Abartma artık, Gülcan, yine başladın! Ne var yani, arkadaşlar geldiler, biraz maç izleyelim dedik. Sene olmuş bilmem kaç, liseden beri görüşmemiştik. Sen bize çay koy, o güzel zeytinden, salamdan da kesiversen. Buzdolabında bir dünya meze var, şu alınan pastırmanın da tadına bakalım. Bira var ama atıştırmalık yok, ayıp olur vallahi, diye bağırıyordu kocası Selim, oturma odasından, televizyonun ve gülüşen üç adamın arasında sesi yükseliyordu.
Gülcan daha kapıdan yeni girmişti, elinde anahtarlar sıkılı. Sadece tek hayali vardı: dokuz saatlik iş gününden sonra ayağındaki topukluları çıkarıp, makyajını silip, rahat bir eşofmanla kanepeye uzanmak ve kitabını okumak. Aman yarabbim, gün tam bir felaketti. Yıllık rapor, patronun krizleri, yağmurlu trafikte iki saat… Eve sığınak diye gelirken, karşısında bildiğin Eminönü Cuma akşamı trafiği bulmuştu.
Burnuna kesif, bayat bir bira ve kurutulmuş balık kokusu çarptı. Antrede, en sevdiği krem rengi halısının üzerinde üç çift dev erkek ayakkabısı atılmış kimisi hâlâ çamurlu. Askıdaki montlardan biri yere serilmiş, tıpkı vurulmuş bir martı gibi.
Nefesini tutmaya, elinin titremesini durdurmaya çalışarak içeri girdi. Ve işte manzara: Selim, evin yasal sahibi, koltuğa yayılmış; kanepede Veysel, Murat ve tanımadığı sakallı bir adam. Sehpanın üzerinde, az önce camını parlatıp sileli henüz bir gün olmuşken, bira şişeleri, cips poşetleri ve bir gazete kağıdının üzerinde, yığılmış balık pulları.
Selim, dedi kısık bir sesle Gülcan. Hani konuşmuştuk, hafta içi haber vermeden misafir yok diye. Çok yorgunum. Sadece sessizlik istiyorum.
Selim umursamazca elini salladı, gözünü ekrandan ayırmadan; orada yirmi iki milyon Euroluk adam top peşinde koşuyordu.
Offf, gene başladık! Yorgunum, başım ağrıyor. Hadi ya! Gülcan, sen de yaşlandın ha. Murat, bir şey desene sen de!
Bacım, biz sessiz sessiz oturuyoruz yahu! Veyselin sesi öyle gür çıktı ki adeta uçağın inişe geçerkenki sesi gibiydi. Bizim takım gol atarsa halay bile çekeriz! Sen de gel otur, bira ister misin?
Bira filan istemiyorum, Gülcanın içinde buz gibi bir öfke birikiyordu. On dakikaya kadar burası tertemiz ve sessiz olsun. Yoksa ben yokum.
Gülcan, rezil ettin bak bizi! dedi Selim, sonunda başını çevirip. Yüzü kıpkırmızı, ve açıkçası sinirliydi. Git mutfağa, işine bak. Mantı filan haşla bari. Adamlar aç. Televizyonun önünden çekil de rahat oturalım.
Gülcan onu ilk defa görüyormuş gibi baktı. On yıllık evliler. On yıl boyunca mükemmel eş olmaya çalışmıştı: ev sıcacık, yemekler lezzetli. Onun garaj muhabbetlerine, annesinin sonsuz akıl vermelerine, ortada bırakılan çoraplarına hep sabretmişti. Ama bugün bir şey koptu içinde. Belki de o balık pulu damlayı taşıran oldu… belki de hadi mutfağa mantı yap emir cümlesi.
Hiçbir şey demeden döndü arkasını, çıktı odadan.
Kız gene alındı! arkasından işittiyse de umursamadı. Birazdan açılır, getirir yemeği. Huylu ya.
Gülcan yatak odasında, komodinin üstünde Selimin cüzdanını gördü. Eve gelir gelmez cebindeki her şeyi masaya boşaltırdı adam; anahtar, bozuk, kartlar… Gülcan iyi biliyordu, dün yatan prim vardı içinde. O primle ya balkona cam yaptıracaktı, ya da yoksa yeni kış lastiği alacaktı.
Gözü, parlak sarı banka kartına kaydı.
Plan, şak diye geldi aklına. Önceki o sessiz sakin Gülcan olsa asla düşünmezdi böyle bir şeyi. Ama artık o Gülcan gitmişti. Yerine, gerçekten değer görmek isteyen, ya da hiç olmadı manevi zararın karşılığını para ile çekmeye karar vermiş bir kadın geldi.
Kartı aldı. Dolabı açıp, küçük bir seyahat çantası çıkardı. Hızlı, kararlı hareketlerle, yedek kıyafet, en sevdiği pijama (ipekten olan, Selimin hep kaygan ve rahatsız dediği), telefon şarjı, makyaj çantası.
Salondan birden çığlık geldi: GOOOOL! Duvarlar titredi; biri kesin koltuğa zıpladı.
Gülcan kabanını alıp giyindi, ayakkabılarını giydi. Aynada yüzüne baktı; yorgun gözler, kenet gibi sıkılmış dudaklar.
Mantı mı istiyorsun? aynaya fısıldadı. Al sana mantı şimdi.
Kapıyı hiç ses çıkarmadan çekip gitti. Salonda kimse fark etmedi bile, televizyonun sesi kaçışını güzelce gizledi.
Hava dışarıda soğuk, serin, ama Gülcan inanılmaz bir sıcaklık hissetti içinde. Kanı kaynıyordu. Telefonunu çıkarıp taksi çağırdı. Konfor Plus değil, bu sefer Lüks. Hadi artık, delirdiysek tam olsun VIP.
Beş dakikada, simsiyah bir Mercedes yanaştı. Şoför, yakışıklı, takım elbiseyle inip ona kapı açtı.
İyi akşamlar. Nereye gidiyoruz?
Bosphorus Palas Oteline, lütfen, dedi Gülcan. Şehrin en pahalı oteliydi, beş yıldızlı saray… Çoğu zaman önünden geçerken ışıklarına bakıp hayal kurardı, ama hiç kalacağını aklından geçirmemişti.
Çok iyi tercih, dedi şoför.
Arabada, çantadaki telefon titremeye başladı. Selim arıyor. Muhtemelen reklam arası bitti, karnı acıktı. Gülcan telefonu sessize aldı. Arasın dursun. Markete smetana almaya gittiğimi sansın.
Otelin lobisinde şahane bir parfüm ve canlı çiçeklerin kokusu vardı. Dev avize, binlerce kristaliyle parlıyordu. Resepsiyona yaklaştı. Güler yüzlü bir görevli karşısına çıktı.
İyi akşamlar. Rezervasyonunuz var mı?
Yok, dedi Gülcan, kocasının altın rengi kartını tezgaha bırakarak. Bir oda istiyorum. Suit. Mümkünse jakuzi ve boğaz manzaralı.
Görevli kız bir an bile duraksamadan klavyeye seri dokundu.
Yedinci katta harika bir Executive Suitimiz var. Kahvaltı dahil, 7/24 spa kullanımı. Gecelik fiyatı 15.000 TL. Uygun mu?
On beş bin lira. Yarısı kendi maaşına, üçte biri Selimin primine denk gelir. Vicdan muhasebecisi, Ayıp ya, çok masraf deyip içten içe ciyaklasa da, Gülcan üstüne basıp susturdu.
Uygun, dedi kararlı bir şekilde.
Kimliğiniz lütfen.
Kimliğini uzattı. Pos cihazı kartı beep etti. Ödeme başarılı. Gülcan hayal etti o anda, Selimin telefona SMS düştü: 15.000 TL Bosphorus Palas Otel.
Acaba hemen fark edecek mi? Sanmam. O daha çok ekrana bakıyor.
Kat görevlisi odaya kadar eşlik etti. Kapı açılır açılmaz Gülcanın nefesi tutuldu. Oda değil saray; dev yatak, bembeyaz çarşaflarla, yumuşacık koltuklar, mermer banyo mutfak gibi. Ve camdan Boğaz ışıl ışıl uzanıyor.
İlk işi, ayakkabıları çıkarıp yumuşacık halıda çıplak ayak yürümek oldu. Sonra mini bara yürüdü. Minik bir şampanya şişesi, evdeki biraya bedel; tek bir şişesi neredeyse adamların içtiği altı kasaya denk.
Oh olsun, dedi içinden ve açtı şampanyayı.
Bardak doldurup koltuğa oturdu, telefonu açtı. On beş cevapsız arama. Üç Whatsapp mesajı.
Gülcan neredesin?
Markete mi gittin? Yoğurt alsana!
Gülcan, kadın, nereye kayboldun? Adamlar acıktı!
Özen filan yok. Sadece talimat. Gülcan buz gibi şampanyadan büyük bir yudum aldı. Hayat ne güzel.
Sonra yeni bir mesaj geldi.
Gülcan, çok tuhaf bir mesaj geldi. 15 bin lira çekilmiş. Sen bir şey mi aldın? Kart yok cüzdanda. Aldın mı? Hemen DÖN!
Demek fark etti. Gülcan sırıttı, oda servisini aradı.
İyi akşamlar. Odaya yemek sipariş edeceğim. Geç ama çok açım. Deniz mahsullü salata, orta pişmiş bonfile ve tiramisu. Yanına da bir şişe kırmızı şarap; iyi markayla lütfen. Kart oda hesabına yazılsın.
Sonra banyoya girip jakuziyi hazırladı, köpükle doldurdu. Yatakta unutulmuş telefon tekrar tekrar çalıyordu. Selim pes etmiyordu.
Gülcan telefonun başına, sıcak köpük içinde, nihayet cevap verdi.
Alo?
Gülcan! Aklını mı kaçırdın sen? Selimin sesi çığlık gibiydi. Arkadan tuhaf bir sessizlik, anlaşılan arkadaşlar sus pus olmuş. Neredesin? Bu para ne?! Gece gece kürk mü aldın sen?
Yok Selimciğim, kürk almadım, dedi, huzurlu ve sakin bir sesle Gülcan. Kendime sessizlik ve saygı aldım. Oteldeyim.
Hangi otelde, niye?!!
Çünkü ev geçmiş yol olmuş, balık gibi kokmuş. Ben sana kaç kere söyledim, hafta içi misafir yok. Dinlenicem dedim, sen dinlemedin. Mantı yap dedin. Mantı yapacak halim yoktu. Ben et istedim, köpük istedim.
Sarhoş musun sen?! Selimin sesi titredi. Hemen dön! O para ortak para! Balkona cam yaptırıcaktık!
Balkon bekler. Ama benim sinirlerim beklemiyor. Haa, birazdan 2-3 bin liralık yemek faturası daha düşecek. Korkma, on bini geçmez.
3 bin lira akşam yemeğine mi? Gülcan delirdin mi? Evde mantı var.
Afiyet olsun Selim. Veysel yapsın sana mantı, ya da Murat, sonuçta arkadaşlık zor günde belli olur.
Gülcan, saçmalamayı bırak! Hemen eve gel! Adamlar zaten gitti…
Tertemiz olacak mı peki? Balık kokusu da mı kalmadı? Bulaşıklar kendi kendine mi yıkandı? Selimciğim, ben odayı 1 tam gün rezerve ettirdim. Sabah da masaja gideceğim. Spa harika diyorlar.
MASAJ mı? Onun faturası ne olacak?! Gülcan, resmen soygun bu! Geri dön, her yeri ben temizlerim.
Çok sevindim ev işlerinde atılım yapmana. Ha gayret. Yarın öğleye kadar dönerim. Bağırırsan bir gece daha kalırım, kart yine bende.
Bunu deyip telefonu kökten kapattı.
Kapı çalındı, yemek geldi. Odaya getirilmiş, bembeyaz örtülü masa; gümüş çatal bıçak, mis gibi et, tiramisu… Gülcan bornoza sarınmış, koca sofranın keyfini Boğaz manzarasında çıkardı.
İlk kez yıllar sonra kendini hizmetçi gibi değil, gerçek kadın hissetti; biraz lüks, biraz nazlı, azıcık da bencil. Oldu, gerekirse aile bütçesinden harcamış olsun.
O gece, kraliçeler gibi uyudu. Kimse horlamadı, kimse üstündeki yorganı çekmedi. Sabah, kalın perdenin arasından süzülen güneşle gözünü açtı. Beden dinlenmiş, kafa dipdiri.
Otelin spasına indi. Havuz, hamam, masaj. Masöz, Ah hanımefendi, ne kadar gerginsiniz; kendinize yazık etmeyin, deyip omuzlarını yoğurdu.
Bundan sonra edeceğim, dedi Gülcan, kasları gevşerken.
Otelden çıktığında saat iki olmuştu. Telefonu açınca mesajlar yağdı. Onlarca cevapsız ve son olarak Selimden: Her yeri temizledim, bekliyorum. Konuşalım.
Tekrar Konfor Plus çağırdı, eve döndü.
Kapıyı çevirince, içerisi çamaşır suyu ve limon gibi kokuyordu. Hafif de suçluluk duyan adam kokusu vardı.
Selim mutfakta oturuyordu, önünde soğumuş çay. Ev pırıl pırıl. Hiçbir dünkü izdiham yok. Antredeki halı bile yıkanmış, yerler cilalanmış, bulaşıklar ters dizilmiş. Ocağı bile parlatmış sanırsın.
Gülcanı görünce yerinden fırladı. Yorulmuş, gözaltı mor, gecesi haram olmuş belli ki.
Geldin mi? Sen var ya… Az daha kalpten gidiyordum! Nasıl harcarsın o kadar parayı?
Gülcan çantayı koydu, kartı usulca masanın üstüne bıraktı.
Bilerek harcadım. 22 bin 450 TL. O benim huzurumun, seninse dersinin bedeli.
Selim başını ellerinin arasına aldı.
22 bin… Bir gecede… Gülcan, balkon gitti ya!
Sen de baksana, evde on yılda hizmetçilik, aşçılık, psikologluk ne kadar ediyor? Sen çok alışmışsın bana. Sustum, katlandım, arkadaşlarına hizmet ettim. Hayırım yok sayıldı hep. Dünkü hareketin gösterdi ki, duygum umurumda değil. Bir sürü adamı eve tıkman, bana bir de emirler savurman… Ben o evde yabancı hissettim.
Selim itiraz edecek gibi oldu, sonra sustu.
Mecbur kaldım, ayıp oldu, çocuklar da sarkıntıydı…
Ağzın yok muydu teklif gelince olmaz demeye? Yoksa arkadaşların mı daha önemli? Dinle Selim; bir daha böyle bir şey olursa ben otele gitmem, tamamen giderim ve boşanırım. O zaman inan, 22 binin kat kat fazlasını ödersin.
Selim sessiz kaldı. Kartı, karısını, tertemiz evi, gece boyu uğraşıyla elde ettiği mutfağı süzdü. Şimdi anladı ki Gülcan ciddiydi. O eski, her şeye razı evci Gülcan gitmiş; yerinde özgüvenli ve başka biri var.
Tamam, dedi mahcup, göz kaçırarak. Hata ettim. Veyselle Murat da… Bir daha getirirsem ne olayım… Kusura bakma.
Peki, dedi Gülcan, acıktım valla. Mantı kaldı mı? Yoksa hepsini tükettiniz mi?
Selim hemen toparladı.
Kalmadı ama… ben tavuk çorbası yaptım. Hazırdan ama patates koydum. İster misin?
Gülcan gülmemek için zor tuttu. Hazır çorba… Vay be.
Olur. Doldur bakalım.
Çorbayı sessizce içtiler. Selim arada bir suçlu suçlu bakıyordu; Gülcan ise tuzunu fazla bulsa bile, hayatında yaptığı en kârlı harcama buydu diye düşünüyordu. Bazen insan değer görmek için pahalı kadın olmalı. Gerçekten ama.
Akşam, birlikte film izlerken Selim seçimi Gülcana bırakmış, normalde ağlak deyip burun kıvırdığı aşk filmini seyrediyorlardı Selim birden yanaştı, sarıldı.
Gülcan…
Hmmm?
Gerçekten güzel miydi orada? Otelde?
Gerçekten. Jakuzi, manzara, kuş tüyü bornoz…
Ya, diyorum ki… Selim çekinerek, belki yıl dönümümüzde birlikte gideriz bir gün? Biraz birikim yaparız.
Gülcan başını Selimin omzuna koydu.
Gideriz. Ama bir dahakine, kartını iyi sakla. Gece gece aklıma steak çekerse, ne olur ne olmaz!
Selim gergin gülüp sımsıkı sarıldı.
Yok, yok, bundan sonra steak evde! Ben de yapmayı öğrenirim, hem ucuz olur!
O günden sonra altı ay geçti. Artık misafirler sadece önceden haber verilirse, sadece hafta sonları geliyordu. Ve en ilginci, Selim bulaşık makinesini doldurmayı kendi öğrendi. Meğer Bosphorus Palasın hayaleti ve karttan eksi 22K TL, yıllarca yapılan kırk çeşit uyarıdan daha işe yarıyormuş.
Gülcan ise gizliden kendi hesabını açtı. Kadının Kriz Fonu. Maaştan azar azar biriktiriyor. Bilmek güzel her an, istese, Boğaza sırtı dönük bir suiti yine ayarlayabilir. Ve bu, insanın içini öyle güzel ısıtıyor ki…
Eğer bu hikaye sana da tanıdık geliyorsa, kendine değer vermek gerektiğine inanıyorsan, bana da yaz ben okumayı çok severim, canım arkadaşım!




