç kaldı. Fırlatan teyze onun yakın akrabasıydı. Bu mu senin sevgilin? Temizlikçi mi? Yurttan mı çıktı? Bunu aşk sanıyorsun? dedi.

Çevreden bakışlar, kimi güldü. Ben ağlamadım. Yüzümü sildim, çıktım.

Sonrasında baskı başladı. Telefondan tehditler, Çek git, yoksa her şeyi anlatırız, Senin kim olduğunu öğrenecekler diye. Dedikodular yayıldı; komşulara ve iş arkadaşlarıma iftiralar atıldı, sanki hırsız, ayyaş, fahişe, uyuşturucu bağımlısıymışım gibi.

Bir gün, yaşlı bir komşum Mehmet Dede geldi; Bana para teklif ettiler, seni kötülemek için belge imzalamamı istediler, reddettim, dedi.

Sen iyi bir insansın, dedi. Onlar kötüler. Sakın pes etme.

Dayandım. Taylana hiçbir şey söylemedim; hayatını karartmak istemedim, hele yurt dışı stajı öncesi. Hep sabrettim, her şeyin geçeceğini umdum.

Ama her şey elimde değildi.

Taylanın ayrılmasından hemen önce, babası, Halil Güney, büyükşehir belediye başkanı, beni odasına çağırdı.

Temiz ama mütevazı giyindim, karşısına oturdum, mahkeme salonu gibi hissettim. Beni aşağılar gibi baktı.

Kim olduğunuzu bilmiyorsunuz, dedi. Oğlum bu ailenin geleceği, sizse leke. Uzaklaşın yoksa kendim yollarım.

Elleri yumruk yapıp:

Oğlumu seviyorum, dedim. O da beni seviyor.

Sevgi? dedi küçümseyerek. Sevgi eşitler içindir. Siz eşit değilsiniz.

Yıkılmadım. Başımı dik tutup çıktım. Taylana hiçbir şey söylemedim. Aşk galip gelir diye inandım. Ama Taylan, gerçeği bilmeden ayrıldı.

Daha bir hafta geçmeden, lokantanın patronu, Hasan, beni çağırdı. Eksik malzemeler vardı, biri beni suçlamış. Polis geldi, soruşturma açıldı. Hasan beni suçladı. Diğerleri susuyordu, korkuyordu.

Avukat devletin gönderdiği genç bir çocuktu, isteksizdi. Mahkemede savunması cılız kaldı. Kanıtlar yetersizdi, ama tanıklar inandırıcıydı. Belediye başkanı baskı kurdu. Cezayı aldım: üç yıl genel cezaevi.

Demir kapılar kapanınca, içimde sevgi ve umut kaldı diğer tarafta.

Birkaç hafta geçince, cezaevinin doktoruna başvurdum. Testlerde sonuç: hamileyim. Taylandan.

Bir süre nefes alamadım, sadece sessizlik vardı. Sonra karar verdim: dayanacağım. Çocuk için.

Cezaevinde hamilelik cehennemdi. Alaylar, aşağılamalar ama sustum. Karnımı okşayıp bebeğimle gece sohbet ettim. Adını düşündüm: Caner. Hem yeni bir yaşam hem de kutsal bir isim.

Doğum zor geçti ama oğlum sağlıklıydı. Ellerime aldığımda, sessizce ağladım. Umutsuzluk değil, umutla.

Cezaevinde iki kadın yardımcı oldu bana; biri cinayetten, biri hırsızlıktan içerideydi ama bebeğe saygılıydılar. Bana öğrettiler, yardım ettiler.

Bir buçuk yıl sonra şartlı tahliye oldum. Kapıda Mehmet Dede bekliyordu. Elinde eski bebek battaniyesi.

Al, dedi. Sana teslim ettiler. Hayat seni bekliyor.

Caner beşiğinde mışıl mışıl uyuyordu, elinde eski peluş tavşan.

Teşekkür edemedim. Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Ama ilk günden başlamak zorunda kaldım.

Sabah altıda gün başlıyordu: Caneri kreşe, ben büro temizliğine. Öğleden sonra oto yıkamada, akşam depoda ek iş. Gece makineyle, iplik ve bezle dikiş. Her şey üst üste; vücudum ağrıyordu ama durmuyordum.

Bir gün, sokakta İstanbuldaki eski tezgahçı kız, Nuray ile karşılaştım. Beni görünce dondu.

Aman Allahım Sen misin? Hayattasın?

Ne olacaktı ki? dedim.

Pardon O kadar yıl oldu… Hasan iflas etti, kafeden kovuldu. Belediye başkanı şimdi Berlinde. Taylan Taylan evli ama hiç mutlu değil, içki içiyor hep.

Sözlerini duydum ama içimden bir şey sızdı. Teşekkürler, başarılar, deyip uzaklaştım.

O gece, Caneri yatırdıktan sonra mutfakta sessizce ağladım. Sabaha, yine dimdik kalkıp güne başladım.

Caner büyüdü. Ona hep en güzelini vermeye çalıştım; ilk oyuncakları, kırmızı bir mont, güzel yiyecekler, iyi bir sırt çantası. Hastalandığında başında sabahladım, masal anlattım, kompres yaptım. Dizini düştüğünde, oto yıkamadan üstüm köpüklü koşup, niye koruyamadım diye kendimi sitem ettim. Tablet isteyince, geçmişten kalan alyansımı sattım.

Anne, neden senin telefonun yok? diye sordu bir gün.

Canerim, bana sen yetiyorsun, dedim. Sen en önemli aramasın.

Her şeyin onu beklemeden ortaya çıkmasına alışmıştı. Anne hep yanındaydı, hep gülümsüyordu. Yorgunluğumu saklamaya çalıştım, asla şikayet etmedim, zayıflık göstermedim.

Caner büyüdükçe, çoğu zaman:

Anne, artık kendine bir şey al. Bu kıyafetler yeter, dedi.

Tamam, oğlum, dedim yüzümde buruk bir gülümsemeyle.

İçimde keder: O da mı herkes gibi olacak?

Evlenme niyetini bildirince, sarılıp ağladım:

Canerim, çok sevindim Sana beyaz bir gömlek dikeceğim, olur mu?

Kafasını salladı, sanki duymadı bile.

Ve o konuşma Anne, sen temizlikçisin. Utançsın Bu sözler içimde bıçak gibi. Eski fotoğrafa bakıp:

Her şey senin için, yavrum. Ama galiba artık biraz da kendim için yaşama zamanı, diye fısıldadım.

Gittim, kutudaki kara gün birikimini saydım. Lüks olmasa da güzel bir elbiseye, kuaföre, maniküre yetiyordu. Kenardaki bir güzellik salonuna kayıt oldum, sade makyaj, düzgün saç, mavi şık bir elbise seçtim. Yıllar sonra ilk kez dudaklarıma ruj sürdüm.

Canerim, bugün beni başka bir kadın olarak göreceksin. Eskiden sevilen halimle.

Nikah salonunda göründüğümde herkes dönüp bana bakıyordu. Kadınlar dikkatlice, erkekler gizlice süzdü. Düz ve hafif tebessümle ağır adımlarla yürüdüm. Gözümde korku, öfke yoktu.

Caner, ilk anda fark etmedi. Sonra beyazladı. Yaklaşıp fısıldadı:

Anne, neden geldin?

Eğilip yanıtladım:

Senin için değil, kendim için geldim. Zaten gördüm gerekeni.

Damat gelini, Elvanı başıyla selamladım. Elvan utandı, ama Hoş geldin, dedi.

Çok güzelsiniz, dedi. Gerçekten sizi burada görmekten mutluyum.

Bu senin günün, dedim. Mutluluklar Ve sabır.

Elvanın babası, ciddi ve saygılı bir adam, nazikçe:

Buyurun, bizim misafirimiz olun. Davet ediyoruz.

Caner, annesinin sustuğunu, sakince başını eğip uyum sağladığını gördü. Artık annesi onun kontrolünden çıkmıştı.

Tost zamanı geldi. Misafirler anılar anlattı. Sessizlik olduğunda, ben ayağa kalktım.

Eğer izin verirseniz, bir iki kelime etmek isterim, dedim.

Bütün salonda gözler üzerimdeydi. Caner gergindi. Mikrofonu aldım; sanki daha önce çok kez yapmışım gibi sakin konuştum:

Çok fazla şey demeyeceğim. Sadece size gerçek sevgiyi diliyorum. O sizi taşıyacak, tükenirken bile kopmayacak. Nereden geldiğinizi, kim olduğunuzu sormayan sevgiyi Birbirinize iyi bakın. Hep

Ağlamadım. Ama sesim titredi. Salon sustu, sonra gerçek alkış tufanı başladı.

Yerime geri döndüm, gözüm yerde. O sırada biri yanaştı. Gölgede kaldırdım bakışımı.

Taylandı. Saçları grileşmiş ama hala aynı bakış, aynı ses:

Sedef Sen misin gerçekten?

Ayağa kalktım. Nefesim düzensiz ama asla ağlamadım.

Sen

Ne desem bilmiyorum. Senin kaybolduğunu, başka biriyle olduğunu söylediler Affet. Aptalca inandım. Aradım seni Babam her şeyi yapmış.

Salonda ikimizden başka kimse yok gibi. Taylan elini uzattı:

Konuşalım mı? dedi.

Koridorda yürüdük. Titremedim. Eskisi gibi ezik bir kız değildim; artık başka biriydim.

Ben doğurdum, dedim. Cezaevinde. Senin çocuğunu. Tek başıma büyüttüm.

Taylan gözlerini kapadı. İçinde bir şey koptu.

Nerede şimdi?

İçeride. Düğünde.

Sesi kısıldı.

Caner mi?

Evet. O bizim oğlumuz.

Bir süre sadece ayak sesleri ve müzik vardı.

Oğlumuzu görmek istiyorum, dedi Taylan.

Başımı salladım:

Hazır değil. Ama görecek Her şeyi. Kine yok. Artık her şey başka.

Salona döndük. Taylan beni dansa kaldırdı, vals. Hafif, uçuyormuş gibi. Ortada dönerken herkes bakıyordu. Caner donmuştu. Kim bu adam? Annem neden bir kraliçe gibi? Neden herkesi annem etkiliyor?

İçinde bir şeyler kırıldı. İlk kez utandı. Kendi sözleri, ilgisizliği, yıllarca süren cehaleti için.

Dans bitince yanıma geldi:

Anne Bir dakika Bu kim?

Gözlerine baktım.

Taylan. Senin baban.

Caner olduğu yere mıhlanmıştı. Her şey bulanık, sanki sualtında. Taylana baktı, bana baktı.

Gerçek mi?

Gerçek.

Taylan uzandı:

Merhaba Caner. Ben Taylanın.

Sadece bakışlarımız. Yalnızca gerçek.

Üçümüz, dedim, uzun uzun konuşacak çok şeyimiz var.

Birlikte gittik. Sessiz, sade. Geçmişten kopuk ama gerçeklerle Ve belki de affederek.

Rate article
Lifequest
Düğünde oğul annesini dilenci diye aşağılayıp gitmesini söyledi. Ancak annesi mikrofona uzanıp bir konuşma yaptı…