Şule mezarın başında duruyordu, tabutun toprağa indirilişini izliyordu.
Hava soğuktu. Kasım rüzgarı çelenkteki siyah kurdeleyi savuruyor, palto altından sızıyor, Şulenin omuzlarını titretiyordu.
Yanında, uzaktan akraba olan ve Şulenin hayatta sadece birkaç kez gördüğü, Yeliz Teyze sessizce ağlıyordu.
Annesi kendini güçlü tutmaya çalışıyordu, sadece Şulenin elini sımsıkı kavrayan parmakları buz gibiydi.
Babası…
Şule tabuta bakıyor ve içindeki hisleri anlamaya çalışıyordu.
Hiçbir şey.
İçinde kocaman bir boşluk vardı. Sanki uzun zamandır kimsenin yaşamadığı, sobası sönmüş, soğuk bir ev gibi.
İyi biriydi, dedi biri arkasından. Allah rahmet eylesin.
Şule neredeyse gülüp geçecekti.
İyi mi? Nereden biliyorlar ki?
Onu bayramlarda, ayık ve güler yüzlü, neşeli bir adam olarak görmüşler. Altın elleri var, sohbete can katıyor, güler yüzlü adam.
Hepsi buydu.
Evde nasıl biri olduğunu bilmiyorlardı.
Şule gözlerini kapattı, hatırası hemen bir anı getirdi: Yedi yaşlarında, gece yatakta, gürültüyle uyanıyor. Babası kapıdan içeri zorla giriyor, üzerine alkol ve ekşi bir koku sinmiş. Annesi onu odaya sürüklemeye çalışırken babası ellerini sallıyor, bağırıyor: Beni hiç saymıyorsun! Şule gözlerini sımsıkı kapatıp yorganı başına kadar çekiyor, hiçbir şey duymamak ve görmemek için.
Sabah olunca babası mutfakta pişman bir ifadeyle oturuyor, turşu suyu içiyor ve diyor ki: Affet kızım, yine dayanamadım. Bir daha olmayacak.
Ama hep oluyordu.
Her seferinde yine oluyordu.
Şule gözlerini açtı. Tabut çoktan örtülmüş, mezarın üstüne çelenkler dizilmişti. İnsanlar mezarlık çıkışına doğru ilerliyordu. Annesi ona hafifçe dokundu:
Hadi kızım, mevlide geçelim…
Mevlid masasında Şule kendini misafir gibi hissediyordu. Yiyip, baş sağlığı dileklerine başını sallayarak cevap veriyordu. Ama içinde tek bir düşünce vardı, insana bağırmak isteği veren bir his:
Niye bir şey hissedemiyorum? Niye canım yanmıyor?
Akşam, herkes gittikten sonra annesiyle mutfakta baş başa kaldı. Çay içtiler, sessiz kaldılar. Sonra annesi, sakince:
Şimdi düşündüm de… garip bir şey…
Şule gözlerini annesine kaldırdı.
Artık korkmamız gerekmiyor diye… Yani, bir yerde düşüp kalmayacak, kaybolmayacak, soğuktan donmayacak… Sadece… yaşayabiliriz.
Şule annesine baktığında, onun gözlerinde kendi yaşadığı aynı korkuyu gördü. Acıdan değil, içlerinde hissettikleri rahatlamadan korkuyorlardı.
Kötü biriyim, değil mi? dedi annesi sessizce.
Şule yanına geçti, omzuna sarıldı.
Hayır anne, biz kötü değiliz… Sadece çok yorulduk.
Sabaha kadar oturdular böyle. Düşündüler. İçkiyi değil, başka şeyleri: Şuleye bebek evi yaptığı günleri, bisiklet sürmeyi öğrettiği zamanları, bir yaz pazardan kocaman bir karpuz alıp ona sarhoş haline rağmen birlikte yerde karpuz yemelerini masaya sığmadıkları için.
Babası farklı biriydi. Bu da bir gerçekti.
Sonra annesi uyumaya gitti, Şule yalnız kaldı. Telefonunu çıkardı, eşine mesaj attı: İyiyim, yarın döneceğim.
O anda, günlerdir ilk defa nefesinin düzene girdiğini fark etti. Kaygısız, kötü bir haber geleceğine dair endişesiz, sürekli diken üstünde olmanın getirdiği yorgunluk olmadan.
Babası vefat etmişti. Şulenin hayatı, ilk kez sakinleşmişti.
Biliyordu ki bu düşünce tekrar tekrar geri gelecek. Gece vicdan azabıyla uyanacak. Yeliz Teyze ve diğer akrabalar aralarında fısıldaşacak: Ne kadar vurdumduymaz, gözyaşı dökmedi bile.
Ama şimdi, bu sessiz, alkol ve kavga kokusu olmayan, huzurlu evde, Şule kendine bir dakika dürüstlük izni verdi.
Affet baba… seni sevdim aslında. Gerçekten. Ama seni sevmemekle çok yoruldum.
Sabah evden çıktı.
Trende, uzun uzun pencereden gri kasım manzaralarını izledi. Sonra küçük defterini çıkarıp, kafasında dönüp duran cevabı yazdı:
Alkoliklerin çocukları cenazede ağlamaz. Yıllarca yaşamları boyunca yeterince ağladılar zaten. Onlar vurdumduymaz değil, sadece hayatta kaldılar.
Şule defterini kapattı, uzun bir aradan sonra ilk defa gülümsedi.
Tren onu başka bir hayata götürüyordu. Artık geçmişe bakmadan yaşayacağı bir hayat…



