Hayatım boyunca her şeyin kontrolüm altında olduğunu düşünürdüm. Güzel bir işim, kendi evim, on iki yıllık bir evliliğim ve çocukluğumdan beri tanıdığım komşularım vardı. Kimsenin bilmediği hatta eşimin bile farkında olmadığı bir başka hayatım daha vardı.
Uzun zamandır eşimi aldattım. Bunu kendim için önemsizleştirir, eve döndükten sonra kimseye zarar gelmeyeceğine inanırdım. Yaptıklarım yüzünden yakalanacağımı hiç sanmazdım. Hiç gerçek bir suçluluk da duymazdım. Sanki her şeyin kuralını çözen biri gibi, kaybetmeden oynayan bir oyuncuydum.
Eşim Nehir ise sessiz, sakin bir kadındı. Hayatı düzenliydi; saatleri belliydi, komşulara nazikçe selam verir, yüzeyde sade ve düzenli bir dünyası vardı. Yan komşumuz Mahir, mahallede her gün gördüğüm, bazen tornavidasını ödünç aldığım, bazen çöpü aynı anda çıkarıp gülümseyerek selamlaştığım bir adamdı. Onu hiçbir zaman tehdit olarak görmedim. Hiç aklımda gelmedi ki kendi evimde başka birinin varlığı olabilirdi.
Seyahatlerim, iş gezilerim sık olurdu. Hep eve döndüğümde ortamın bıraktığım gibi olduğunu sanırdım.
Her şey, mahallede art arda gerçekleşen hırsızlık olaylarının aramızda konuşulmaya başlandığı bir gün çöktü. Apartman yöneticisi tüm kameraları izlememizi istedi. Ben de bizim evin kamera kayıtlarına sırf meraktan bakmaya başladım. Şüpheli bir şey aramıyordum, sadece olup biteni gözden geçiriyordum. Kayıtları ileri sardım, sonra geriye aldım.
Ve aramadığım bir şeyi gördüm.
Nehir, ben evde yokken garaj kapısından içeri giriyor. Hemen ardından Mahir de peşinden. Bir defa değil, iki defa değil. Tekrarlayan kayıtlar, tarihler, saatler. Ortada net bir düzen vardı.
İzlemeye devam ettim.
Her şey kontrolümde sanırken meğer onun da kendi gizli dünyası varmış. Fakat aradaki fark şu oldu: Benim yaşadığım acı, anlatılamayacak kadar derindi. Bir babamı kaybettiğimdeki ağır özlem değildi bu. Bambaşka bir şeydi.
Bu, utançtı.
Aşağılanmaydı.
İzzetim o görüntülere sıkışıp kalmıştı sanki.
Onunla yüzleştim. Tarihleri, videoları, saatleri gösterdim. İnkar etmedi. Her şeyin benim ona uzaklaştığım bir dönemde başladığını, kendini yalnız hissettiğini ve olayların birbirini tetiklediğini anlattı. Hemen özür de dilemedi. Yalnızca onu yargılamamamı istedi.
İşte o an, içinde bulunduğum trajikomik gerçeği anladım:
Onu yargılayacak hakkım yoktu.
Çünkü ben de aldatmıştım.
Çünkü ben de yalan söylemiştim.
Ama bu, canımın daha az yanmasını sağlamadı.
İşin en ağır yanı, ihanetin kendisi bile değildi.
En kötüsü, aynı çatı altında iki kişi olarak, birbirimize aynı yalanı, aynı cesaretle yaşadığımızı anlamaktı.
Gizli yaşadığımı sanıp kendimi güçlü hissederken, aslında en büyük iyi niyeti ve saflığı ben göstermişim.
Egom zedelendi.
Gururum incindi.
Kendi evimde olup bitenlerden en son haberdar olmak ağır geldi.
Bundan sonra evliliğimiz nasıl yürür, bilmiyorum. Bunları kendimi aklamak ya da ona suç bulmak için yazmıyorum. Sadece biliyorum ki hayatta bazen hiçbir şeye benzemeyen bir acı yaşanabiliyormuş.
Affetmeli miyim bilmiyorum.
O, benim de onu aldattığımı hâlâ bilmiyor…




