Elif, bana da verir misin? Ben de bir krep isterim.
Zehra koridorda durdu, mutfağa iki adım kala. Büyük kızı Esmanın sesi kısık ve çekingen geliyordu. İnsan bazen, kendisine yine hayır dendiğini bildiği halde umut etmekten vazgeçemez.
Esma, krepleri Mertle Yusuf için yaptım. Kendi torunlarım için. Sana annen evde yapsın.
Bu Zehranın kayınvalidesi, Nesrin Hanımın sesiydi. Sıradan, soğukkanlı, öyle sertlik yoktu. Sanki yedi yaşındaki çocuğun gibi, ortak sofrada krep yememesi olağan bir şeymiş gibi konuşuyordu.
Zehra koridorda durdu, elleri buz kesilmişti. Normalde çocukları kayınvalidesinden akşam altıda alır, işten sonra eve götürürdü. Bugün muhasebedeki raporlar erkenden bittiği için bir saat erken izin almış, sürpriz yapmak istemişti. Fakat karşılaştığı manzara bambaşkaydı.
Bir adım atıp mutfağa göz attı.
Masada üç çocuk oturuyordu. Mert beş, Yusuf üç yaşındaydı; Zehra ve eşi Mehmetin oğulları, Nesrin Hanımın kardeş torunlarıydı. Önlerinde krep dolu tabaklar, yanında ballı, kaymaklı krepler, kakao dolu kupalar ve reçelli bir tabak göze çarpıyordu.
Esma ise kenarda, üzerinde sadece bir dilim ekmek olan boş bir tabak ve kupayla oturuyordu. Ekmek sade, üzerine ne yağ ne başka bir şey sürülmemiş.
Zehra’nın gözleri karardı.
Esma annesini ilk fark eden oldu. Yüzünde bir sıcaklık, fırlayıp Zehraya sarıldı.
Anne! Annem, erken geldin!
Nesrin Hanım ocaktan yüzünü döndü. Korkmuş değildi, ama huzursuzdu. Her zamanki şeyleri gizli yaparken yakalanmış birinin yüz ifadesi.
Zehra, niye erken geldin? Beklemiyordum.
Zehra cevap vermedi. Esmanın karşısına çöktü, omuzlarından tuttu, gözlerine baktı.
Esma, aç mısın?
Kız kısa bir süre tereddüt etti, önce bakışını büyükanneye, sonra anneye yöneltti.
Biraz, dedi kısık sesle.
Zehra kalktı; ayakları güçsüz ama kafası berraktı. Bazen insanın öfkesi kaynadıktan sonra buz gibi bir soğukkanlılığa dönüşür.
Masaya yürüdü, Mertin tabağındaki iki krepi Esmanın boş tabağına aktardı. Mert biraz mızmızlandı, Zehra başını okşadı:
Mert, kız kardeşinle paylaşalım, senin tabakta dört tane daha var.
Mert başını eğdi. O iyi kalpli bir çocuktu, Esmayı da çok severdi.
Nesrin Hanım ocakta sessizce izliyordu. Elindeki spatula hafifçe titriyordu.
Zehra, çocukların yanında sahne yapma.
Ortamı bozmuyorum, dedi Zehra. Kendi çocuğumu doyuruyorum. Belli ki başka kimse düşünmemiş.
Esmayı masaya oturttu, krepleri önüne koydu, ocaktaki kaptan kakao doldurdu. Esma hızlı, aç çocuklar gibi yedi. Zehra onun nasıl yediğini izlediğinde içindeki dalga ile acıdan bağırmak istemişti. Ama bağırmadı. Çocukların yanında asla olmazdı.
Üçü yemeğini bitirip çizgi film izlemek için odalara gittiklerinde, Zehra mutfakta kapıyı kapadı. Kayınvalidesine döndü.
Nesrin Hanım, bir şeyi anlayamadım. Esma ile Mert ve Yusuf birlikte size geliyor. Haftada üç kez, ben işteyken. Siz her seferinde Esmaya yemek vermiyor musunuz?
Kendi torunlarımı doyuruyorum, dedi kayınvalide, önlüğüne ellerini sildi. Esma benim torunum değil. Onun babası var, ilgilensin.
Zehra’nın boğazı düğümlendi. Esma’nın babası, ilk eşi Kaan, başka şehirde yaşıyor; düzensiz ve ufak miktarda nafaka gönderiyor, kızı ile altı ayda bir anca görüşüyor. Hangi kendi babası? Ne demek?
Nesrin Hanım, Esma yedi yaşında. Çocuk. Kendi kardeşlerinin kreplerini seyrederken tabağı boş oturuyor. Siz farkında mısınız, ne yaptığınıza?
Kötü bir şey yapmıyorum, diye kestirip attı kayınvalide. Kendi paramı, kendi yiyeceğimi harcıyorum. Torunlar masrafım. Başkasını doyurmak zorunda değilim.
Başkasını. Yedi yaşındaki kızı için başkası dedi; bu çocuk bu evde yaşayan, Mehmete baba diyen, onun doğum gününde çizdiği kartları veren, her gittiğinde Merhaba, babaanne Nesrin diyen çocuk…
Zehra mutfaktan çıkıp çocukları topladı, giyindiler. Nesrin Hanım girişte izliyordu.
Zehra, boş yere abartma. Mehmete yakınma, işte zaten zorlanıyor.
Zehra cevap vermedi. Esma’yı bir elinden, Yusufu diğer elinden tuttu, Merti bebek arabasına oturttu ve çıktı.
Yolda hep sessizdi. Esma da öyle; annesinin üzgün olduğunu anlayıp onu daha çok üzmek istememişti. Zaten çocuk, sessizliği ve dikkatliliği ile kimseye yük olmayı istemezdi. Bu nedenle Zehranın kalbi daha da ağrıdı. Yedi yaşında bir çocuk görünmez olmayı öğrenmişti, sırf başkasının büyükanne ilgisinden uzak kalmasın diye.
Mehmet eve dokuzda geldi; yorgun, üstünde yağ kokan iş kıyafetiyle. Bir oto servisinde ustaydı, vardiyalar yoğundu ve maaşı fena değildi, ama çok yoruluyordu. Zehraya sarıldı, çocukların odasına göz attı, sonra mutfakta Zehranın koyduğu tabaktaki yemekle oturdu.
Zehra bekledi, yemekten sonra anlattı.
Mehmet sessizce dinledi; ağzındaki lokma yavaşladı, sonra tabak kenara çekildi.
Emin misin? diye sordu.
Mehmet, gözümle gördüm. Esma ekmek yedi. Diğerlerinin tabakları dolu, kakao, kaymak, reçel. Esmanın önünde sadece ekmek ve boş kupa. Senin annen krepler kendi torunlarına dedi.
Mehmet ellerini yüzüne sürdü. Uzun süre sustu. Zehra, onun içinin ne kadar ağır olduğunu biliyordu. Her ailede gelin-kayınvalide arasında şikayet olur, ama burada mesele çocuğa yapılan açık ayrımcılıktı. Ve Mehmet, Zehra ile evlendiğinde Esmayı sevmeyi ve büyütmeyi söz vermişti.
Mehmet, Zehra ile tanıştığında Esma üç yaşındaydı. O gün evlenmiş, Zehra yalnız bir annelik sürüyordu; Kaan çoktan başka bir kadına gitmiş, başka şehirde yaşıyordu. Zehra bir markette satış elemanıydı, apartmanda bir oda kiralıyordu, kızını tek başına büyütüyordu. Mehmet hortum almak için markete gelmiş, Zehrayı yorgun, ince ve gözlerinde yorgunluğun izleriyle görmüştü. O günden sonra üç kez daha hortum almaya geldi, sonunda buluşmaya davet etti.
Mehmet Esmayı hemen kabullendi; katlanmadı, mecbur kalmadı hemen sevdi. Parkta gezdi, gece kitap okudu, bisiklet sürmeyi öğretti. Esma ona Baba Mehmet demeye başladı, ne zaman baba dese Mehmetin yüzü aydınlanıyordu.
Ama Nesrin Hanım başından beri çocukları ayırmıştı; kendi çocukları ve başkası. Zehra Merte hamile kaldığında Nihayet gerçek bir torunum olacak demişti. Zehra o zaman yutmuş, kavga etmek istememişti. Sonra Yusuf doğdu, Nesrin Hanım çiçek açtı iki torun, iki erkek, iki soy taşıyıcı. Esma ise hep Zehranın ilk evliliğinden kızı olarak kaldı. Torunu değil. Yakın değil. Yabancı gibi.
Zehra, yılbaşında; oğlanlara pahalı oyuncaklar, Esmaya çikolata. Oğlanların doğum gününde pasta ve balonla gelir, Esmanın doğum gününde kutlarım mesajı atar. Hepsi aynı anda gittiğinde oğlanları dizlerinde oturtur, öper, sever, Esma yanaşırsa başını okşar, yanaşmazsa fark etmez.
Zehra hep kayınvalide, başka çocuğu zorla sevemez, Esmaya kötü davranmıyor, fark sadece ilgide, olur deyip susmuştu. Susmuş, gülümsemiş, normale oynar gibi davranmıştı.
Ama çocuğa yemek vermemek artık fark değil, acımasızlık. Sessiz, sıradan, ürkütücü bir acımasızlık.
Ertesi gün Mehmet annesine gitti; Zehranın gelmesini istemedi.
Hayır, ben konuşacağım.
İki saat sonra döndü. Yüzü solgun, gözleri kızarmış.
Kötü bir şey yaptığını düşünmüyor, dedi. Esma onun kanı değilmiş, sorumluluk değilmiş. Ekmek vermiş, aç bırakmıyormuş. Ben fazla yumuşakmışım, Zehra işte bana manipülasyon yapıyormuş.
Zehra koltukta ellerini dizlerinde kavuşturmuştu. İçinde boşluk ve soğuk vardı.
Sen ne dedin?
Artık Esmaya davranışı değişmezse çocukları ona göndermeyeceğiz. Hiçbirini. Ne Merti, ne Yusufu, ne Esmayı.
Zehra ona baktı.
Ciddi misin?
Ciddiyim. Esma benim çocuğum. Kanımdan değil, ama hayatımdan. Evlendiğimde böyle karar verdim. Annem bunu kabul etmeli. Hala başkası diyorsa çocukları görmemeli.
Nesrin Hanım üçüncü gün aradı. Zehra açmadı canı çok yanıyordu. Mehmet açtı.
Kısa bir konuşma oldu. Kayınvalide Zehranın kendisini Mehmete karşı kışkırttığını söyledi. Mehmet dinledi ve dedi ki:
Anne, seni seviyorum. Ama Zehra bana bak bir şey söylemedi, kendi kararımı kendim verdim. Esma ailemizden biri. Ona yabancı diyorsan, bize de yabancı demiş olursun. Çünkü aile bölünmez.
Nesrin Hanım telefonu kapattı.
Bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha. Kayınvalide aramadı. Zehra tüm çocukları kreşe götürüp işten sonra aldı. Eskiden salı, perşembe ve cumartesi çocuklar Nesrin Hanımdaydı; şimdi Zehra tek başına koşturuyordu. Mehmet fırsat buldukça yardımcı oluyordu, ama vardiyaları yoğundu.
Esma bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Bir akşam Zehra ona uykuya yatırırken aniden sordu:
Anne, biz artık babaanne Nesrine gitmiyoruz, benim yüzümden mi?
Zehra yatak kenarına oturdu, kızının saçını okşadı.
Neden öyle dedin?
Çünkü beni sevmiyor. Biliyorum, Mertle Yusufu seviyor, beni sevmiyor. Aptal değilim, anne.
Zehra nefes alamadı. Yedi yaşında çocuk. Her şeyi hissediyor, anlıyor ve annesini üzmemek için susuyor.
Esma, bak canım, Zehra yatağa uzandı, kızını kollarına aldı, sarıldı. Sen hiç, hiçbir şeyde suçlu değilsin. Hiçbir şeyde. Babaanne Nesrin… hata yaptı. Bazen büyükler de hata yapar, inanabiliyor musun?
Evet, dedi Esma ciddi ciddi başını sallayarak.
Şimdi bekliyoruz, hatasını anlayınca düzelecek. Tamam mı?
Tamam, dedi Esma, başını Zehranın omzuna yasladı.
Zehra tavana bakarak düşündü: Eğer Nesrin Hanım değişmezse çocukları ona asla bırakmayacak. Gerekirse işten ayrılacak, gerekirse son parası ile bakıcı tutacak.
Üç hafta sonra kapı çaldı. Cumartesi akşamıydı, Zehra Yusufu yıkıyor, Mehmet Mert ile oynuyordu. Esma kapıyı açtı.
Zehra kızının banyodan Babaanne Nesrin? sesiyle irkildi.
Sonra sessizlik. Uzun ve derin bir sessizlik.
Zehra Yusufu havluya sarıp koridora çıktı. Nesrin Hanım kapıda bekliyordu; elinde büyük bir poşet ve bir kutu.
Esmaya baktı, o küçücük kız pijamaları ve kedili tişörtüyle yukarıya bakıyordu. Esma ciddiydi, kararlıydı.
Esma, dedi Nesrin Hanım, sesi alışık olmadığı kadar boğuktu, sana bir şey getirdim.
Kutuyu açtı. İçinde büyük bir pasta, pembe güller ve çikolatayla yazılmış Esmaya babaanneden yazıyordu.
Esma pastaya baktı, sonra büyükanneye, ardından tekrar pastaya.
Bana mı? diye sordu şaşkınca.
Sana, dedi kayınvalide. Sadece sana.
Mehmet koridorda göründü, annesine baktı, konuşmadı.
Nesrin Hanım oğluna döndü.
Mehmet, kavga için gelmedim… cümleyi yutkunarak tamamladı özür dilemeye geldim.
Mutfağa geçti, poşeti masaya koydu. İçinden tereyağı, kaymak, kakao ve un çıkardı. Bir de havluya sarılı bir tabak. Havluyu açınca; yirmi civarı krep, hâlâ ılık.
Hepsi için, dedi Nesrin Hanım üçüne de, hiçbirini ayırmadan.
Zehra Yusufu kucağında tutarken ne diyeceğini bilemedi. Kayınvalide her zamanki gibi değildi, ne soğuk ne kibirli; daha çok yolunu kaybetmiş, birden fark etmiş gibiydi.
Herkes masaya oturdu. Nesrin Hanım önce Esmaya, ardından Merte ve Yusufa krep koydu. Esmaya en çok. Esma tabağına baktı, sonra babaannesine, bir köşeden gülümsedi utangaç ama gerçek bir gülümseme.
Çocuklar yiyip oynamaya gittiğinde Nesrin Hanım, çay bardağıyla masada sessiz kaldı. Sonra gözlerini kaldırmadan konuşmaya başladı.
Üç haftadır yalnızdım. Sessiz evde. Ve fark ettim ki, ben gerçekten yanlış yaptım. Çocukları ayırdım, ama onlar hepsi masum, aynı çocuklar.
Gözlerini elinin tersiyle sildi.
Bir arkadaşım var, Zeynep. Otuz yıldır dostuz. Ona konuştum, bana Zehra suçlu, Mehmet annesinin peşinden gidiyor desteği bekliyordum. Ama Zeynep dedi ki, Nesrin, aklın nerde? Çocuğa ekmek ve boş kupa mı verdin? Bir de kenara oturtsaydın! O kadar utandım ki, gece boyunca uyumadım.
Mehmet karşısında kollarını göğsünde tuttu. Yüzü gergindi ama gözü yumuşaktı.
Anne, Esma her şeyi anlıyor. Yedi yaşında ama her şeyi hissediyor. Zehraya, Babaanne beni sevmiyor dedi. Yedi yaşında anne.
Nesrin Hanım eliyle ağzını kapadı; omuzları sallandı.
Allahım, ne yaptım ben…
Zehra sustu. Kayınvalideyi teselli etmek istemiyordu. Daha sonra, iyileşince belki. Ama şimdi değil.
Nesrin Hanım, dedi Zehra sonunda, sizden Esmayı Mert ve Yusuf gibi sevmenizi beklemiyorum. Kan bağının yeri ayrı. Ama o çocuk; masanızda oturuyorsa, herkesle aynı yemeği yemeli. Tartışması yok, insanlık gereği.
Nesrin Hanım başını salladı.
Biliyorum. Gerçekten anladım.
Bir süre sustu, sonra ekledi:
Zehra, yarın yine gelebilir miyim? Esmayı parka götürmek istiyorum. Zeynep söyledi, yeni dönme dolap gelmiş.
Zehra Mehmete baktı. Mehmet başıyla onayladı.
Buyurun, dedi Zehra.
Nesrin Hanım ertesi gün onda geldi; elinde parlak bir kutu vardı.
Sana, Esma. Aç bakalım.
Esma kutuyu açtı. İçinde üç tane renkli kelebekli tokaydı. Basit ama güzeldi. Esma tokaları göğsüne bastı, büyükannesine öyle bakınca Zehranın kalbi sızladı.
Teşekkür ederim, babaanne Nesrin, dedi Esma.
Nesrin Hanım birden Esmanın karşısına çöktü, ellerini tuttu, gözlerine baktı.
Esma, babaanneyi affet. Babaanne çok hata yaptı. Sen çok iyi bir kızsın. En iyisi.
Esma bir, iki, üç saniye durdu. Sonra büyükanneyi kollarıyla sımsıkı sardı; sadece çocukların içten ve koşulsuzca sarılabildiği gibi.
Nesrin Hanım da ona sarıldı. Aceleci değil, alışık değil, ama sağlamca. Zehra büyükanneye yaslanmış, sessizce ağladığını fark etti.
Parka hep birlikte gittiler. Nesrin Hanım Esmayı dönme dolaba bindirdi, pamuk şeker aldı, kaydırakta elinden tuttu. Mert ve Yusuf etrafta koştu, düştüler, kirlendiler, güldüler. Mehmet Yusufu omuzunda taşıdı, Zehra yanında dondurma yedi.
Akşam kayınvalide evine döndü, çocuklar uyudu; Zehra mutfakta çay içerken Mehmet yanına oturdu.
Gerçekten değişti mi sence? dedi Zehra.
Bilmiyorum, dedi Mehmet. Ama çabalıyor. Bu bile çok.
Zehra bardakla oynadı. Esmayı düşündü, kızının ekmekle oturduğu o sahneyi. Ve bugün, büyükanneye sarıldığı anı.
Çocuklar affetmeyi bilir. Çabuk, kolay, gerçek. Hesapsız, içlerinden geldiği gibi. Keşke büyükler de onlardan öğrenebilse…
Mehmet, dedi Zehra, bir kere daha aynı olay olursa; bir kez bile, çocuklar ona gitmeyecek. Bunu biliyor musun?
Biliyorum, dedi Mehmet. Bir daha olmayacak. Takip ederim.
Bir ay sonra Nesrin Hanım yine salı ve perşembe çocukları aldı. Zehra tedirgindi, telefonda Esmaya her şey yolunda mı diye soruyordu. Esma güvenle, neşeyle cevap verdi: Anne, her şey çok güzel, babaanne Nesrin bize pankek yaptı. Bana çilek reçeliyle, Merte elma reçeliyle, Yusufa kaymakla; o küçük zaten.
Bana, Merte, Yusufa. Üçüne de, ayırt etmeden.
Bir gün Zehra çocukları almaya gitti, Nesrin Hanımın buzdolabında bir resim gördü. Dört figür: biri büyük, üçü küçük. Altında yamuk harflerle: Babaanne Nesrin, Mert, Yusuf ve ben. Yanında kalın bir figür, başka kalemle çizilmiş; Esma kendini eklemiş. Nesrin Hanım resmi çıkarmamış, aksine en görünür yere mıknatısla tutturmuştu.
Zehra buzdolabına bakıp dört figürü izledi. Bazen ailede en önemli şey susmamak. Dayanmak, her şey yolunda gibi davranmak değil, tam aksine, Dur! Böyle olmaz. Çocuğum da aynı krepi hak ediyor demek. O zaman, belki de en inatçı büyükanneler bile değişebiliyor.
Hepsi değil, ama bazıları kesinlikle.
Hayat bazen affetmeyi çocuklardan öğrenmek gerektiğini gösterir; adalet ve eşitlik ise, ancak insan cesaretle konuşabildiği zaman gelir.



