Bifteğimin tam ortasındaydım ki, masamın yanında titrek bir ses duyuldu: —Beyefendi… Yemeğinizden artanları bana verebilir misiniz?

Bonfilemin yarısını bitirmiştim ki, yanı başımda titrek bir ses duyuldu.

Beyefendi… fazla olanı bana verebilir misiniz?

Başımı kaldırdım. Dizleri morarmış, yüzüne göre fazlasıyla yorgun bakışları olan dokuz yaşlarında bir kız, kumaş bir çanta tutuyordu; sanki en değerli şeyi elinde taşıyordu. Asistanım Emir, küçümseyici bir ifadeyle bana doğru eğildi.

Güvenlik çağır, Kerem.

Kız, kelimeler birbirine dolanarak öne çıktı.

Lütfen… Kardeşim iki gündür hiçbir şey yemedı.

Sesi, içimde şaraptan daha ağır bir darbe oluşturdu. Bıçağımı bıraktım. Kardeşin nerede?

Kız restoranın yan kapısını gösterdi, yağmur kokulu ıslak bir ara sokak, konteynerlerin arasında.

Orada, arkada. Adı Mert. Ateşi var.

Emir engel olmaya çalışırken ayağa kalktım. Dışarı çıktık. Hava çürümüş yiyecek ve eski yağmur kokuyordu. Kız, adının Ece olduğunu söyledi, bir köşeye doğru koştu; birkaç eski battaniye küçük bir bedeni örtüyordu. Kumaşı çekince, soluk tenli, kuru dudaklı, zor nefes alan bir oğlan gördüm; ateşi vardı. Bileğinde mavi, metal plaka olan bir hastane bilekliği: M. YILMAZ Şişli Eğitim ve Araştırma Hastanesi.

Şişli Hastanesi… Yutkundum. Kız kardeşim Zeynep, on bir yıl önce, kazada öldüğünde orada doğum yapmıştı. Ailede kimse o günleri konuşmazdı.

Kimliğimiz yok diye fısıldadı Ece. Bizi alırlarsa ayırırlar. Onu kaybetmek istemiyorum.

Aklım hızla hesapladı: ambulans, acil servis, çocuk bakım. Kalbim ise sadece o deliren çocuğu görüyordu.

Sizi ayırmayacağım dedim, kendi sesime şaşırarak. Söz veriyorum.

112yi aradım. Emir homurdandı: Kerem, bu başımıza bela olacak. Gazeteler…

Sus.

Sağlıkçılar geldiğinde, Ece ceketime yapıştı. Mert sedyeye yatırılırken bir gözünü açıp, anlaşılmaz bir şey mırıldandı. Sonra hantal bir hareketle battaniyenin altından eski ve eğrilmiş bir gümüş kolye çıkarıp elime verdi.

O kolyeyi hemen tanıdım: Zeynepe evden ayrıldığı gün hediye etmiştim.

Bunu nereden buldun? dedim fısıldayarak.

Ece yutkundu; bu kez gözlerinde gerçek korkuyu gördüm.

…Anneme verdi, o da bize. Dedi ki bir gün bir şey olursa, kolyeyi taşıyan adamı bulmamız lazım. İsmini de söyledi: Kerem Yılmaz.

Acilde, dezenfektan kokusu beni başka bir hayata döndürdü. Mert hemen gözlem altına alındı, zatürre ve susuzluk teşhisi. Ece elimi bırakmadı, ta ki hemşire temiz bir battaniye ve sıcak salep getirene kadar. Titrer halde geçici sorumlu olarak imzaladım, kelimenin ağırlığı eve veya kafese dönüşebilirdi.

Babası mısınız? doktor Özlem sordu, gözlerini kaçırmadan.

Bilmiyorum dedim. Ama gitmeyeceğim.

Emir telefonda ısrar etti. Bir bağış yapıp sahneden çekilelim. Sosyal hizmetler ilgilensin.

Artık başka birini görmüş gibi baktım ona. Ben gidersem, o çocuk ölür.

Sosyal hizmetler bir saatte geldi. Kadının adı Ayşegüldü; not aldı: kimliksiz, sokakta kalan çocuklar, olası sahipsizlik. Ece kısa cümlelerle anlattı: annesinin adı Elif; bir odada kirada oturuyorlarmış; anne hastalanınca evden çıkarılmışlar; o zamandan beri her yerde uyumuşlar. Kimlik yoktu. Eldeki hastane bilekliği ve kolye.

Soyadı sorulunca Ece gözlerini yere indirdi. Annem önemli olanın senin adın olduğunu söylerdi.

Göğsümde bir ağırlık hissettim. Zeynep, Şişliden hamile ve korkmuş gelmişti. Babam özel bir klinik ayarlamış, onları sessizce çıkarmıştı. Yirmi iki yaşındaydım ve susmayı kabul etmiştim.

O gece annemi aradım. Yorgun bir sesle açtı.

Anne, Zeynepin çocuğu olmuş mu?

Sessizlik; ardından yenilmiş bir nefes.

Baban… soyadımızı korumak için gerekeni yaptı. Zeynep doğurdu, çocuğu teslim ettiler. Kime verdiğini hiç bilmedim.

Gözetim odasında Merti izlerken, oksijenle uyuyan hali dünyadan küçüktü.

Yanında bir kız var, Ece. dedim.

Annem telefonda ağladı. Demek ki… bir değilmiş.

Ertesi gün DNA testi istedim. Ayşegül uyardı: Sonuç pozitif çıkarsa mahkeme var. Negatif de olsa… yardım edebilirsin ama karar sana ait değil.

Biliyorum.

Emir engellemeye çalıştı. Kerem, bu seni batırır. Yatırımcılar, basın…

Beni batıran on bir yıl susmuş olmam.

Laboratuvardan aradılar, doktor Özlem beni odaya çağırdı. Rapor masada katlıydı.

Kerem Yılmaz dedi, sonuç kesin.

Yerin sıvı gibi kaydığını hissettim.

Mert, seninle doğrudan akraba. Yeğenin.

Daha nefes almadan, ekledi:

Ve Ece, biyolojik olarak Mertin kardeşi değil.

Söz havada bıçak gibi asılı kaldı. Ece, kapıdan duydu, battaniyeyi göğsüne bastı.

…Beni ayıracaklar mı? diye fısıldadı.

Yanına çömeldim. Kimse seni buradan kolayca çekip götürmez. Ama gerçeği bilmem gerek, olur mu?

Ayşegül, Ecenin durumu farklı dedi; ailesi bulunmalı veya koruyucu aile kararı çıkarılmalı. Ece ısrar etti: Elif annesi; başka kimse yok. Oysa o kadar gece birbirine kenetlenmişlerdi ki, ne olabilirdi ki!

Ece için de DNA testi istedim. Sonucu beklerken aile avukatı Ayteni tuttum, ve özel dedektif Elifi bulsun istedim. Ayrıca eski bir polis raporunu ilk defa tam okudum: Zeynepin kazası kötü tesadüf değildi; babamın inşaatında bir çalışan, alkollü aracı kullanıyordu ve olay üstü kapatılmıştı.

Büroda babama söylediğimde, hiç tepki vermedi.

Eskiyi kurcalama. İnsanlara yeni bir şey ver, unuturlar.

Unutan biz olduk dedim. İki çocuğu, temiz bir soyadı için ölümüne terk ettik.

Rapor akşam geldi. Ayten önce okudu, derin nefes aldı ve uzattı.

Babalık: %99,98.

Gözüm karardı. Ece benim kızımdı.

Ece bana baktı, yüzümdeki ifadeyi anlamaya çalışıyordu.

…Bu, ne demek?

Bu, istersen bir daha sokakta uyumayacağın anlamına geliyor dedim. Yanındayım.

Büyülü bir son olmadı; mahkeme, görüşmeler, sonsuz belgeler. Elifi iki hafta sonra bir sığınma evinde bulduk; tedavi görüyordu. Çocukları gördüğünde eridi. Para istemedi; onları ayırmamanı istedi. Söz verdim, elimden geleni yapacağım dedim.

Şirketten istifa ettim, babamın oyunlarını açıkladım. Basın geldi, ama yardım da geldi, avukatlar haksız tahliyelere direndi. Mert hastaneden çıkınca, temiz yatak sörprizine ilk kez gülerek cevap verdi.

Ocakın son gecesi, Ece bana ayakkabı bağlamayı öğretti.

Baba dedi, yeni kelimeyi sınayarak, bu hep sürecek mi?

Sürecek.

Peki, sen olsaydın… o ara sokağın kapısını açar mıydın, yoksa güvenlik mi isterdin? Belki senin zamanında konuştuğun bir kelime, İstanbulda bir hayatı kurtarır.

Rate article
Lifequest
Bifteğimin tam ortasındaydım ki, masamın yanında titrek bir ses duyuldu: —Beyefendi… Yemeğinizden artanları bana verebilir misiniz?