“Anne, biziz… çocukların… Anne…” diye seslendiler ona.
Ayşen ve İsmail, hayatları boyunca yoklukla boğuşmuşlardı. Ayşen, türlü hayallerle dolu gençliğinde, mutlu ve huzurlu bir ömre kavuşacağından emindi. Zamanla o umutları birer birer sönmüştü. İsmail gecesini gündüzüne katıp çalıştı, lakin eve getirdiği para elde avuca gelmezdi. Sonra Ayşen hamile kaldı. Arka arkaya üç erkek çocukları oldu. O günden sonra, Ayşen uzun zamandır çalışmamıştı. Yalnızca İsmail’in maaşıyla ay sonunu getirmeleri neredeyse imkânsızdı. Çocuklar büyüdükçe, üst baş, ayakkabı ve birçok başka ihtiyaçları çıkıyordu.
Kazançları tamamen mutfak masrafına gidiyordu. Elektrik, su faturası, başka ihtiyaçları da ekleyince elde beş kuruş kalmıyordu. On iki sene böyle bir yaşantı onları fazlasıyla yıpratmıştı. O dönemde İsmail de içki içmeye başladı. Eve parasını getirirdi getirmesine, ama her akşam elinde bira ya da rakı, sarhoş gelirdi. Ayşen, bu hayatın yüküne ve kocasının haline tahammül edememeye başladı. Bir gün İsmail yine elinde yarısı içilmiş bir rakı şişesiyle geldiğinde Ayşenin sabrı taştı, şişeyi elinden kaptığı gibi kendi içti. O anda içkiye tutuldu.
Başta, içince biraz rahatladığını sandı. Bütün dertleri bir an için unutulur gibi oldu. Sonra iyice alıştı, neredeyse her gün kocasının içkiyle gelmesini dört gözle bekler oldu. Artık beraber içiyor, dertlere omuz silkerek her şeyi boş veriyorlardı.
Ayşen çocuklarını gözden iyice ırak etti. Mahalledeki komşular bile şaşkındı, “Bir insan nasıl bu kadar değişir?” diye konuşuyorlardı. Bu yüzden çocuklar zamanla kapı kapı dolaşıp ekmek istemeye başladılar. Bir gün, bir komşu dayanamadı ve Ayşene dedi ki:
Ayşen abla, vallahi bırak bu çocukları yurda ver, en azından aç kalmasınlar. Neymiş bu içki sevdası, çocukların perişan!
O laf Ayşenin aklına mıh gibi saplandı, günlerce düşündü. Bir yanıyla, haklı buluyordu. Zaman geçti, Ayşen ve İsmail çocuklarına bakamayacaklarını kabullenip onları yurda verdiler. Küçükler yurtta annelerini, babalarını dört gözle bekledi. Kimse gelmedi. Ayşen ve İsmailin ise hatırına bile gelmiyordu çocuklar.
Yıllar böylece geçti. Oğlanların her biri yurdu büyüyünce terk etti. Devlet küçük birer oda verdi, en azından sokakta kalmadılar. Hepsi bir işe girip çalıştı, dili yansa da birbirine hep omuz verdi. Anne-babalarından hiç söz etmediler, ama içlerinde hep gidip onları bulup, Bunu bize neden yaptınız? diye sormak vardı.
Bir gün bir araya gelip arabaya atladılar, anne babasının yaşadığı eski mahalleye gittiler. Yolda anneleriyle karşılaştılar. Kadın zar zor yürüyordu, dönüp bakmadı bile. O an seslendiler:
Anne, biziz… çocukların… Anne…
Ayşen gözleri bomboş bakarken oğullarını tanıdı. Bir anda gözyaşlarına boğuldu, özür diledi. Oğullar ise şaşkındı, ne diyeceklerini bilemediler. Sonra düşündüler; ne olursa olsun, o onların annesiydi. Ve onu affettiler.




