Deniz kıyısında yaşamak, hem benim hem de eşim Mehmetin büyük hayaliydi. On yıl boyunca, rüya gibi, İstanbulun karmaşasından çıkıp Marmara’nın tuzlu havasına kavuşmak için didindik, birikim yaptık, kendimizi aradık ve her şeyimizi topladık. Öyle lüks bir rezidans hayalimiz yoktu, iki üç odalı sade bir daire istiyorduk; evin düzeni, döşemesi, hatta manzarası bile önemli değildi, yeter ki deniz yanı olsun.
Ve sonunda, hayalimiz gerçek oldu. Kredilerimiz hâlâ vardı, ama hedefe ulaşmıştık. Denizin hemen yanı başında, bize ait bir dairemiz vardı; tam hayal ettiğimiz gibi.
İlk iki ay, tuhaf bir huzur ve rahatlıkla iç çekerek, her sabah martıların sesine uyanıyorduk. Sonra annem Elif Hanım ziyarete geldi. Bizim sıcak dairemizi gezdi, ve bize samimice bir anahtar seti istedi; evimize dilediği vakit gelebilmek için. Mehmet de ben de bunun, rüya gibi çoğalacak bir anahtar hikâyesinin başlangıcı olduğunu bilmiyorduk.
Bir sabah, gülünç bir düş gibi, yatakta yatarken kapının kilidi tuhafça açıldı, bir kapı tıkırtısı geldi. Eşim, annem geldi herhalde diyerek, aceleyle üstünü giydi, kapıya yöneldi. Fakat koridorda, iki çocuklu, tanımadığımız bir aileyle karşılaştı. Ben de o garip karşılama törenine katıldım ve gördüm ki, bu bizim kuzenim Meltemin ailesiymiş.
Durumu anlamak mümkün değildi; ne yapacağımızı bilememiş, sıradan bir sevinçle karşıladık onları. Meltem, anahtarın bir kopyasını annem Eliften aldık, dedi ve annem onlara sürpriz yaparsanız mutlu oluruz demiş.
Bu tatilciler bizde bir hafta kaldılar. Yanlarında köyden yemek getirdiler, yemek işi pek mesele olmadı. Ama evde, tatil modunda başka bir aileyle yaşamak, Mehmetle bana beklenmedik bir ağırlık getirdi.
Onlar gidince, annemi aradım ve bir daha böyle haberli habersiz ziyaretler organize etmemesini rica ettim. Annem, garip bir savunmayla, Ne var bunda, Meltem memnun kalmış! Yazları sizde kalmak istiyor, dedi.
Ondan sonra, annemin ilhamı ile bir aile seli başladı. Dayılar, halalar, yeğenler ve tanıdığımız akraba sürüsü birdenbire evimize bastı; sanki her köşe bir liman, bir garip otel olmuştu. Bazen o kadar kalabalık oluyordu ki, kim kimin akrabası şaşıyordu. Her gelen, Vay be, nerede buluşup sohbet edeceğiz, tabii ki Ayşegülün evinde! diyerek, kendini evin sahibi gibi hissetti. Ben, Ayşegül, ve eşim Mehmet ise, tuhaf bir şekilde hiç hesaba katılmıyorduk; sanki konuk değil de, gölge gibi dolaşıyorduk.
İki yaz boyunca bu sürreal misafir akını devam etti. En son dayanamayıp annemden anahtarları geri istedim. Annem, Ne cüret! Akrabadan uzaklaşmak mı istiyorsunuz? diyerek alınmıştı. Bu konuşmayı Mehmete anlattım, o da bana sarılıp, Sen de farkındasın, anahtarlar çoğaldı; bu saatten sonra, annende olsa da işe yaramaz. Dilersen, yarın yeni bir kapı takalım, dedi.
Başımı salladım ve bir hafta içinde, yeni kapımızı sessizce taktırdık. O sabah, bir saat boyunca gördüğümüz, anahtarlarla kapıyı açmaya çalışan dışarıdan gelen hayaletlerdi. Telefon aramaları geldi peşinden, cevap vermedik.
Akşam, annemle kavgalı bir telefon görüşmesi yaşadım. Annem, kuzenimin geceyi Kocaeli tren istasyonunda geçirdiğini, bu yüzden bana kızgın olduğunu söyledi. Ben de, Hangi kuzen? diye sordum cevabı, kısa bir bip oldu.
Ondan sonra, iki kez daha başarısız ev işgal teşebbüsü oldu. Kapımız, tuhaf bir rüyanın savunmasını başarıyla geçti ve Mehmetle ben emin olduk ki, burası bizim evimiz, bizim kazandığımız köşe.
Artık annem, akrabalarıyla dayanışmaya girip bizi ziyaret etmiyor. Ben, onunla ilişkimi düzgün tutmaya çalışıyorum ama bir daha, kimseyi içeri almayı düşünmüyorum. Burası, Mehmetle benim emeğimizle elde ettiğimiz kutsal bir yer.
Nedense, hiçbir akrabam deniz kıyısında bir yer almak için bizim gibi çaba göstermedi. Hazıra konmak herkese çok kolay geldi, hatta bizden daha mutlu oldular. Yine de, rüyaların tuhafında, bu ev sadece bizim.




