Geceden botlarımı çıkarıp çay suyunu koymuştum ki müdürümden bir mesaj geldi: Yarın Sevilin yerine gelebilir misin? Ateşi var, yerine bakacak kimse yok. Ellerim hala lavabodan ıslanmış, ekranı hemen su lekeleri kapladı. Havluyla ellerimi kurulayıp telefondaki takvime baktım. Yarın tek boş akşamım olacaktı; erkenden yatmak, kimseyle konuşmamak istiyordum çünkü sabah rapor teslimim vardı, kafam da uğulduyordu.
Yapamam, çünkü diye yazdım, sonra sustum. İçimde yine o tanıdık bulantı başladı: Hayır dersen birini yarı yolda bırakmış oluyorsun. Yani sen de öyle çıkar. Cümleyi sildim, kuru kuruya Evet, gelirim yazdım. Gönderdim.
Çaydanlık ötmeye başladı. Bir kupa çay aldım, pencere kenarındaki tabureye oturup İyi Şeyler adını verdiğim notları açtım. Orada şimdiden bir madde hazırdı: Sevilin yerine nöbeti üstlendim. Yanına bir nokta koyup, sanki bir şeyleri dengeleyebilecekmişim gibi bir artı ekledim.
Bu notlar aşağı yukarı bir senedir benimle yaşıyordu. İlk kez ocakta, yılbaşı sonrası günler bomboş ve anlamını yitirmiş gibiyken başlatmıştım. Günler uçup gitmesin, bir iz kalsın diye kendime kanıt aramıştım. İlk madde: Nihal Hanımı hastaneye bıraktım. Yukarı kattaki Nihal Hanım ağır ağır yürür, laboratuvara sonuçlarını taşımaktan korkardı. Zili çaldı: Arabadasın, bırak beni, geç kalacağım yoksa dedi. Ona laboratuvarı bekledim arabada, alınca eve geri getirdim.
Dönüşte içimde hafif bir öfke yakaladım. İşe geç kalıyordum ve aklımda başkalarının dertleri dönüp duruyordu. Bu kırgın öfkemden utandım, benzinlikte kahveyle yuttum. Notlara sonradan yalnızca yaptığımdan bahseden, berrak bir cümle ekledim.
Şubatta oğlum iş gezisine gittiği için torunumu bana bıraktı hafta sonu. Sen evdesin, zorlanmazsın zaten dedi, sormadan. Torunum harika bir çocuk, gürültülü, hep bak, oynayalım, hadi diyor. Onu çok seviyorum ama akşam olunca yorgunluktan elim ayağım titriyor, kafam zonkluyordu.
Uyuyunca bulaşıkları yıkadım, oyuncakları topladım, oysa sabah kalkar kalkmaz tekrar hepsini döktü. Pazar günü oğlum almaya geldiğinde, Yoruldum dedim. Gülerek: Sen sonuçta babaannesin, deyip yanağıma öptü. Notlarıma İki gün torunumla ilgilendim yazdım. Yanına kocaman kalp koydum ki bu sadece görev gibi olmasın.
Martta kuzenim aradı, maaşa kadar borç istedi. İlaç alacağım, biliyorsun işte dedi. Anlayışla yaklaştım. Parayı gönderdim, ne zaman geri ödeyecek sormadım bile. Sonra mutfakta geçip hesap yaptım, avans gelene kadar nasıl idare ederim diye. Yeni bir kaban istiyordum uzun zamandır, ama bunu da erteledim. Eski kaban dirseklerinden iyice parlamıştı, oysa bu bir lüks değil, ihtiyaçtı.
Nota yalnızca Kuzenime yardımcı oldum yazdım. Kendi ihtiyacımı erteledim kısmını yazmadım. Küçük gördüm ya da gereksiz geldi o satır.
Nisanda işyerinde genç bir kız tuvalette mahsur kaldı, gözleri kıpkırmızı ağlıyordu. Terk edildim, kimseye lazım değilim artık diyordu. Kapıyı tıklatıp: Aç, buradayım dedim. Sonra merdiven arasında, taze boya kokusu içinde, anlattıklarını dinledim. Her şeyi tekrar etti başa sararak. O kadar saat dinledim ki, sırtımdaki ağrı için önerilen egzersizime gitmeye vakit kalmadı.
Eve döndüğümde kanepede sırtıma sızı girdi. Kızgınlığım kıza değil, kendimeydi: Niye Evime gitmem lazım diyemiyorsun? Notlara Hazalı dinledim, ona destek oldum yazdım. Adını özellikle girdim ki daha samimi görünsün. Yine de Kendi işimi iptal ettim demedim.
Haziranda işyerinden arkadaşımı yazlığa bıraktım, çünkü arabası bozulmuştu. Yol boyu kocasıyla telefonda hoparlörden bağırıştı, bana bir kez bile sormadı rahat mıyım diye. Sustum, yola bakıp döndüm. Yazlıkta eşyaları hızla indirip: Teşekkürler, zaten senin yolun üstü dedi. Oysa hiç yolumun üstü değildi. Trafikte eve geç kaldım, o yüzden anneme gidemedim ve annem kırıldı.
Notlara Nermini yazlığa götürdüm diye ekledim. Yolumun üstü lafı, nedense çok acıttı, ekrana uzun uzun bakarken ekran karardı.
Ağustosta annem gece aradı: Sesi ince, korkulu: Kötüyüm, tansiyonum çıktı, korkuyorum. Hızla üstüme bir şeyler giydim, taksi çağırıp bomboş şehirde anneme koştum. Evde tahlil aletleri, dağınık ilaç kutuları Tansiyonunu ölçtüm, ilaç verdim, yanında oturdum, uykusu gelene kadar bekledim.
Sabah doğrudan işe gittim. Metroda gözlerim kapanıyor, durağımı kaçırmaktan korkuyordum. Notlara Gece annemle kaldım yazdım. Yanına ünlem koyup sildim çünkü fazla iddialı geldi.
Sonbaharda liste uzadıkça uzadı. Sonsuz bir şerit gibi. Ve uzadıkça, hayatımın raporunu sunuyormuşum gibi bir his gelip yerleşti. Sanki bana kucak açan sevgiler, hep bu makbuzlara endeksli; ben de onları biriktiriyorum: Sen gerçekten bir şey yapıyor musun? sorusuna kanıt gibi.
Listede, kendim için bir şey var mı diye düşündüm. Başkasına yardım değil, sadece kendim için. Hep başkalarının acısı, isteği, planı. Kendi arzularım hep saçma bir kapris gibi, gizlemem gereken bir şey olmuş.
Ekimde hafif bir kırılma yaşadım. Oğluma belgelerini götürdüm, kapıda elimde klasör beklerken telefonla konuşuyordu, oğlum anahtar arayıp telaştaydı. Torunum koşuşturuyor, Çizgi film aç diye bağırıyordu. Anne, madem geldin, markete de uğrar mısın? Süt ekmek bitmiş, vaktim yok, dedi.
Ben de çok yorgunum, dedim. Yüzüme bile bakmadı, omuz silkti: Ama sen hep yaparsın ki. Kendi dünyasında devam etti.
O söz damga gibi oldu. Rica değil, dayatma. İçimde bir sıcaklık yükselirken, utanç da hissettim. Hayır demek istemek bile ayıp geldi.
Yine de markete uğradım. Süt, ekmek, bir de elma aldım; torunum sever diye. Poşetleri bırakınca Sağ ol, anne, dedi oğlum. O teşekkür not defteri gibi dümdüzdü. Sadece gülümsedim ve evime gittim.
Evde notlara Oğluma market alışverişi yaptım satırını yazdım. Satırı uzun uzun okudum; parmaklarım yorgunluktan değil, kızgınlıktan titriyordu artık. O defter, bana dayanak olmaktan çıkıp bir zincir gibi olmuştu.
Kasımda sonunda doktordan randevu aldım. Sırtım daha da kötüydü, mutfakta bile ayakta duramıyordum. E-devletten cumartesi sabahına yazıldım, işten izin almam gerekmesin diye. Cuma akşamı annem aradı: Yarın uğrar mısın canım? Eczaneye gitmem lazım, yalnızım da.
Yarın doktor randevum var dedim. Bir an sustu, sonra: Peki, demek ki bana ihtiyacın yok artık.
O cümle hep işe yarardı. Hep hemen açıklama yapar, söz verip kendi işimi ertelerdim. Tam Doktordan sonra gelirim diyecekken durdum. İnadımdan değil, derin bir yorgunlukla, nihayet kendi ağırlığını hissettim hayatımın.
Sessizce Anne, öğleden sonra gelirim. Doktora görünmem şart, dedim.
Anne öyle iç çekti ki, sanki dışarda bırakılmışım. Peki, dedi ama o pekide kırgınlık, sitem, alışkanlık hepsi vardı.
Gece zor uyudum. Rüyamda koridorda klasörlerle koşuyor, kapılar bir bir kapanıyordu. Sabah kalkınca kendime lapa yaptım, uzun zamandır almam gereken hapları içtim, çıktım. Poliklinikte sırada başkalarının tahlil, emekli maaşı sohbetlerini dinledim. Teşhisimi düşünmedim bile; şu an ilk kez kendi için bir şey yapmanın garip huzurunu, ürkekliğini yaşadım.
Doktordan sonra annemin yanına söz verdiğim gibi uğradım. Eczaneden ilaçlarını aldım, üçüncü kata çıkarken içim rahattı. Annem sessiz açtı kapıyı, Doktora gittin mi? dedi sonunda.
Gittim. Benim için önemliydi, dedim bu kez savunmaya geçmeden.
Bir an dikkatle baktı, sanki ilk kez bende, işlevden başka bir şey gördü. Sonra döndü mutfağa gitti. Eve dönerken içimde ferah bir boşluk vardı. Sevinç değil; yer açılmış, hafiflemiş gibi.
Aralıkta, yıl yaklaşırken hafta sonunu artık nefes almak için değil, fırsat gibi bekliyordum. Cumartesi sabahı oğlum yine yazdı: Torunu okuldan alabilir misin? Bir işimiz var. Mesajı okudum, refleksle evet yazacak gibi oldum.
Yatak kenarında oturdum, telefon avucumda sıcak. Oysa bu günü planlamıştım: Merkeze inip, müzede bir sergiye gidecektim, aylardır ihmal ettiğim. Sadece resimler arasında dolaşıp susmak istemiştim; kimse nerede?, ne alayım? diye sormasın.
Bu kez Bugün müsait değilim. Kendi planım var yazdım. Gönderdim, telefonu ekranı alta koydum, kolay dayanayım diye.
Dakikalar sonra cevap geldi: Peki. Sonra Kırıldın mı yoksa? diye ekledi.
Tekrar okudum, içimde yine o tanıdık açıklama, savunma, yumuşatma isteği yükseldi. Oysa uzun açıklamalar hep bir pazarlık duygusu yaratıyor, kendim için pazarlık yapmak istemiyordum.
Sadece kendim için önemli. yazdım ve uzatmadım.
Sakin sakin hazırlandım. Ütü fişte mi, camlar kapalı mı diye kontrol ettim, cüzdanımı, kartımı, şarj aletimi aldım. Durağa gittiğimde, alışverişle uğraşan kalabalık arasında, kimseyi kurtarma zorunluluğum olmadığını hissediverdim. Yadırgadım başta ama korkmadım.
Müzede ağır ağır dolaştım. Tablolarda yüzlere, ellere, penceredeki ışığa baktım. Kendimi ilk kez, başkasının ihtiyacından başka bir şeye dikkat kesilmiş hissediyordum. Küçük büfede oturup kahvemi içtim, kartpostal aldım, çantama koydum. Kırtasiye dokusu hoşuma gitti, kartı keyifle okşadım.
Eve dönünce telefonum çantada kaldı. Önce kabanımı astım, ellerimi yıkadım, çay koydum. Sonra İyi Şeyleri açıp en alta, bugünün tarihine indim.
Uzun süre boş satıra baktım. Sonra artıya dokunup Müzeye tek başıma gittim. Başkasının isteğinin yerine kendi hayatımı koymadım yazdım.
Bir an tereddüt ettim; kendi hayatım kısmı fazla iddialı geldi. Sildim ve daha sade yazdım: Müzeye tek başıma gittim. Kendim için özen gösterdim.
Sonra ilk kez aklıma hiç gelmeyen bir şey yaptım. Listenin başında iki sütun açtım. Sola Diğerleri için, sağa Kendim için yazdım.
Kendim için sütununda şimdilik bir tek satır vardı. Ona bakınca, sanki omurgam tam yerine oturmuş gibi derin bir huzur hissettim. Kimseye iyi biri olduğumu kanıtlama ihtiyacım yoktu; ama kendimi unutmamam gerektiğini anladım.
Telefon yine titredi. Acele etmedim. Çayımı doldurup bir yudum aldım, ancak sonra baktım. Annemden kısa bir mesaj: Nasılsın?
İyiyim. Yarın uğrarım, sana ekmek de getiririm, diye cevap yazdım. Sonra ekledim: Bugün meşguldüm.
Mesajı yolladım, telefonumu yanı başıma koydum, ekranı açık. Oda sessizdi ve bu sessizlik hiç rahatsız edici değildi. Sanki sonunda bana ait bir yer açılmıştı.




