Zor Sevinçler
Otuz sekiz yaşındayım. Bir ay sonra bir kızım olacak, ama o artık on dört yaşında.
Ona giden yol, Engine giden yoldan çok daha uzun sürdü. On yıl önce ilk evliliğim, sebebi bilinmeyen kısırlık teşhisiyle sona erdi.
Evlatlık almak istemiyorum, Aylin demişti eski eşim vedasında. Ben kendi çocuğumu istiyorum.
O günden sonra, hayatıma adeta bir kale kurdum. Başarılı bir yayıncının sanat yönetmeni olarak kariyerim, sıcacık bir daire, arkadaşlarla ufak kaçamaklar… Ve ruhumun derinlerinde, kimsenin hatta kendimin bile ulaşamadığı sessiz bir köşe vardı; o köşede hiç anne olamayan birinin gölgesi yaşıyordu.
Bir daha evlenmek istemedim. Fakat Enginle neredeyse ilk buluşmamızda her şey netleşti. Yalnızlıktan ve yanlış seçimlerden yorulmuş iki yetişkin olarak, birbirimizi hemen anladık. Sanki o, en sevdiğim ve defalarca okuduğum romanın sayfalarından çıkmış gibiydi. O romanda da başrolün harika bir kızı vardı. Ben yıllarca öyle bir kız hayal etmiştim, umutlarım kırılmış olsa dahi. Ve şimdi, hayatımın eşiğinde duruyor Sevinç adında bir mutluluk.
Sevinçin babasıyla ortak bir arkadaşımızın düğününde tanıştık. Ben, kusursuz elbisemle aile saadeti temalı şakaları savuruyordum. O ise, davete iş giysisinin temiz ama belirgin gömleğiyle gelen tek adamdı. Mutfağa sığınmıştı; gelinin amcasına bozuk buzdolabını tamir ediyordu. Lavaboda karşılaştık; ben boş kadehlerle, o ise elinde anahtarla.
Sığınmacı mı olduk? diye gülümseyerek sordu, kalabalık salonu kastederek.
Buradaki yüz kilometrelik alandaki en mantıklı iki insanız bence, dedim.
Engin, fabrikada arıza gideren bir mühendis çıktı. Beni klasik romantizmle değil, pratiklikle etkilemeye çalıştı. Elinde pizza ve tesisatçıların hikayeleriyle geliyordu, evdeki musluğu tamir etti, bir gün kitaplığımda sanat tarihi kitabını gördüğünde mahcupça sordu: Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum; istersen bana da bir şeyler göstermeni isterim. Sevinç geçen yıl İstanbul Modernde Monete hayran kalmıştı.
Onunla hayat kolay değildi. Fakat limanda gibiydi, hep güven doluydu. Ama esas sınav ve armağan, Enginin sevgisinde değil, kızında yatıyordu. Sevinçten bahsederken öyle bir gurur ve hüzünle anlatırdı ki, kendi yüküm bana artık o kadar da benzersiz görünmüyordu.
… Altı ay önce, Engin, koca cüssesine rağmen telaşlı bir adam olarak bizi bir kahvehanede tanıştırdı:
Sevinç, bu Aylin. Aylin, bu Sevinç, dedi. Sesinde hem bana hem ona karşı bir rica vardı: Lütfen birbirinizi sevin.
Karşımda bir çocuk değil, olgunlaşmış bir genç kız duruyordu. Uzun boylu, ince bir fidan gibi, babasından aldığı kızıl saçları ve inatçı çenesiyle. Beni dikkatle inceledi. Onun mesafeli durmuş olmasına hazırlıklıydım. Ama onun bakışında merak ve hafif bir umut gördüm.
Tanışmak güzel, Aylin, dedi. Babam kitaplarla uğraştığını söyledi. Harika bir şey.
Sen de çizgi roman yapıyormuşsun, bu daha da harika, dedim.
Bu ilk köprü oldu. Altı ayda, kırılgan ama sağlam bir uzlaşma kurduk. Ben onun edebiyat projesine yardımcı olmasına izin verdim (ona Ortaçağ balladları hakkında nadir kitaplar buldum). O da benim kıyafetlerimi eleştirmeye (Aylin, bu elbise seni yaşlı gösteriyor, ciddi söylüyorum) izin verdi. Engin ise bizi her izleyişinde bir mayın uzmanı gibi nefesini tutuyordu.
Onların hikayesini parça parça öğrendim. Sevinçin annesi, genç, romantik ve hayalperest biriymiş, anne olmanın sıradanlığından bunalmış ve kızı henüz bir yaşını doldurmadan kendi özgürlüğünü aramak için gitmiş. Başka bir aileye değil, kendi yoluna. Şimdiye dek yurtdışından kartpostallar göndermeye devam ediyor.
Sevinçi babası ve anneannesi büyütmüş. Sevgi dolu ve ilgili; fakat anne kokusu olmayan bir hayat, tıpkı evde sıcak poğaça kokusu olmadan yaşamak gibi. Ev sıcak ve huzurlu olabilir, ama merkezinde hep bir eksiklik, dokunulmaz bir boşluk vardır. Ben o boşluğu hissediyordum. Sevinçin bakışı, okuldan çıkan çocuklarını parkta karşılayan annelere takılı kalıyordu. Bazen benim koluma, sinemada yan yana otururken, utangaç bir şefkatle dokunuyordu. Eksiklikten hiç bahsetmedi. Fakat sessizce beni hayatına alması, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu.
Bir gün Engin bana evlenme teklif ettikten sonra, Sevinçle mutfakta baş başa kaldık. Engin acil arıza için gitmişti, beraber pizza yedik.
Babam… değişti, seninle, dedi aniden. Tıraş olurken ıslık çalıyor.
Islık mı? dedim.
Evet, melodiler mırıldanıyor, dudakları gülümsemeye çalıştı. Eskiden sadece babamdı. Şimdi mutlu biri. Belli oluyor.
Sevinç bir süre sessiz kaldı, sonra ekledi:
Seviniyorum. Ona lazım. Bana da gözlerini kaldırdı, bana da.
Bana inanılmaz güven verdi. Ne büyük kelimeler, ne dramatik sahneler. Sadece bir gerçek: hem babasına, hem bana sessizce onay. Erken yaşta olgunlaşmış bir çocuk, bazen büyüklerden daha fazla hikmet sahibi olur. Sevinç, babasının ve kendisinin mutluluğunun değerini kavramıştı. Bu seçim, artık bizim ailemizin anahtarıydı.
Ve bu seçim, bana en ciddi sorumluluğu verdi. Artık, çocuğun güvenini taşımak zorundayım. Bir günde anne olmayı değil; çünkü bu ilk annesinin ve anneannesinin anısına haksızlık olurdu. Sevinç için annelik ya kaçıp giden bir hayali kadın, ya da aziz bir gölgeden ibaretti. Ben ise üçüncüsüyüm. Yabancı. Ona ilk ikisinin veremediği sevgiyi verebilir miyim, o da bunu kabul edebilir mi?
Sevinçle ilişkimiz, bilinçli ve ölçülü. Ama gerçek bir ergen fırtınasında ne olur? Bir gün bana Bu senin işin değil, Aylin dese ne yaparım? Fakat bu sözleri o değil, Engin söylemişti.
Nişandan iki hafta sonra, hep birlikte Enginin evinde yemek yedik. Sevinç salatayı isteksizce karıştırıyordu:
Yarın okulda psikologla görüşmem var. Onay imzalanacak.
Yine mi? Engin suratını asmıştı. Sevinç, konuştuk ya, bunlar gereksiz. Sen hallediyorsun.
Benim ihtiyacım var, cevabı sertti. Endişe hakkında konuşulacak. Ben endişeliyim.
Ağır bir sessizlik oldu. Engin görmezden gelmek iyidir prensibine inanırdı, stoik bir adamdı. Yıllarca kayıpları bu şekilde atlatmıştı.
Belki gitmek iyi olur dedim, zarar vermez.
Aylin, bunlar bizim, Sevinçle aramızda tonu sertleşti. Biz çözeriz.
Bizim. Ben dışarıda bırakıldım. Sevinç bana anlamlı bir bakış attı. Görüyor musun? diyordu bakışı.
Yemekten sonra, titreyen sesle Engine söyledim:
Sizin sorunlarınız artık benim de sorunum. Yoksa sessiz bir bakıcı olarak mı evleneceksin?
İçten özür diledi, ellerimi öptü, korktuğunu itiraf etti. Ama içimde bir yara ve bir endişe kaldı.
Düğün için elbise seçmeye üçümüz gittik. Sevinç mavi bir elbise giydi, aynanın önünde dönerken dedi ki:
Tek fotoğraftaki annem de maviydi.
Sadece bir hatırlama, yersiz değil ama Engin bir anda dondu, yüzü taş gibi oldu. O gece, gözyaşları içinde sordum: Hala ona aşık mısın? Uzun süre sessiz kaldı. Geçmişteki halini seviyorum. Ama Sevinçi terk eden halini sevmiyorum.
En dürüst konuşmamızdı. İkimiz de ağladık; geçmişin yükünden korkarak, artık üç kişi bu yükü taşımamız gerektiğini kabul ettik.
Taşınmadan bir hafta önce, Sevinçin kitaplarını toplarken, eski bir defterden bir çizim düştü. Siyah beyaz bir eskizdi. Ben vardım; mutfakta, Enginin evinde, pencereye bakarken, bir bardakla. Üstünde başka bir renkle stilize bir güneş vardı; güneşin ışıkları figüre değiyordu.
Sessizce ona uzattım. Sevinç kızardı:
Sadece çizim çalışması…
Gözlerim doldu:
Çok korkuyorum Sevinç dedim birden. Sana ya da babana zarar vermekten korkuyorum. Becerememekten korkuyorum.
Kız bana baktı; bakışında ne bir ergen küçümsemesi, ne de suçlama vardı. Bir acıyı paylaşan bir arkadaş gibi hissediyordu:
Ben de korkuyorum Senin bizden hayal kırıklığına uğramandan. Dağınıklığımızdan, alışkanlıklarımızdan, psikologlarım yüzünden Ama derin nefes aldı artık tek başıma korkmaktan yoruldum. Babam da yoruldu. Belki birlikte korkmayı deneriz? Ya da en azından korkusuzmuş gibi davranmayız?
İşte aramızdaki gerçek anlaşma buydu. Mükemmel sevgiyle ilgili değil, korkularımızı birlikte aşmakla ilgiliydi.
… Bir ay sonra bir kızım olacak artık. O, yaşını aşan bir acı ve geçmişle toplamış, yetişkin bir çocuk. Ona annelik tarifleriyle değil, boş ellerle ve dolu bir kalple yaklaşıyorum. Hem güllere hem dikenlere hazırım. Dinlemeye, hata yapmaya ve özür dilemeye hazırım. Hayat da böyle zaten.
Bir insanın hayatında güvenilir yetişkin olmak, liman olmak isterim. O soruları sorabildiği biri olmak isterim; babasına değil, bana da sorabilecek. Onun yanında olacağım, babasının karşısında değil. Ve en önemlisi, ona ve kendime dürüst olmak. Mutluluk, bazen cesaretle başlar. Hem kendimiz hem sevdiklerimiz için, korkularımızı paylaşmak, sevgiyi paylaşmak kadar önemlidir.



