Nerede Yankı Bulur
Vera Hanım, salona gelir gelmez paltoyu çıkarıp çantadan nota dosyasını aldı. Az sonra salon kapısında bir A4 kâğıdı belirdi. İlk önce yangın talimatı sandı, ancak sonra dikkatlice okuyunca gözüne çarpan şu oldu: Ayın 1inden itibaren salon kapalıdır. Tadilat. Kira güncellendi. Altında site yöneticisinin imzası ve bir telefon numarası vardı.
İçeriden uğultular duyuluyordu. Kimi nefes açıyor, kimi gözlüğünü arıyor, kimi de keşke burayı da bir tadilat görse diye espri yapıyor; fakat şaka pek yürümüyordu. Koronun şefi, Serdar Bey, piyanonun yanında durmuş, elindeki kâğıda sanki başka bir, daha iyi bir gerçeklik açacakmış gibi sıkıca sarılmıştı.
“Şimdi önce bir ısınalım,” dedi Serdar Bey, sesi sakindi ama Vera Hanım onun ne kadar kendini tuttuğunu hissediyordu.
Her zaman aynı şekilde ısınırlardı; bunda bir huzur vardı. M-m-m, na-na-na, basamak basamak yukarı, sonra aşağı. Vera Hanım, sesin göğsünde nasıl toplandığını, yalnız kendisine değil, herkese ait olduğunu hissederdi. Emekli olduğundan beri evdeki sessizlik dayanılmaz hale gelince, koro onu adeta omuzlarından tutuyordu. Bir görev değil, yok olmadığı bir yerdi orası.
Isınma bitince Serdar Bey elini kaldırdı.
“Durum böyle,” dedi. “Bize”, sustu, cümleyi düzeltti, “Bizi bir oldu-bittiyle karşı karşıya bıraktılar. Salon tadilata giriyor. Kira da üç katına çıkıyor. Bizim ödememiz imkânsız.”
“Nasıl yani bizim?” diye hemen atıldı ilk her seferinde söze başlayan Nebahat Hanım. “Biz devletin kültür merkezindeyiz, özel bir koro değiliz ki.”
“Kültür merkezi şimdi başka bir kurumun bünyesinde,” dedi Serdar Bey. “Bugün bana anlattılar. Optimizasyon dediler. Bir de”, kağıda baktı, sanki orada şahsi bir şey yazıyormuş gibi. “Dediler ki: Artık evinizde oturun, gençler kullanmalı.”
Vera Hanım boğazında bir yumru belirdi. Kırgınlık değil de, kuru bir öfke gibi. Burada sandalyelerin arkasına atkı astıkları, doğum günlerinde poğaça getirdikleri, Aralık ayında pencerenin kenarına küçük süs çamı koyup öyle gür söyledikleri geldi aklına. O kadar ki bina görevlisi gelip komik bir şekilde kaloriferleri kontrol ediyormuş gibi yapar, ama asıl onları dinlerdi.
“Yani biz engel miyiz?” diye sordu, kendi sesi titremeyince şaşırdı.
“Engeliz diyenlere,” dedi Serdar Bey. “Ama havayla tartışmanın anlamı yok. Ne yapacağımıza karar verelim.”
Öncelik hakkımızı aramakta bulduk çözümü; öyle söylediler, hakkımızı arayalım, ama içlerinden kimsenin hakkını ciddi ciddi aramışlığı yoktu. Ertesi gün Vera Hanım, Serdar Bey ve iki arkadaş daha ilçenin belediyesine gittiler. Ellerinde başvuru dilekçesi, üye listesi, katıldıkları etkinlikten alınmış teşekkür belgesi vardı. Vera Hanım ciddi eteğini giydi, beyaz bluzunu taktı, tıpkı iş görüşmesine gider gibi.
Belediyenin bekleme salonu kahve aromalı ve evrak kokuluydu. Sekreter, tığ gibi ojeli tırnaklarını klavyeden kaldırmadı.
“Siz neden geldiniz?”
“Akasyalar Korosu,” dedi Serdar Bey. “Bize salonu kapatıyorlar.”
“Online başvuru yapın,” dedi sekreter. “Ya da E-Devletten yazın.”
“Zaten yazdık,” dedi araya giren Nebahat Hanım, dilekçeyi uzatarak. “İmzaladık da.”
“Fiziki başvuru almıyoruz,” dedi sekreter, sonunda başını kaldırıp. Bakışlarında kızgınlık değil, yorgunluk vardı. “Hepsi sistemden.”
“Bu sistem…,” Vera Hanım durdu. Telefonla fatura yatırmayı öğrenmişti ama buradaki sistem kelimesi kulpsuz kapı gibiydi. “Ya eğer konuşmak istiyorsak?”
“Randevu alın,” dedi sekreter. “En erken iki hafta sonra boşluk var.”
İki hafta sonra, bu konu mülk sahibinin yetkisinde, dendi. Mülk sahibi yönetici firma. O da ticari şartlar uyguluyormuş. Serdar Bey direndi, sorular sordu, hiç olmazsa geçici, tadilat süresince talepte bulundu. Hep kuralına uygun geri dönüşler aldılar. Vera Hanım anladı ki, burada tek bir sesin bile karşılığı yok; hepsi tavanda boğuluyordu.
Sonra başka yerlerde şanslarını denediler: okul, kütüphane, sanat evi. Okulda müdür yardımcısı, Derslerden sonra her yer dolu, dedi. Nebahat Hanım hangi etkinlikler, diye sorduğunda öyle hızlı saydı ki, sanki kendini koruyordu. Kütüphanede kitapların sessizliğe çağıran havası ağır bastı, başta gülümseyen müdüre okuma sessizliği, şikâyetler dedi. Sanat evinde ise bodrumdaki masa tenisi salonunu verdiler; rutubet ağırdı. Serdar Bey tavanı inceledi, fısıltıyla, Burada sesimizi kaybederiz, dedi.
Asıl yoran, doğrudan reddedilmek değil, üzerlerine yapışan kelimelerdi: Yaşlı grubu, uygun değil, formata uymuyor. Bir görevli monitörden başını kaldırmadan, aktarmıştı: Siz kendi aranızda çalıyorsunuz zaten, evde yapın.
Vera Hanım dışarı çıkınca kendini hızla yürürken buldu, sanki kaçıyormuş gibi.
Cuma günü alışkanlıkla kültür merkezine geldiler; kapı kilitli, camda aynı kâğıt, bir de yeni ek: Yabancıların girmesi yasaktır. Dosyayı elleriyle sımsıkı tutuyordu, ne yapacağını bilemedi. Serdar Bey etraflarına bakındı:
“Dağılmıyoruz,” dedi. “Kütüphaneye gidiyoruz. Şu an birkaç kişilik yer ayarlandı, okuma salonunda, kalabalık değilken.”
“Peki ya kovarlarsa?” dedi kısık sesle Melahat Hanım, genelde laf etmeyenlerden.
“Kovarlarsa,” dedi Serdar Bey. “Ama denemeden bırakmayalım.”
Kütüphaneye on dakikalık mesafe vardı. Ardı ardına yürüdüler, ilkokul çocukları gibi ama öğretmensiz. Durağın oradakiler bakıyorlardı: bazıları meraklı gözlerle, bazıları da Aman yolumuzu kapatmayın dercesine.
Kapıda ince, kazaklı bir görevli karşıladı:
“Sadece sessiz, lütfen Yani şarkı söyleyebilirsiniz tabii Şey”
“Sessizce davranacağız,” dedi Vera Hanım.
Rafların arasında durup dizildiler, kitaplar sıralardan tanık gibi bakıyordu. Serdar Bey piyano aramadı; zaten yoktu. Kendi verdi tonu, kısık sesle, neredeyse fısıldayarak. Vera Hanım başta enstrüman olmayınca bozulacaklarını sandı ama tam tersi oldu: daha iyi dinlediler birbirlerini. Yandaki nefesin sesi, tuşlara olan alışkanlıktan daha değerli geliyordu.
İlk dakikalarda salondakiler gözlerini kaldırdı, kimi kaşını çattı. Bir kadın homurdanıp kitabı kapadı. Ama ardından kolay bir türküyü söylediler, koroda hiç olmamış olanların bile bildiği türden. Salonda artık kitap sessizliği değil, bekleyişli bir sessizlik oluştu.
Prova bitiminde kütüphaneci geldi:
“Nadiren böyle bir canlılık olur bizde,” dedi. “Ama bir dahaki sefere şurada, pencere kenarına geçseniz daha iyi olur. Daha az rahatsızlık veririz.”
Serdar Bey başını salladı, kendisine sahne teklif edilmiş gibi.
Ama bir dahaki olmadı. Üçüncü gelişte, sorumlu müdüre görevliyi çağırıp, Bize şikâyet geldi. İnsanlar rahatsız oluyor. Burası kütüphane, kulüp değil, dedi.
Vera Hanım ellerine baktı. Biz kulüp değiliz, koroyuz, demek istedi ama kelimeler yerine oturmadı. Serdar Bey teşekkür ederek toparladı, dışarı çıktılar.
“Bak işte,” dedi Melahat Hanım. “Rezil oluyoruz.”
Bu cümle, siz artık evde oturundan daha ağırdı, çünkü içlerinden biriydi.
“Rezil olmuyoruz,” dedi Nebahat Hanım kararlı. “Biz sadece söylüyoruz.”
“Söylüyoruz ama insanlar rahatsız oluyor,” dedi Melahat Hanım. “Demek ki engeliz.”
Vera Hanım yanında yürüyordu, içindeki incecik bir şeyi zar zor dengede tutarak. Melahat Hanımı çok iyi anlıyordu. O da eski salona dönmek, kimsenin fazlalık hissi yaşatmadığı yere ait olmak istiyordu. Ama artık o salon yoktu, bu da hayatındaki bir odasını kaybetmek gibiydi.
Serdar Bey alt geçidin başında durdu.
“Burada deneyelim,” dedi birden.
“Burada mı?” Nebahat Hanım etrafa baktı. İnsanlar iniyor çıkıyor, kimisi aceleci, kimisi ağır torbalar taşıyordu. Köşede genç bir çocuk müzik kutusuyla gitar çalıyor, kendi şarkısını söylüyordu.
“Burada akustik güzel,” dedi Serdar Bey. “Kimseye de borçlu değiliz.”
Vera Hanımın avuç içleri buz kesti. Sanki okul töreninde sözünü unutan çocuk gibi baştan utanmıştı. Ama Serdar Bey duvara yanaşıp elini kaldırmıştı bile.
“Sadece bir türkü, bakalım,” dedi.
Sessizce başladılar, yoklar gibi. Alt geçit sesi gerçekten tuttu; nazikçe geri dönüyor, sesleri yoğruluyordu. İnsanlar geçip giderken kimi gülümsüyor, kimi duymamış gibi bakıyordu. Bir kız çocuğu aniden annesinin koluna asıldı.
“Anne bak, teyzeler söylüyor.”
Annesi önce çekip götürecekti, sonra o da dondu, yüzü yumuşadı.
Ama herkes öyle değildi. Pazar poşetli bir adam durup Burada konser mi yapıyorsunuz? Burası yol, diye çıkıştı.
“Yolu kapatmıyoruz,” dedi Serdar Bey sakince, elini indirmedi.
“Benim umurumda değil, evde söyleyin,” dedi adam elini sallayarak.
Vera Hanımın çenesi titriyordu. Yine de söylemeyi sürdürdü, fakat sesi inceldi. Yerdeki fayanslara bakıyor, Şimdi durursam, bir daha başlatamam diye düşünüyordu. O yüzden kendini toplu sese, tıpkı tutacak gibi, yasladı.
Şarkı bitince önce bir kişi, sonra birkaçı alkışladı. Sahne alkışı gibi değil, alt geçitte bir anda acele dışında da başka bir şey olduğuna şükür gibi.
“Bak gördünüz mü,” dedi Nebahat Hanım, sesi zafer doluydu.
“Gördük,” dedi Melahat Hanım ama gülümsemedi.
Bir hafta içinde nerede durunca rahatsız etmediklerini, ne zaman en az insan olduğunu öğrendiler. Sabahları bastonuyla yürüyüş yapan emekliler ve çocuklu annelerin olduğu parkı, randevu beklerken hastane holünü denediler. Hastanede en zoru oldu: insanlar gergin, öksürüyor, bazıları sıraya sinirleniyordu. Ama kısa bir parça söylediklerinde, kolu sargılı bir kadın Teşekkür ederim, tahlilimi bir an olsun unuttum, dedi. O günü Vera Hanım minik bir zafer olarak yazdı gönlüne.
Serdar Bey buna Nerede duruyorsak orada söyleyelim diyordu. Bunu bir slogan yapmazdı, sadece neden tekrar tekrar durakta, parkta toplandıklarını böyle anlatırdı.
“Sadece kendimiz için değiliz ya,” dedi bir park provası sonrası. Bankta oturup su şişesinin kapağını açmaya çalışıyordu Vera Hanım, bir türlü başaramadı. Serdar Bey yardım etti; o anda gözleri doldu.
“Peki kimin için?” diye sordu Melahat Hanım.
“Şehrin hâlâ bir sesi olsun diye,” dedi Serdar Bey. “Biz de unutmamak için.”
Kelime basitti, ama Vera Hanım birden tam kalbine işlediğini hissetti. Kocasının ölümünden sonra uzunca bir süre telefonda konuşamamıştı; sanki sesi artık gereksizdi. Burada ise hem ona hem birbirlerine lazımdı ses.
Büyük sürpriz bir AVMnin ikinci katındaki ufak kafede yaşandı. Serdar Bey, hafta içi bir saat için anlaşmıştı. Mekân sahibi, kırklı yaşlarında bir adam, telefonda Buyurun söyleyin, memnun olurum, demişti. Gittiler, masalar birleşti, sandalyeler halka yapıldı. Vera Hanım paltosunu çıkardı, dosyasını kucağına koydu.
İlk iki parça güzel geçti. Birkaç müşteri telefonuna çekti, bazıları gülümsedi. Vera Hanım kendini tekrar eski salonda gibi hissetmeye başlamıştı. Tam o anda güvenlik görevlisi geldi.
“Kimden izin aldınız?” dedi, sesi öfkesiz ama kurum ciddiyetindeydi.
“Sahiple anlaştık,” dedi Serdar Bey. “Sıkıntı olmaz dedi.”
“Kurallar var,” dedi güvenlik, etrafa bakarak. “Yönetimle izin almadan etkinlik olmaz. Şikâyet geldi, müşteriler rahatsız olmuş.”
“Biz sessiziz,” dedi Nebahat Hanım.
“Sessiz de olsanız,” iç geçirdi güvenlik. “Emir geldi, bitireceksiniz.”
Melahat Hanımın beti benzi attı. Ayağa kalkıp notalarını toplamaya başladı.
“Bakın demiştim,” dedi göz teması kurmadan. “Rezil oluyoruz yine.”
“Yapmayın,” dedi Vera Hanım hafifçe, şaşkınlıkla kendini Melahat Hanıma konuşurken buldu. “Biz kötü bir şey yapmadık.”
“Rahatsızlık veriyoruz,” dedi Melahat. “Kimse yerini yadırgayan olmak istemez.”
Serdar Bey arada duruyor, sanki iki duvar arasındaydı.
“Şöyle yapalım,” dedi. “Tek bir türkü daha, sonra kalkıyoruz. Tartışma yok.”
“Olmaz,” dedi güvenlik, elini salladı. “Hemen çıkın.”
Kafe sahibi camekandan çıktı, şaşkındı.
“Ben,” diye başladı.
“Sana ceza keserler,” dedi güvenlik. “Gerek yok.”
Vera Hanımda eski kuru öfke birikti ama yanında yorgunluk da eklenmişti. Sürekli nefes alıp ses çıkarabilmek için mücadele etmekten yorgun düşmüştü.
Eşyalar toplandı, dosyalar hışırdadı, sandalyeler gıcırdadı. Vera Hanım paltosunu giydi, düğmelerini ilikleyip ellerine iş verdi. Çıkışta bir müşteri Yazık oldu, iyi dinliyorduk, dedi hafifçe. Bu yazık içini ısıtıyordu nedense.
Dışarıda Melahat Hanım “Artık gelmem ben,” dedi. “Kusura bakmayın.”
Nebahat Hanım patladı:
“Ne zaman zorluk olsa bırakacak misin hemen?”
“Nebahat,” dedi Serdar Bey. “Şimdi sırası değil.”
Vera Hanım Melahat Hanımın durağa hızlı adımlarla gidişini izledi. Yetişmek istedi ama adımları gelmedi. Herkesin bir sınırı vardı, bunu biliyordu.
O akşam mutfakta uzun süre oturdu Vera Hanım. Çayı soğudu ama umurunda olmadı. Kafasında yankılanan hep şuydu: Nerede yerimiz var? Fark etti ki; aslında salondan öte eski güven duygusunu aramışlardı. Belki de ihtiyaçları yer değil, bir arada olabilmenin yoluydu dışardan memnuniyetsizlik gelse bile.
Ertesi sabah Serdar Bey aradı:
“Vera Hanım, çocuk kütüphanesine uğrayabilir misiniz? Yan sokakta, yeni müdüre var. Ben konuştum ama bir de siz anlatın, kimseye engel olmayacağımızı.”
Vera Hanım gitti. O kütüphane ferah, duvarlar çocuk çizimleriyle renkliydi, köşede bakımlı bir piyano duruyordu. Müdüre, kısa saçlı bir hanım, dikkatle dinledi.
“Geceleri burada boş geçiyor,” dedi. “Çocuklar erken gidiyor, etkinlik de olmuyor. Şartım şu: Yüksek değil, ayda bir de herkese açık kısa bir söyleşi. Sahnede değil, isteyen gelsin oturup dinlesin.”
“Yaparız,” dedi Vera Hanım ve ilk kez içi rahatladı.
“Bir de,” dedi müdüre, “annem sizin yaşınızda. O da hep gidecek yerim yok der. Gelsin isterse.”
Sokakta daha yavaş yürüdüğünü fark etti, bu yorgunluktan değil, kaçmanın gereksizliğindendi.
Serdar Bey, iyi haberi parkta topladıkları koroya duyurdu. Melahat Hanım dışında herkes geldi. Nebahat dudaklarını sıkarak dinledi, sevince çabuk kaptırmamak ister gibiydi.
“Burası DKM’nin sahnesi değil,” dedi Serdar Bey. “Ama yerimiz oldu. Ayda bir herkes dinleyebilir. Kalan zaman prova.”
“Ya yine kovarlarsa?”
“O zaman başka yer bakarız,” dedi Serdar Bey. “Ama artık biliyoruz; başarabiliyoruz.”
Vera Hanım el kaldırdı.
“Ya Melahat Hanım?” dedi.
Serdar Bey iç çekti.
“Ben arayacağım. Sizin de aramanız iyi olur.”
O akşam Vera Hanım aradı. Melahat Hanım uzun süre sustu, sonra dedi ki:
“Ben istemiyorum, insanlar üzerime baksın”
“Yaşadığını göstersinler diye mi?” dedi Vera Hanım. “Bırakın baksınlar. Biz sadaka istemiyoruz. Söylüyoruz sadece.”
Birkaç derin nefes duyuldu telefonda.
“Bir düşüneyim, dedi Melahat Hanım.
İlk provada, çocuk kütüphanesinde, biraz çekingen başladılar. Piyano biraz akort dışıydı ama Serdar Bey, iyi olur, daha da dikkatli dinleriz dedi. Vera Hanım pencere kenarında oturdu, dosyasını kucağına aldı. Koridordan bakanlar, ebeveynini çeken çocuklar, girişte mendilli yaşlı bir kadın bekliyordu, girmeye tereddüt ediyordu.
“Buyurun,” dercesine gözleriyle işaret etti Vera Hanım, kadın da gelip sandalyeye oturdu.
Herkese açık günü cumartesiye koydular; duyuru basit: “55+ korosu çocuk kütüphanesinde. Dinlemek isteyen gelsin.” Vera Hanım kimse gelmese daha bir utanacak gibi hissetti. Ama cumartesi, koridor doluydu. Tanıdıklar, çocuklar, başka kütüphanelerden görevliler, hatta alt geçitte gitar çalan genç bile gelip kapıda gülümsüyordu.
Bir konser vermediler, Serdar Bey, “Elimizde şu anda ne varsa, ara vermeden okuyalım, isteyen katılsın,” dedi.
Vera Hanım Melahat Hanım’ı gördü. Kadıncağız duvara yaslanmış, paltosuyla, gitmeye hazır gibiydi. Yanına gitti, kolundan tuttu.
“Çıkarın paltonuzu,” dedi. “Burası sıcak.”
“Dinleyeceğim,” dedi Melahat Hanım.
“İçeriden dinleyin,” dedi Vera Hanım, nota dosyasını eline verdi. “Bakın burada sizin partileriniz var.”
Melahat Hanım dosyaya uzun uzun baktı, sanki köprüye girmekten korkar gibi. Sonra paltoyu yavaşça çıkarıp ona yaklaştı.
Şarkıya başladıklarında Vera Hanım, salonun küçücük de olsa kendilerinin olduğunu hissetti. Çünkü hakkı verilmiş bir izinle değil, kendi nefesleriyle gelmişlerdi. Kimse alışıldık konser mesafesinde değildi. Kimi sözlere eşlik etti, kimi sessizce gözlerini kapattı. Bir yerde türkü aksadı, piyano yanlış bir nota çaldı ama Serdar Bey hiç bozuntuya vermedi. Vera Hanım anladı ki; en iyi şekilde söylemeden de yerinde hissedebilirmiş insan.
Son türküler bitince kimse bravo diye bağırmadı, sadece küçük bir grup teşekkür ederiz dedi. On yaşında bir çocuk, “Aranıza katılabilir miyim?” diye sordu.
Nebahat Hanım güldü:
“Daha erken,” dedi, yumuşak bir şekilde. “Dinlemeye devam et.”
Kütüphane müdürü Serdar Beye yaklaştı:
“Çarşamba ve Cuma akşamları altıdan sonra salon sizin. Mayısta da bahçede bir mahalle etkinliği var. Dışarıda, girişte bir türkü de orada söylersiniz.”
Serdar Bey başını salladı; Vera Hanım bir anlığına şefin dudaklarının titrediğini gördü. Nota düzeltiyorum diyerek arkasını döndü.
Dışarıda herkes gittikten sonra sandalyeleri topladılar. Vera Hanım dosyasını kontrol etti, sayfalarını tamamladı, çantasını kapattı. Melahat Hanım yanına geldi.
“Ben,” başladı ve sustu.
“Geldiniz ya işte,” dedi Vera Hanım.
“Geldim,” dedi Melahat Hanım, ardından çekingen bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Ve içim rahat.”
Vera Hanım başını salladı. Sokağa çıktığında şehir yine aynıydı: arabalar, insanlar, tabelalar, koşturmaca Ama içindeki ses değişikti. Çok yüksekten değil, herkes duysun diye değil; ama nasıl nefes aldıysan ve biri yanında nefes alıyorsa, mutlaka bir yer bulunurdu. Gerekirse her defasında havadan yeniden kurarak.



