SEVMEK SABRETMEKTİR, SABRETMEK SEVMEKTİR İstanbul’da yaşayan İsmail ve Derya’nın nikâhlı evliliği …

SEVMEK, SABRETMEK; SABREDEREK SEVMEK

Şimdi bak, çok ilginç bir hikaye anlatacağım sana; başrolde ise Tarık ve Yelda var. Bunların düğünü ta eskilerde, Üsküdar’da kıyılmıştı. Evlenecekleri gün, nikâh arabası camiye yanaşırken birden yaz yağmuru bastırmaz mı? Ama bildiğin yaz yağmuru değil; fırtına, gök gürültüsü… Gelin Yelda’nın bembeyaz duvağı havalandı, kuş gibi yükseldi göğe. Sonra orada burada döndü dolaştı, en sonunda gidip çamurlu bir su birikintisine düştü. Oradaki herkes birden “Aaa!” diye kaldı. Fırtına birden durdu. Tarık hemen koştu duvağın peşinden ama kaçırdı tabii.

Bembeyaz duvak, simsiyah çamurun içine bulanmıştı. Yelda, gözleri dolu dolu Tarık’a seslendi:
“Alma onu, Tarık! Ben bu duvağı bir daha takmam!”
Caminin önündeki yaşlı teyzeler başladılar homurdanmaya. “Kızın bahtı fena, bunların hayatı hep fırtınalı olacak,” dediler aralarında…
Apar topar bakkaldan yapay bir beyaz çiçek satın aldılar, Yelda’nın saçına taktılar; artık yeni bir duvak arayacak vakit yoktu. Kendi nikâhına geç kalmak olur muydu hiç?

Yeni evli çift, caminin girişinde el ele verip nikâh mumlarını tuttular, Allah’ın huzurunda birbirlerine söz verdiler. Ama düğün ve resmi nikâhı, Üsküdar Evlendirme Dairesi’nde kalabalık bir yeğen-akraba topluluğu önünde yapmışlardı; hani biraz da gelenekler böyle ya…

Üç yıl geçti; o evde iki çocuk vardı şimdiden: Kızlarının adı Defne, oğullarının ismi ise Kerem. Hayatları gayet güzeldi, dertsiz tasasız…

Ama on yıl sonra Tarık ve Yeldanın kapısı bir akşam ansızın çaldı.
Yelda, kim gelirse gelsin, sıcak karşılar; buyur eder, ne varsa sofrasına koyar, bir bardak çayını eksik etmezdi. Ama bu seferki, gerçekten farklı bir misafirdi. Kapıdaki genç kadın, Tarık evde yokken gelmişti.

Kadıncağız şöyle bir süzdü geleni, içten içe de hissetti: Genç, güzel, candan görünüyor.
“Merhaba, ben Melis,” dedi konuk. “Tarıkın, yani eşinizin, yakında eşi olacağım.”
Şaştı Yelda önce, ama belli etmemeye çalışarak sordu:
“Ne zamandır nişanlısınız ki siz Tarıkla?”
“Uzun süredir,” dedi Melis, hiç çekinmeden. “Artık daha fazla bekleyemem. Tarık’tan çocuğum olacak.”
Yelda’nın canı sıkıldı ama içindeki öfkeyi bastırıp şöyle dedi:
“Bak bana bak kızım, farkındasın değil mi, bizim evliliğimiz Allah katında? Üç çocuğumuz var.”
“Biliyorum,” dedi Melis. “Ama biz Tarık’la birbirimizi çok seviyoruz. Siz de boşanabilirsiniz, öğrendim, öyle bir imkan var.”
“Bak kızım, bu aileye bulaşmanı hiç tavsiye etmem. Biz kendi aramızda çözeriz bu işi,” deyip kapıyı bir güzel kapattı Yelda.

İçeri girip kendi kendine söylendi, “Her şeyi araştırmış, akıllı olmuş. Ama Tarıkı sana bırakır mıyım hiç!” Sonra düşüncelerinin içinde kayboldu. Son zamanlarda anlatılan balık avı sevdalarından, hafta sonu iş gezilerinden şüphelenmemiş miydi zaten? Kadın yüreği işte, hisseder insan, havada bir terslik var mı hemen anlar.

Ama yine de kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı; belki de bu kızın dediği gibi bir şey yoktur diye umut etti.

O akşam Tarık eve gelince, her zamanki gibi sofrayı kurdu. Karnını bir güzel doyurduktan sonra Yelda sohbet açtı:
“Tarık, aşık mısın?” dedi, boğazı düğüm düğüm.
Tarık başını eğdi:
“Aşığım,” dedi.
“Bugün, sevgilin geldi. İş ciddi mi sizin?” dedi Yelda, yutkunarak.
Tarık döküldü:
“Yelda, ben Melissiz yapamıyorum. Denedim ama olmuyor. Bütün vebali bende. Bırak, gideyim!”
Yelda içini çekti ve dedi ki:
“Peki, git. Elimden bir şey gelmez, hayat herkesi sınar.”

Tarık, Melis’in yanına taşındı. Yelda ise soluğu camide, mahallenin imamında aldı. Hocasına dert yandı. Onun da cevabı şu oldu:
“Kızım, sevgi sabreder, son bulmaz. Ama sana günahı yok artık; kocan büyük bir günaha battı. Boşanabilirsin, istersen af da edersin. Hangisini yapacağını sen bilirsin.”

Kısa bir süre sonra Yelda’nın kalbinde yeni bir kıpırtı başladı; hamileydi. Bu da Tarıkın çocuğuydu. Bunu bir işaret olarak gördü; belki Tarık bir gün pişman olur ve geri döner diye düşündü. Annesi de en az onun kadar yanında oldu, çocuklara baktı, Yeldaya hep destek çıktı.

Tarık, Defne’yle Kerem’i hiç ihmal etmedi bu arada. Hediyeler aldı, çocukları yaz tatilinde Antalyaya götürdü, Yeldaya düzenli şekilde harçlık yolladı.
Ama Yelda çocuklardan sır istemişti: Kardeşleri Emirin doğduğunu babalarına kesinlikle söylemeyeceklerdi. Tabii çocuk laf dinler mi? Defne, babasına hemen anlattı yeni kardeşi olduğunu. Tarık ise önce Yelda başka biriyle evlendi sandı; içi burkuldu. Oysa kendi öz oğluymuş…

Öte yandan Melis’in kaderi hiç kolay değildi. Hamileliği ilk seferde felaketle sonuçlandı, bebeklerini kaybettiler. İkinci hamileliği de ancak birkaç ay sürebildi. Melis, bu acıları üst üste yaşarken bir süre çocuk işine ara vermek istedi, ama kader, plan tutmuyor işte

Neyse… Tarık elinden geldiğince Melisin yanında oldu. Her koşulda destekti. Evde herkes derdini paylaşırken, o sıralar Yelda’nın kapısında yeni bir misafir eksik olmadı: Üniversiteden eski sınıf arkadaşı Ali. Eskiden de çoğu kızın ilgisini çekmişti ama Yelda ona hiç yüz vermemişti. Şimdi ise arkadaşlıklarını yeniden kurdular. Ali sık sık eve gelip çocuklara oyuncak, Yeldaya çiçek getirdi. Yelda baştan beri açık konuştu:
“Bak, ben hâlâ kocamı bekliyorum. Fazlası olmaz.”
Ali ise “Olsun, ben seni kardeşim, çocuklarını da yeğenim sayarım,” diyordu. Böylece herkesin yeri belliydi.

Bu arada Melis ve Tarıkın hayatında bir mucize oldu. Melis, sonunda sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdi; adını da Sevgi koydular. Melis, Sevgiye sarıldıkça geçmiş hatalarını düşündü; başka bir kadının yuvasını dağıtmanın acısına, “başkasının acısı insana akıl vermez” dedi kendi kendine.

Evde zaman su gibi aktı. Yıllar geçti.
Beş sene sonra, Melis ciddi biçimde hastalandı. Sadece otuz yaşındaydı, Tarık ne yapsa çare bulamadı. Hastanelerde yattı, ilaçlar, tedaviler…

Hayatından vazgeçmeye hazırlanıyordu ki, bir de Yeldayı görüp af dilemek istedi. Tarık yadırgadı ama onu kırmadı. Yelda çoktan biliyordu Melisin ağır hasta olduğunu.

Tarık, Melisi kucağında eve getirdi. Herkes şaşkındı. Melis, “Beni Yelda ile yalnız bırakır mısınız?” dedi zayıf bir sesle. Herkes çıktı. Yelda yanına oturdu. Melis, gözyaşlarıyla af diledi:
“Yelda, beni affet. Bana emanet Sevgiyi. Kızım size kalsın, sahip çıkın!”
Yelda, Melisin elini tuttu:
“Melis, Allahın cezası diye bir şey yok; insan kendi cezasını kendi verir. Kızını da, seni de bırakmayız. Bizim ev kocaman, burada birlikte kalın. Her şey Allahtan gelir; umudunu kaybetme!”

Evin havası değişti; Ali, Melisin bakımında başrol oynadı. Başından ayrılmadı, ona içtenlikle moral verdi, sohbet etti. Herkes Melisin iyi olması için elinden geleni yaptı.

Aylar geçti. Melis azar azar toparlandı, bahçeye çıktı, güneşe yüzünü döndü; hayat geri dönmeye başladı sanki. Bir yandan da Aliye karşı içinin ısındığını fark etti ama haddini aşmadı. Yine de Sevgiye babalık eden bu adama minnettardı. Sevgisi kendi sevgisiyle yetti, torununa da, Melise de…

Sonra bir gün Melis, büyük bir cesaretle şöyle dedi:
“Yelda, Tarık; biz Ali ve Sevgi ile kendi evimize geçiyoruz. Her şey için, en başta merhametiniz için teşekkür ederim!”

Yelda ile Tarık birbirine baktı. Zaten Tarık daha önce açıkça konuşmuştu:
“Ne olursa olsun, seni ve çocuklarımızı bırakmam. Üç çocuğumuzla, yine birlikte olalım, senden şefkatli kadın görmedim!”
Yelda ise göz kırptı:
“Hiç gidecekmişim gibi oldu mu sanki? Hayat bize büyük bir ders verdi.”
“Sevgiden de vazgeçmiyoruz, Tarık; o da bizim çocuğumuz!”
“Tabii ki! Kapımız ona her zaman açık,” dedi Tarık.

Melis ve Ali, kızıyla birlikte yeni bir hayata adım attı. Melis, ayrılırken Tarık’a sarıldı ve dedi ki:
“Yeldanı çok sev, üzme sakın. Seni hep iyi hatırlayacağım.”
Tarık ise duygulu bir sesle:
“Mutlu ol, Melis…”

İşte bazı hikâyelerde sevgiyle sabır, sabırla sevgi el ele gider; gerçek huzur, bazen yıllar sonra gelir.

Rate article
Lifequest
SEVMEK SABRETMEKTİR, SABRETMEK SEVMEKTİR İstanbul’da yaşayan İsmail ve Derya’nın nikâhlı evliliği …