Henüz Geç Kalmadan
Ben bir elimde annem için alınmış ilaç poşetini, diğer elimde hastane raporlarını tutuyordum; bir yandan da anahtarları düşürmemeye uğraşarak annemin evinin kapısını kilitlemeye çalışıyordum. Annem koridorda ayakta duruyordu, ayakları titremesine rağmen inadına tabureye oturmuyordu.
Ben hallederim, dedi annem ve poşete uzandı.
Omzumla hafifçe ittim onu, aynen fırına yaklaşan bir çocuğu sakince uzaklaştırır gibi.
Şimdi oturuyorsun. Tartışmak yok.
Sesime ben de yabancıydım. Ancak işler çözülüp dağılmaya başlayınca, en azından neyin nerede olduğunu, kimlerin aranacağını, hangi ilaçların saat kaçta içileceğini bilmeye uğraşırdım. O ton annemi kırardı ama susardı. Bugünkü sessizliği çok daha ağırdı.
Babam odada, pencere önünde oturuyordu; ev kıyafetiyle, elinde televizyon kumandası… Ama televizyon kapalıydı. O, sokağı değil, camın içini, sırf orada başka bir yayın varmış gibi bakıyordu.
Baba, yaklaştım yanına. Doktorun yazdıklarını aldım. Bir de tomografi için sevk var. Yarın sabah birlikte gideceğiz.
Babam başını salladı; öylesine titiz, imza gibi bir hareketti.
Beni taşımana gerek yok, dedi ciddi bir sesle. Kendi başıma giderim.
Hadi oradan, diye araya girdi annem ama sesi hemen yumuşadı; sanki kendi sesinden korkmuş gibi. Ben de geliyorum seninle.
İçimden ‘Annem o sabah sıra beklemeye dayanamaz, tansiyonu çıkar, sonra bütün gün yatakta serilir ama bir şey söylemez,’ demek geçti ama sustum. Yine her şey niye bana kaldı, neden kimse kabul edip gerektiği gibi davranmıyor diye içimde bir kızgınlık yükseldi.
Masaya belgeleri koydum, tarihlere baktım, geçen hafta verilen tahlil sonuçlarını rapora iliştirdim. Yine birinci sorumlu olmanın yorgunluğunu hissettim içimde. Kırk yedi yaşındaydım; kendi ailem, işim, oğlumun kredisi vardı ama anne babamda bir sorun çıkınca herkes bana dönüyordu, kimse görev vermese de hep başrollerdeydim.
Telefon çaldı, ekranda aile sağlığı merkezinin numarası gördüm. Mutfakta sessizce kapıyı kapattım.
Elif Hanım? Genç, resmi bir sesti. Onkoloji polikliniğinden arıyorum. Biyopsi sonuçlarına göre…
“Biyopsi” kelimesini defalarca duymuştum, ama hâlâ bana, bizim hayatımıza ait değilmiş gibi geliyordu.
…kötü huylu bir süreçten şüpheleniyoruz. Hemen ileri tetkik gerekli. Kolay olmadığını biliyorum ama zaman çok önemli.
Masanın kenarına tutundum, yere oturmamak için. Beynimde istemsiz görüntüler uçuştu; hastane koridorları, serumlar, yabancı yüzler, annemin başörtülü sırtı. Odada, babamın hafifçe öksürdüğünü duydum. O öksürük, kanıt gibi çarptı.
Şüphe… Yani kesin değil, ama…
Yüksek ihtimalden söz ediyoruz. Geciktirmemeniz için rica ediyorum, dedi doktor. Yarın sabah bütün belgelerinizle gelin, randevusuz da sizi alırım.
Teşekkür edip telefonu kapattım, birkaç saniye ocağa, kapalı göze bakakaldım; sanki orda, ne yapacağımı anlatan bir talimat yazacak.
Odaya döndüğümde annem bana bakıyordu.
Ne dedi? diye sordu annem. Açık konuş.
Ağzımı açtım, kelimeler kupkuru döküldü.
Onkolojiden şüpheleniliyor. Çabuk olunması gerektiği söylendi.
Annem oturdu. Babam hiç tepki göstermedi, sadece kumandayı öyle sıktı ki, parmak boğumları bembeyazdı.
Demek ki… dedi fısıldayarak. Buraya kadarmış.
Karşı çıkmak, “öyle deme”, “daha netleşmedi” demek istedim ama boğazıma bir düğüm oturdu. Bizim ailede nice şeyin, ağızdan korkunçça kaçmasın diye suskunlukla sıvandığını fark ettim. Şimdi o kelime söylendi ve sanki evin duvarları inceldi.
Akşam evime döndüm ama uyuyamadım. Eşim derin uykudaydı, oğlum odasında mesajlaşıyordu, ben mutfta oturup liste yapıyordum: Hangi belgeler götürülecek, hangi testler tekrar edilecek, kim aranacak? Kardeşimi aradım.
Cem, dedim, sesimi kontrol altında tutmaya çalışarak. Babamda şüphe var. Yarın hastaneye gidiyoruz.
Neyin şüphesi? Anlamamış gibi sordu kardeşim.
Kanser…
Sessizlik uzadı.
Yarın gelemem, dedi sonunda. Vardiyam var.
Gözlerimi kapadım. Kardeşimin gerçekten işi olduğunu, amir olmadığı için kolayca izin alamayacağını biliyordum. Ama bana her zaman “ben gelemem”, bana ise “sen halledersin” diyen eski bir öfke yeniden yüzüme vurdu.
Cem, dedim, sesim titredi. Bu sadece mesaiyle ilgili değil. Bu, babamızla ilgili.
Akşam uğrarım, deyiverdi hemen. Biliyorsun…
Biliyorum, sözünü kestim. Korkunca yok olmayı iyi bilirsin.
Dediğime pişmandım ama sözler çıkmıştı. Kardeşim sustu, derin bir nefes verdi sonunda.
Başlama, dedi. Hep sen yönetmek istersin, sonra şikâyet edersin.
Telefonu kapattım, göğsümde hiçlik hissettim. Sadece bu kriz anında değil, aslında hep kimin haklı olduğunu tartışmanın zamanı değildi. Ama şimdi iş ciddileşince, her şey yerinden fırlıyordu.
Ertesi gün üçümüz birlikte hastaneye gidiyorduk: Ben direksiyondayım, annem yanımda, babam arka koltukta. Babam dosyayı öyle tutuyordu ki, sanki kâğıt yerine ömrünü düşürebilirdi.
Kayıtta formları doldurdum, kimlik, sosyal güvenlik kartı gösterdim. Annem karışmaya çalıştı, ama isimlerde tarihleri karıştırdı. Babam kenarda durmuş, oradaki başörtülülere, kel başlara, gri yüzlere bakıyordu; bakışında merhametten çok gurbet ve bir tanıdıklık vardı.
Elif Hanım, hemşire çağırdı. Buyurun.
Doktor belgeleri hızlıca gözden geçirdi; kontrolcüyü, hesaplayıcıydı. Yüzünden her şeyin ne kadar kötü olduğunu anlamaya çalıştım. Rahat bir sesle konuşsa da, kelimelerinde kanca vardı: “agresiflik”, “evreleme”, “detay lazım”. Babam dimdik durdu, sanki fabrika toplantısında.
Birkaç test tekrarlanacak, dedi doktor. Yeniden biyopsi de alacağız. Bazen alınan doku yetmeyebilir.
Yani, kesin değilsiniz? dedim.
Tıp dünyasında, teyitsiz tam bir kesinlik neredeyse hiç olmuyor, cevap verdi. Ama biz her ihtimali ciddiyetle ele almak zorundayız.
Bu cümle, “şüphe”den daha sert vurdu. Artık zaman kısıtlayıcıydı. İçimde otomatik bir hız modu açıldı. Her şey, iş, planlar, yorgunluk, ikinci planda kaldı.
Günler kısacık parçalara bölündü: Sabahları telefon, sıra, yol, öğlen belgeler, imzalar, akşamları evde hep birlikte oturup “sadece program konuşuluyormuş” gibi yapan aile sofrası…
İzne çıkacağım, ikinci akşam dedim, çorbayı tabaklara paylaştırırken. İşte hallederler.
Gerek yok, dedi babam. Senin de bir hayatın var.
Baba, önüne tabağı koydum. Gurur yapmanın sırası değil.
Annem bize bakıyordu, dudağı titriyordu. Annem hep güçlü durmuştur. 90’larda babam işsiz kalınca, ben boşanırken, kardeşim başını belaya soktuğunda… Öyle ayakta dururdu ki, kimse “nasılsın” diye sormazdı.
İstemiyorum ki… başladı annem, yutkundu.
Ne istemiyorsun? göz göze geldik.
Sonra… bir gün birbirinize hiçbir şeyi affetmemenizi istemiyorum.
Affetmediklerimizin adını koymadığımızı söylemek istedim fakat sustum.
O gece gözümü kırpamadım. Eşim nefes alıyor, ben babamın yaşlanışını düşündüm. Bir ara, bana bisiklet sürmeyi öğretip, gidonu bırakmadan desteklediği anı hatırladım. O zaman düşmekten korkmazdım; çünkü yanımda babam vardı. Şimdi, yanında olan ben, tüm evin yükünü omzumda taşıyan biri gibi hissediyordum.
Üçüncü gün Cem sonunda geldi. Elinde meyve dolu poşet, yüzünde suçlu bir tebessümle girdi.
Selam, dedi. O gülümsemeye içimden bir öfke kabardı, çünkü yeri kesinlikle değildi.
Merhaba, dedim soğukça.
Mutfakta otururken, annem elma doğrayıp, babam sessizce oturuyordu. Cem işten, gündelik şeylerden konuşarak sessizliği rahat bir şeyle kapatmaya çalışıyordu.
Cem, daha fazla dayanamadım. Olan bitenin farkında mısın?
Farkındayım, bir anda susup, ciddileşti. Budala değilim.
O zaman niye dün gelmedin? sesim yükseldi. Neden sen hep kendi kolayını seçiyorsun?
Cem’in rengi attı.
Çünkü birilerinin de çalışması lazım, dedi. Sanki para çantada keklik. Senin her şeyin planlı, doğru, ben ise…
Sen ne? öne eğildim. Koca adamsın artık Cem. Çocuk değilsin ki.
Babam elini kaldırdı.
Yeter, dedi sessizce.
Ama ben duramayacak gibiydim. Babama duyduğum korku ve kardeşime, anneme, kendime yıllar boyu birikmiş küskünlük karıştı içimde.
Zor olunca kaçmayı hep iyi bildin sen, dedim. Annem kriz geçirdiğinde, babamın içkiyle boğuştuğu zamanlarda… Hep kayboldun. Ben burada kaldım.
Annem bıçağı tezgâha sertçe bıraktı.
Bu konuları açma, dedi. O vakit geçti.
Geçti, dedim. Ama izleri silinmedi.
Cem masaya avuçla vurdu.
Burada kalmak kolay mıydı sanıyorsun? diye bağırdı. Senin en büyük sevdan yönetmek, herkesin sana bağımlı olmasını istiyorsun, sonra bundan nefret ediyorsun.
Sözleri tam can alıcı yerine dokundu. Hakikaten ihtiyaç duyulan olmaya alışmıştım. Bu hem zehirli hem tatlı bir his. İhtiyaç duyulmak, söz hakkı demekti.
Nefret etmiyorum, dedim, ama kendime bile inanasım yoktu.
Babam ayağa kalktı. Yavaşça, sanki her harekete karar vermesi gerekiyormuş gibi.
Siz sanıyor musunuz ki görmüyorum? dedi. Bana çeyiz bölüşür gibi davranıyorsunuz. Sanki ben…
Devamını getirmedi. Annem yanına gidip elini tuttu.
Sus, dedi fısıltıyla.
Bir an babamı sadece “baba” değil, hastane köşelerinde oturup, başkalarının teşhisini duymamaya çalışan korkulu bir adam olarak gördüm. Utandım.
O sırada masa üstünde telefon titredi. Otomatik olarak baktım: Tahlil laboratuvarının numarası.
Alo, dedim.
Elif Hanım? Bir başka, daha yorgun bir sesti. Laboratuvardan arıyorum. Numune barkodlarında bir karışıklık oldu. Şimdi kontrol ediyoruz, ancak babanızın sonuçları başka biriyle karışmış olabilir.
Hemen kavrayamadım. “Hata” ve “karıştı” kelimeleri anlamıma yerleşmedi.
Ne demek karıştı?
Barkod uyuşmazlığı tespit ettik, dedi ses. Yarın sabah ücretsiz olarak tekrar kan verebilirsiniz. Biyopsi sonucu da inceleniyor, çok özür diliyoruz.
Telefonu kapattım, şaşkınlıkla ekrana daldım; sanki orada gerçek olup olmadığını kanıtlayan bir yazı çıkacak.
Ne oldu? diye sordu Cem.
Gözlerimi kaldırdım. Odaya sessizlik hâkimdi; buzdolabı bile susmuştu.
Sonuçlar karışmış olabilir, diyorlar, dedim.
Annem ağzını avucuyla kapattı. Babam tekrar sandalyeye oturdu, sanki bacakları dayanamamış gibi.
Yani, diye kekeledi Cem, yani… olmayabilir miymiş?
Başımı salladım. O anda ne sevinç ne de başka bir şey hissettim; sadece boşluk vardı. Sanki aniden siren sustu da, aradaki bütün kırıcı cümleleri duyabiliyordum.
Ertesi gün tekrar laboratuvara gittik. Araba bende, aile önden, Cem otobüsle gelip kapıda karşıladı. Ne kimse şaka yaptı, ne hava sordu. Sıra beklerken biletlerimizi tuttuk, hemşirenin isim çağırışını dinledik.
Babam sessizce kan verdi. İğnenin damara girişini, tüpe dolan koyu sıvıyı izlerken, tüm bu anın sinemada değil, derslikte değil, ‘yaşam’ olduğunu düşündüm. Ve işte, bir barkod hatası birkaç günümüzü alt üst etmeye yetmişti.
Sonuç iki gün sonra çıkacaktı. Hastalık artık eskisi gibi panik olarak ağırlamıyordu, ama ortada mahcubiyet vardı. Annem sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandı, çay demledi, arı gibi dönüp dolaştı. Babam daha çok sustu. Cem de ara ara beni arayıp kısa konuştu: “Nasıllar?” Ben de kısa cevap verdim.
Biri “özür dilerim” diyecek diye beklerken, kimse diyemedi. Ben de hangi konuda önce özür dilemem gerektiğini bilmediğim için susuyordum.
Sonunda, hastaneden arayıp, numunenin yeni değerlendirmesinde kötü huylu bir bulguya rastlanmadığını söylediklerinde, İstanbul trafiğinde, TEMdeydim. Doktor, ilk raporun hem barkod hatasından hem de az numuneden kaynaklı olduğunu, şimdi her şeyin normal göründüğünü, yine de altı ay sonra kontrol gerektiğini anlatıyordu.
Yani, kanser yok mu? dedim, sesim titriyordu.
Şu anda kanser saptanmadı, dedi doktor. Ama kontrolü unutmayın.
Telefona bir süre sıkıca tutundum. Trafikte herkes korna çalıyordu, yanımdaki arabalar makas atıyordu ama ben, yüzümden yaşlar süzülürken, bırakılmış bir gerginliğin en derin yerini hissettim.
Akşam ailece tekrar bir araya geldik. Yakın mahalledeki fırından bir börek aldım; ellerim titrediğinden börek açacak halim yoktu. Cem, anneme çiçek getirmişti. Babam koltukta, bize bakıyordu; sanki yıllardan beri süren bir yolculuktan biraz önce dönmüşüz gibi.
Eh, dedi Cem, gülümsemeye çalışarak. Derin bir nefes alabiliriz.
Alabiliriz, dedi babam. Ama tekrar içimize çekmek nasıl olacak?
Babamın sesinde sitem yoktu, yorgunluk vardı.
Baba, dedim, Ben…
Kelime boğazımda kaldı. Bir sürü “iyilik için”, “çok gergindim” savunmasına girmemek gerektiğini fark ettim. Farklı bir şey söylemem lazımdı.
Korktum, dedim sonunda. Ve yine olay yönetmeye başladım. Cem’e de yüklendim. Özür dilerim.
Cem gözlerini yere indirdi.
Ben de, dedi. Gerçekten korktum. İşime sığındım. Özür dilerim.
Annem kısaca iç geçirdi, ama ağlamadı. Babamın yanına oturup elini tuttu.
Ben de, dedi annem bana ve kardeşime bakarak. Hepimiz iyiymişiz gibi davrandım. Kavga etmeyin, üzülmeyin diye. Ama bundan daha çok uzaklaşıyoruz.
Babam annemin elini sıktı.
Kimseden mükemmellik beklemiyorum, dedi. Sadece yanımda olun istiyorum. Konuyu da ben olmaktan çıkarmayın yeter.
Başımı salladım. İçim acıdı, çünkü bu yaşananların izi kalacaktı. “Yok olmak”, “her şeyi yönetmek”, bir tek özürle silinecek laflar değildi. Ama aramızda yeni bir kıpırtı vardı; bu kez gizlenmeyen şeyler konuşulmuştu.
Bakın, dedim sessizce. Herkesin yerine karar vermeyeyim. Yardım edebilirim ama siz de üstlenmelisiniz. Cem, babamın kontrolleri başladığında haftada bir babama gidebilir misin? “Olursa” değil, gerçekten, belirli bir gün…
Cem kısa bir süre duraksadı, sonra başını salladı.
Çarşamba günleri izinliyim. Her hafta gelirim.
Ben de, dedi annem, Her şeyin üstesinden geliyormuşum gibi davranmayacağım. Kötüysem açıkça söylerim, sonra kimseye patlamam.
Babam hafifçe gülümsedi.
Ve kontrole yine birlikte gideriz, dedi. Sonra böyle… ipuçlarından medet ummayız.
İçimde temkinli ama yeni bir sıcaklık doğdu. Kafamda bayram, karnaval değil; ama ciddi bir imkan hissi vardı.
Akşamdan sonra anneme sofra toplamada yardım ettim. Tabaklar bulaşıkta tıngırdadı, su akıyordu. Ellerimi kurulayıp mutfak kapısında durdum.
Anne, dedim usulca. Cidden başrolde olmak istemiyorum. Yalnız, bırakınca her şey dağılır diye korkuyorum.
Annem dikkatle baktı.
Yavaş yavaş bırakmayı dene, dedi. Her şeyi birden değil. Biz de öğreniyoruz.
Başımı salladım. Koridora geçtim, paltoyu aldım, mutfak ışığını, kapıyı kontrol ettim. Apartman boşluğunda bir an kendimi dinledim, içeriden gelen seslere kulak kabarttım. Ne kavga ne öfke vardı, sadece boğuk bir konuşma.
Aşağı indim, arabaya doğru yürüdüm. Artık “henüz geç kalmadan” sadece o telefondaki korku anı değildi; şimdi, birbirimize yabancılaşmadan önce konuşma şansımız vardı. Ve bu şansı kelimelerle değil, Çarşambalarla, ziyaretlerle, zor da olsa söylenen cümlelerle korumamız gerekiyordu. Gerçekten tutan şey, kontrol değil, buydu.




