Babam Bizi Terk Ettiğinde, Üvey Annem Beni Yetimhane Cehenneminden Kurtardı: Hayatımı Onaran İkinci …

Babam bizi yüzüstü bıraktığında, üvey annem beni o kasvetli çocuk yuvasından çekip çıkardı. Hayatımı kurtaran ikinci anneme ve kaderime sonsuza kadar minnettarım.

Çocukluğumda hayatım masal gibi gözükürdü birbirine sıkı bağlı, sevgi dolu bir aileydik; Eskişehirin Porsuk Çayı kıyısında, eski bir evde mütevazı ve huzurlu yaşardık. Evimizde üç kişiydik: annem, babam ve ben. Evin içi her zaman annemin yeni pişirdiği böreklerin kokusuyla dolup taşar, babam ise her akşam derin sesiyle dağları ve ormanları anlatan hikayeler anlatırdı. Fakat kader, pusuda bekleyen acımasız bir avcıdır; insan en güvende hissettiği anda vurur. Bir gün annem gittikçe solmaya başladı yüzündeki gülümseme silindi, elleri titrer oldu, ve sonunda bir hastane odasında, Eskişehir Devlet Hastanesinde hayata veda etti. Arkasında tarifsiz bir boşluk bıraktı. Babam derin bir uçuruma yuvarlandı, teselliyi rakıda arayarak evimizi bir matem evine çevirdi; kırık şişeler ve ağır sessizliklerle dolu bir eve.

Buzdolabı hep boş kalıyor; çöküşümüzün sessiz şahidi gibi. Tepebaşındaki ilkokula kirli, aç ve mahcup gözlerle gidiyordum. Öğretmenler ödevimi neden yapmadığımı sorarlardı, ama o koşullarda bir çocuk nasıl ders çalışabilirdi ki? Tek derdim bir gün daha hayatta kalmak olmuştu. Arkadaşlarım dağıldı; fısıltıları paslı bir bıçak gibi canımı acıttı. Komşular ise zavallı halimizi acı dolu gözlerle izlerdi. Sonunda birisi dayanamadı ve sosyal hizmetleri aradı. Ciddi suratlı insanlar çıkageldi, beni babamın titreyen ellerinden koparıp almak için. Babam dizlerinin üstünde ağladı, kendini toplamaları için yalvardı. Ona bir ay süre tanıdılar dipsiz kuyunun ucunda ince bir umut ipi gibi.

Bu ziyaret babamı kendine getirdi. Koşa koşa markete gidip erzak aldı, beraber evi silip süpürdük, eski evimizin solmuş bir anısına dönüştürdük. Babam içkiyi bırakmaya çalıştı, gözlerinde eskiden kalan o adamdan bir parıltı belirdi. Belki kurtulacağız diye ümitlenmeye başlamıştım. Fırtınalı bir akşamda, rüzgar camı döverken, babam tereddütle bana bir kadını tanıştırmak istediğini söyledi. Kalbim sıkıştı; annemi bu kadar çabuk mu unutmuştu? O, annemi hep kalbinde yaşatacağına söz verdi; ama toplumsal baskılar karşısında buna sığındık.

Böylece hayatıma teyzem Ayşe girdi.

Bizi Alpu’daki küçük evine davet etti; evinin penceresinden Sakarya Nehri görünürdü, yaşlı dut ağaçlarıyla çevrili bir bahçe. Ayşe tam anlamıyla fırtına gibiydi hem sıcak, hem de dimdik duruyordu, sesi rahatlatıcı, elleri kucaklayıcıydı. Bir oğlu vardı, Emre, benden iki yaş küçük; narin bir çocuk, öyle içten gülümserdi ki içimdeki buzları eritti. Hemen kardeş gibi olduktuk; bahçede koşturup tepelere tırmanırdık, kahkahalarımız midemizde ağrı yapana kadar gülerdik. Dönüşte babama Ayşe teyze bizim karanlığımızda güneş gibi, demiştim. Babam da başını salladı, düşüncelere daldı. Birkaç hafta sonra Porsuk kenarındaki evimizi kiraya verdik, ve Alpuya taşındık elimizde kalan parçaları yeniden bir araya getirme gayretiyle.

Hayat yavaşça şekillenmeye başladı. Ayşe bana öyle şefkatle baktı ki, tüm yaralarımı dikti; eski püskü giysilerimi dikip, sıcacık yemekler pişirip evi unuttuğum kokularla doldurdu. Akşamları, Emre ile yaramazlıklarımızı anlatır, kardeş olmuş gibi hayaller kurar ve sessiz bir sadakatle barışırdık. Mutluluk, misafir gibidir; en beklenmedik anda kaybolur. Bir sabah, babam eve gelmedi. Telefon sessizliğimizi deldi: Buzlu bir yolda, bir araba onu alıp götürmüştü. Acı beni boğdu; en karanlık geceydi. Sosyal hizmetler yeniden geldiler, daha soğuk, daha acımasız; yasal bir koruyucu olmadığı için beni Ayşe’nin kollarından koparıp, Bilecik’teki bir çocuk yurduna götürdüler.

O yuva gerçek bir cehennemdi gri duvarlar, soğuk yataklar, hüzünlü bakışlar. Zaman bir yük olarak sırtıma çöktü; kendimi bir hayalet gibi hissediyordum, unutulan, işe yaramaz, sonsuz yalnızlık korkusu ile. Fakat Ayşe peşimi hiç bırakmadı. Her pazar gelirdi; yanında ekmek getirir, elleriyle ördüğü kazakları verip, bana demir gibi umut aşılamaya çalışırdı. Bir aslan gibi savaştı müdürleri kapı kapı dolaştı, dosyalar doldurdu, memurlara gözyaşı döktü, yeter ki bana kavuşsun. Haftalar ayları kovaladı; umudum yavaşça tükenirken orada ebediyen kalacağımı düşünmeye başladım. Ta ki bir sabah, müdür beni çağırdı: Eşyalarını topla. Annen geliyor.

Bahçeye çıktığımda Ayşe ve Emreyi kapıda gördüm, yüzlerinde sevgi ve cesaret parlıyordu. Koşup kollarına atıldım, gözyaşlarım sel gibi aktı. Anne, dedim, beni bu bataktan kurtardığın için sana borçluyum! Senin fedakarlığına layık olacağım! O anda anladım: Aile sadece kan değil; kriz anında seni uçurumdan çekip çıkaran, seni hayata bağlayan kalptir.

Tekrar Alpuya döndüm, eski odamda kaldım, okuluma devam ettim. Hayat yeniden yoluna girdi; liseyi bitirdim, üniversite için Eskişehire gittim, sonrasında bir iş buldum. Emre ile hiç ayrılmadık, aramızda zamana direnen bir kale gibi bir bağ oluştu. Kendi ailelerimizi kurduk, fakat Ayşe o bizim annemiz her zaman yolumuzu aydınlatan yıldızımız oldu. Her pazar günü, onun evindeki sofrada buluşuyoruz. Ayşenin sarmaleleri ve kahkahası bizim eşlerimizle birleşip bir aile oldular. Bazen ona bakınca, bana hayatın sunduğu mucizeye inanmakta zorlanıyorum.

İkinci anneme ve kaderime sonsuza kadar şükran borçluyum. Ayşe olmasaydı, sokaklarda kaybolmuş ya da çaresizlikten kırılmış olacaktım. O, benim en karanlık gecemde yolumu aydınlatan fener oldu; ne zaman uçurumun kenarına düşsem beni hayata tekrar bağladı. Hayatta öğrendiğim en değerli şey ise: Aile sadece kan değil, seni yeniden var eden dostluk ve sevgi bağlarıdır.

Rate article
Lifequest
Babam Bizi Terk Ettiğinde, Üvey Annem Beni Yetimhane Cehenneminden Kurtardı: Hayatımı Onaran İkinci …