Yaklaşık altmış yıl boyunca Cemal ve Suna bir arada yaşadılar; sevgileri, basit ama sarsılmaz bir alışkanlıkla güç buldu: her cumartesi sabahı Cemal, eşine çiçek getirirdi. Güzel güller veya mütevazı kır çiçekleri olması fark etmezdi her buket, kelimelere sığmayan bir sevgi ifadesiydi. Cemal daima, sevginin sözlerden ziyade davranışlarda gösterilmesi gerektiğine inanıyordu. Ağır hastalığı onu güçten düşürdüğünde bile bu geleneğinden vazgeçmedi. Cemalin vefatından sonra evin her köşesinde derin bir boşluk hissedildi. O ilk cumartesi sabahı, tam elli yedi yılın ardından, mutfaktaki vazo yalnız kaldı; çiçeksizdi.
Cenazeden bir hafta sonra sessizlik kapıyı çalan bir yabancının getirdiği çiçeklerle bozuldu. Yabancı, Cemalden bir mektup da getirmişti. Mektupta eski bir sırdan, bir adres ve hemen gidilmesi gerektiğinden bahsediliyordu. Sunanın kalbinde korku belirdi; hayal gücü karanlık senaryolar kuruyor, gizli bir hayat, ihanet veya başka bir kadın ihtimalini düşündürüyordu. Özellikle Cemalin son yıllarda cumartesi sabahlarında uzun süre ortadan kaybolması bu şüpheleri daha da güçlendirmişti.
Suna, torunu Elvan ile birlikte söylenen adrese gitti ve Anadolunun bir köşesindeki sakin bir bahçeli evde bir kadın onları karşıladı. Kadının adı Nur idi. Suna büyük bir gerçekle yüzleşmeye hazırlandı; fakat Nur onları eve değil, bahçeye götürdü. Gördükleri karşısında Suna ve Elvanın nefesi kesildi: yemyeşil, düzenli ve rengarenk bir bahçe uzanıyordu gözlerinin önünde. Nur, Cemalin üç yıl önce bu araziyi aldığını, her hafta buraya gelip eşi için özel bir bahçe oluşturduğunu anlattı; Sunanın sevdiği nergisleri baharın başında dikmiş, yıldönümleri için ise güller ekmişti. Cumartesi buketleri, bu bahçeden yaşayıp büyüyen bir sevginin sessiz nişanesi olmuştu.
Nur ardından Cemalin ölümünden birkaç gün önce yazdığı son mektubu verdi. Cemal, bahçeyi Sunaya armağan etmek istediğini, cumartesi sabahlarının sadece kendisiyle birlikte sona ermemesi için bu sürprizi hazırladığını anlatıyordu. Her açan çiçeğin bir söz olduğunu, gün doğarken ve yeni bir tomurcuk açarken hep yanında olacağını yazmıştı. Suna, Cemalin sır diye bıraktığı şeyin aslında aşkın en saf hali olduğunu anladı; gözlerinden dökülen yaşlar, içine dolan huzur ve şefkatle birleşti, eski şüpheleri silip götürdü.
Artık bu bahçe, Suna ve Elvanın yaralarını sardıkları bir yuvaya dönüştü. Her cumartesi sabahı birlikte Cemalin diktiği çiçeklere bakıp ilgileniyor, Suna artık buketleri kendi elleriyle topluyor ve anılarla dolu mutfaktaki vazoya yerleştiriyor. Geleneğin biçimi değişse de anlamı aynı kaldı: sevgi, bir gün bitmez sadece yeni bir şekil alır.
Bu hikaye hatırlatıyor ki, gerçek sevgi son nefeste sona ermez; her zaman yeni bir şekilde varlığını sürdürür. Cemal, bir güzellik bahçesi yaratarak, ömrünün ötesinde bile Sunaya çiçek verebildiğini kanıtlamış oldu. Hayat, kaybettiklerimizle bile devam ediyor; sevgimiz, yaşadığımız her sabaha ve açan her çiçeğe umut bırakıyor.



