Bugünü hala unutamıyorum. Masanın başında otururken, kayınvalidemin getirdiği hediye poşetinden dökülen fotoğrafları elimde tutuyordum. Bunlar birer kart ya da tebrik değildi. Öylesine çekilmiş, özellikle kağıda bastırılmış, biri onları saklamak istemiş gibi Cep telefonundan çıkmış gibilerdi.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Evin içinde çıt yoktu; sadece mutfaktaki saatin tik taklarıyla fırının sıcaklığını sabit tutmaya çalışırken çıkardığı hafif sesi duyabiliyordum.
Bugün ailecek akşam yemeği yiyecektik. Sıradan, düzgün, özenli bir akşam olacaktı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hazırlamıştım. Masa örtüsünü ütüledim, tabakların hepsini aynı seçtim, en güzel bardakları çıkardım. Misafir için sakladığım peçeteleri bile masa başına koymuştum.
Tam bu sırada kayınvalidem o meşhur bakışı ve poşetiyle içeri girdi. O bakış ki, insanı hep bir sınava tabi tutar gibi. Küçük bir şey getirdim, dedi ve poşeti masanın üstüne bıraktı. Ne gülümsemesi, ne bir sıcaklık. Sanki elinde bir delil var da bırakıyor gibiydi.
Sadece nezaketten açtım poşeti. O anda fotoğraflar masaya dökülüverdi. Tokat gibi düştüler. İlkini elime aldım: eşim. İkinci fotoğraf yine eşim. Üçüncüye bakınca başım döndü eşim ve yanında bir kadın. Kadın profilden ama belli; tesadüfi bir kare değil.
İçimde her şey taş gibi oldu. Kayınvalidem karşıma oturdu, kollarını düzeltirken sanki az önce çay servis etmiş de bomba patlatmamış gibi rahattı. Bu ne? diye sordum, sesim alışık olmadığım kadar kalındı.
Cevabı aceleye getirmedi, rahatça bir bardak su aldı, yudumladı ve ancak sonra konuştu: Gerçek. İçimde üçe kadar saydım. Dilimin ucunda titreyen lafları yutmaya çalışıyordum.
Hangi gerçeğin? diye fısıldadım. Kayınvalidem arkasına yaslandı, kollarını kavuşturdu, üzerimi baştan aşağı süzdü; sanki kıyafetimle bile onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi. Beraber yaşadığın adamın gerçek yüzünü, dedi.
Ağlamadım. Beni acıtandan çok, bu ton, bu haz verici tavır; insanı aşağılayan o bakış damarıma dokundu. Fotoğrafları tek tek topladım. Ellerim terledi, kağıt kenarları soğuk ve kesti. Ne zaman çekilmiş bunlar? diye sordum. Yakın zamanda, dedi. Saf gibi davranma, hepimiz görüyoruz, bir tek sen görmüyor gibi yapıyorsun.
Ayağa kalktım. Sandalyem gıcırdadı; apartmanda yankı olacak sandım. Neden bana gösteriyorsunuz? dedim. Neden eşimle konuşmuyorsunuz? Başını yana eğdi. Konuştum, dedi. Ama o zayıf. Sana acıyor. Ben acımam, ben bir adamı aşağıya çeken kadınlara tahammül edemem.
O anda anladım: Bu bir açıklama değil, saldırıydı. Beni kurtarayım değil, beni küçültmek, boynumu bükmek, bana istenmeyen olduğumu hissettirmekti.
Mutfaktaki fırın o anda sinyalini verdi yemeğim hazırdı. Bu ses beni kendime getirdi. Yaptığım masaya, mekâna ve emeğime döndüm. En iğrencini biliyor musunuz? dedim, gözünü dahi kırpmadan.
Söyle, dedi soğukca. Tabakları, yiyecekleri, ellerim titreyerek düzgünce servis ettim ellerim meşgul olmalıydı; yoksa dağılırdım. Bu fotoğrafları bana bir anne olarak değil bir düşman olarak getirdiniz, dedim.
Kayınvalidem hafifçe güldü. Ben gerçekçiyim, dedi. Sen de gerçekçi olmalısın. Yemeği koydum, tabakları götürdüm, bir tanesini onun önüne bıraktım. Kayınvalidem kaşlarını kaldırdı. Ne yapıyorsun? dedi.
Buyurun, yemeğe davet ediyorum, dedim sakinlikle. Çünkü yaptıklarınız, bu akşamın tadını kaçırmayacak. O anda şaşırdı. Bunu hiç beklemiyordu. Ağlayacağımı, telefonla eşimi arayıp olay çıkaracağımı, dağılıp kalacağımı sanmıştı; yapmadım.
Karşısına geçtim, fotoğrafları üst üste dizip üzerlerine bembeyaz bir peçete bıraktım. Beni zayıf görmek istiyorsunuz, ama olmayacak, dedim. Gözlerini küçülttü. Olacak, dedi. O eve gelince, ona da sahne yapınca Hayır, dedim. O eve dönünce sadece yemeğini alacak ve erkek gibi konuşacak.
Aramızda bir sessizlik oluştu. Sadece metal çatal-bıçakların tıngırtısı. Her hareketimde özen vardı; hayatım buna bağlıymış gibi. Yaklaşık yirmi dakika sonra, kapının anahtarı döndü.
Eşim içeri girdi, koridordan Mis gibi kokmuş buralar dedi. Sonra annesinin masada oturduğunu gördü. Yüz ifadesi değişti; hissettim. Burada ne işin var? dedi. Kayınvalidem gülümseyip, Yemek yemeye geldim. Sonuçta karın iyi bir ev hanımı, deyiverdi. Sözleri ok gibi, hedefe nişan aldı. Ben, dram yok, tiyatro yok, sadece baktım eşime.
Eşim masaya yaklaştı. Peçetenin altından fırlayan fotoğrafı gördü. Dondu kaldı. Bu diyebildi ancak. Ona kaçmasına fırsat tanımadım.
Açıkça anlat, dedim. Hem bana hem de annene. Annen böyle istedi. Kayınvalidem öne eğildi, bir sahne çıkacak diye gözlerini ayırmıyordu. Eşim derin bir nefes aldı. Bir şey yok, dedi. Bunlar eski fotoğraflar. Bir iş yemeğinde, eski bir iş arkadaşım, biri çekmiş. Sonra bir şekilde çoğaltılmış
Sessizce baktım ona. Kim bastı bunları? diye sordum. Eşim göz ucuyla annesine baktı. Kayınvalidem kımıldamadı, daha da memnun bir ifadeyle baktı.
O anda eşim hiç beklemediğim bir şey yaptı. Fotoğrafları aldı, ikiye böldü. Sonra bir daha yırttı. Çöpe attı. Kayınvalidem ayağa fırladı. Aklını mı kaçırdın sen? diye bağırdı. Eşim gözlerini sertçe ona dikti. Deliren sensin. Burası bizim evimiz. O da benim eşim. Evimizde zehir saçacaksan, çık git, dedi.
Ben durdum, sadece izledim. Gülümsemedim, ama içimde bir kilit açıldı sanki. Kayınvalidem çantasını hızlıca kaptı, kapıyı çarpıp merdivenleri öyle bir indi ki, ayak sesleri hakaret gibiydi.
Eşim bana döndü: Üzgünüm, dedi fısıldayarak. Ona baktım. Özür istemem, dedim. Sınırlar istiyorum. Bir dahaki sefere beni onun önünde yalnız bulmayacağımı bilmek istiyorum. Eşim başını salladı. Bir dahaki sefer olmayacak, dedi.
Ayağa kalktım, yırtılan fotoğraf parçalarını çöpten çıkarıp bir poşetin içerisine koydum, ağzını sıkıca bağladım. Çünkü artık kimsenin evime delil bırakmasına izin vermeyecektim. Bu, benim kendi sesiz zaferimdi.
İçimden şunu öğrendim: Ne olursa olsun, kimse hayatım üzerinde, onuruma dokunacak şekilde tahakküm kuramaz. Gücümü bulmak için illa ki bağırmak ya da dağılmak gerekmiyor. Bazen sessizce sınır çizmek, en büyük cevaptır.
Siz olsanız ne yapardınız? Bana bir nasihat verin…




