Aile, mükemmel ev düzenini sıradan sanıyordu, ta ki anne bir ay tatile gidene kadar

Ailede her şeyin kusursuz işlemesi normal kabul edilirken, anne bir ay tatilde olunca gerçekler gün yüzüne çıkıyor.

Bugün lorlu kızartmada kuru üzüm neden yok? Dün özellikle üzüm koy dedim, öyle daha lezzetli oluyor Ayrıca kaymak da az koymuşsun. Mavi gömleğim nerede bu arada? Dün ütülemeni istemiştim, toplantım var, onunla gideceğim.

Adam, tabağını masanın kenarına itiyor, parmaklarıyla sehpayı tıklatıyor. O sırada mutfakta tek koluyla tavada yağda cızırdayan hamur kızartmasını çeviren, diğer eliyle lise çağındaki kızına çay koyan kadına bile bakmıyor. Kadın, bir yandan sütlaç taşacak mı diye göz ucuyla takip ediyor.

Kuru üzüm çarşamba bitti, al diye yazmıştım; ama sen alışverişi unuttun, Sema hafif yorgun ama sakin bir sesle cevap veriyor, ellerini önlüğe siliyor. Gömleğin dolapta, tertemiz, ütülü, göze çarpacak şekilde askıda duruyor.

Kırk dokuz yaşındaki Sema, son yirmi beş yıldır kendi evinin motoru, lojistik yöneticisi, aşçısı, çamaşırcısı ve psikoloğu. Bütün bunların yanında bir tekstil fabrikasında da kıdemli muhasebeci olarak çalışıyor. Eşi Cem, inşaat firmasında yönetici, saygın bir adam; ev işlerinin doğal olarak kendiliğinden yürüdüğünü düşünüyor. Ona göre, market alışverişleri buzdolabına kendiliğinden doluyor, toz tek bakışla siliniyor, kirli çamaşırlar sihirli bir döngüye girip dolaba yerleşiyor.

Çocuklar ise adeta babalarının minyatürü olmuş: Üniversite öğrencisi yirmi yaşındaki Yiğit ve liseli on altı yaşındaki Ceren, evlerini lüks bir otel gibi, her şey dahil sistemiyle kullanmakta.

O gün Sema, işten eve her zamanki gibi ağır adımlarla değil de, heyecanla dönüyor. Alışveriş poşetlerini yerleştirmeden doğruca salona geçiyor; Cem televizyonun karşısında haber izliyor, Yiğit elinde telefon, Ceren ise ojelerini açıp salonun açık renk halısına yayılmış.

Size bir haberim var, deyip koltuğun kenarına ilişiyor Sema. İş yerinde sendika bana ücretsiz bir kaplıca tatili verdi. Afyona gönderecekler. Sırtım iyice kötü oldu, doktor çamur banyosu ve masaj önerdi.

Cem ekrandan başını kaldırıp hafifçe gülümsüyor.

Süper, Semacım. Git tabii, sağlığın önemli. Kaç günlük tatilmiş?

Yirmi bir gün Yolculuklarla birlikte neredeyse bir ay yokum, diyor Sema ve ailesinin tepkisini izliyor. Bir anlık sessizlikten sonra Cem, büyük bir rahatlıkla elini sallıyor.

Abartmayalım ya! Bir ay da ne ki Bebek değiliz, alt tarafı evde kalacağız. Şimdi her şey kolay, her işin makinesi var; çamaşır makinesi yıkar, robot süpürge süpürür, her şey otomatik. Sen gönlünü ferah tut, dinlen. Biz burada bekâr hayatı kurarız, keyfimize bakarız.

Çocuklar hemen başlarını sallıyor, sıkı denetim ve annelerinin uyarılarından kurtulacakları için seviniyorlar. Sema buruk bir tebessümle detaylı kılavuz hazırlıyor: faturalar için notlar, çamaşırların ayrımı, hangi ilacın kediye verilmesi gerektiği, yedek sünger nerede Cem bu listeyi buzdolabında görünce gülerek Fazla pimpiriklisin! diyor.

Vedalaşmaları biraz telaşlı ama neşeli geçiyor. Semayı trene bırakıp eve dönen üç kişi, artık ev patronu olarak dönüyor.

İlk günler gerçek bir tatil gibi geçiyor: Yataklar toplanmıyor, yemek için pizza veya marketten hazır salata alınıyor. Bulaşıklar sadece eviyeye atılıyor; Cemin İki tabağı şimdi yıkayacağına, yarın hepsini birden yıkarsın, daha rahat mantığı geçerli.

Kusursuz sandıkları yaşam, ilk aksaklığını mutfaktan yükselen garip kokuyla gösteriyor.

Bir sabah, Yiğit temiz bir tişört bulamıyor, dolabını karıştırıp, balkondaki çamaşır teline bakıp en sonunda babasının odasına gidiyor kızgın bir yüzle.

Baba, temiz kıyafetim kalmadı, çorap bile bulamıyorum!

Cem ise o an iş gezisi için uğurlu papyonunu ararken, sinirle elini sallıyor.

At makinaya ya, işte bu kadar. Annen yapıyordu, her gün yıkıyordu.

Yiğit banyoya giriyor. Kirli sepeti taşarcasına dolmuş; sepeti yere boşaltıyor. Beyaz gömlekler, Cerenin renkli elbiseleri, kendi koyu kotları hepsi bir arada. Hiçbir etikete bakmadan her şeyi dolduruyor makinaya, rastgele bol deterjan, yumuşatıcı da üstüne döküp Pamuklu 60 derecede düğmesine basıyor.

Akşam, bu ilk yıkamanın sonucu büyük bir kriz oluyor. Ceren, bir zamanlar bembeyaz olan gömleğini şimdi pembemsi, yanında mavi lekelerle görünce gözyaşlarına boğuluyor.

Her şeyimi mahvettin! Yarın okul konserinde giyecektim, artık giymem mümkün değil!

Nereden bileyim boyadığı? Yiğit karşılık veriyor. Makinede karışmasın diye yazmıyor, annem yaptığında böyle olmuyordu!

Cem çocuklarını yatıştırmaya çalışıyor, ama kendi pahalı gömleği iki beden küçülmüş hâlde çıkınca baba otoritesi de yıkılıyor. O gece internetten kıyafet beyazlatma videoları izleniyor, litrelik oksijenli su ve karbonat tüketiliyor; ama bozulanlar bozulup kalıyor.

İkinci haftanın sonunda finansal kriz çıkıyor. Cem maaşının bir kısmını her ay Semaya bırakıp, kalanının markete yeterli olacağını sanarak Yiğite 4000 TL gönderiyor, listenin geri geleceğinden emin. Yiğit bir saat sonra eve dönüyor.

Poşetlerden çıkanlar: iki paket ithal cips, kutu gazoz, bir parça dana antrikot, indirimli ithal fıstık, bir kavanoz siyah zeytin.

Patates? Süt, ekmek, sıvı yağ nerede? Cem şaşkınlıkla paketlere bakıyor. Çamaşır detarjanı almamışsın!

Baba, sen söylemedin ki, omuz silkiyor Yiğit. Lezzetli şeyler aldım, hepsi bu. Ayrıca para bitti. Etin kilosunu duysan şaşarsın.

Cem, akşam antrikotu pişirmek için Semanın en iyi teflon tavasını çıkarıyor. Eti yağda mühürlemek için ocağı sonuna dek açıyor. Yağ her yere sıçrıyor, tavanın üstü ve dolaplar yapış yapış oluyor. Et dışı kömür oluyor, içi çiğ kalıyor. Tavanın üzerindeki yanıkları çıkarmak için çelik tel fırça ile geçtiğinde, tavanın teflonu da mahvoluyor.

O akşam, tuzsuz makarnaya mahkûmlar; çünkü evde tuz da yok, dışarı çıkmak ise birilerinin hiç umurunda olmuyor.

Cemin burun kıvırdığı ev işleri bir anda intikama dönüyor. Robot süpürge yerdeki soket, çorap ve ambalajlarda debelenip ses çıkarıyor. Çöp kutusu kendi kendini boşaltmıyor; üç gün taşınca sinekler türemiş bile. Tuvalet kâğıdı tükendi, ayna diş macunu sıçratıyor, ama hiçbir şey sihirli şekilde ortadan kaybolmuyor.

Haftanın sonunda gelen elektrik faturasında kocaman kırmızı mühürle ödenmedi ibaresi, Cemi çileden çıkarıyor. Banka uygulamasında borcunu ödemek istiyor; ama abone numarası, şifre, sayaç yerini bilmiyor. Bir gününü çağrı merkezine, parolaları bulmaya, faturaların peşinden koşmaya harcıyor. O an, Sema’nın her ay deftere yazarak, internet, telefon, okul ücreti, aidat, tamir masrafı dahil tüm aileyi sessizce idare ettiğini hatırlıyor.

Üçüncü haftada ev tam bir savaş alanına dönüyor. Masada bir tabak yer kalmamış, bulaşıklar kurumuş yemek artıklarından kalkmıyor. Yerler yapış yapış, köşelerde toz topları rüzgârda savruluyor. Buzdolabında sıkıntılı bir reçel kavanozu ile kurumuş bir peynir ucu var.

O akşam mutfakta karşılaşıyorlar. Yiğit, kendine bir çatal bulmaya çalışıyor; Ceren külliyen ağlayarak, koltuktaki kırışık çamaşır yığınının arasında kulaklığını arıyor. Cem ise buruşuk bir gömlekle ortada duruyor.

Baba, artık dayanamıyorum! Ceren hıçkırıyor. Evde pislik var, kedi kumunu da hiç temizleyen yok. Arkadaşımı davet edecektim, ama rezil olmaktan korkuyorum!

Ben mi suçluyum şimdi? Cem öfkeyle cevap veriyor. Gün boyu çalışıyorum, para kazanıyorum. Siz de koca adamlarsınız, biraz çöp filan toplar insan!

Biz bilmiyoruz ki! Yiğit bağırıyor. Her şeyi anne yapardı, hiç anlatmadı zemini özel ürünle silmek lazım diye; o yüzden dün masayı bir süngerle sildim, iyice yağlandı.

Cem birden susuyor. Tüm öfkesinin yerini sarsıcı bir idrak alıyor. Bulaşık dolu evye, kararmış ocak ve şaşkın çocuklarına bakıyor. Anne her şeyi yaptı cümlesi bir tokat gibi yüzüne çarpıyor.

Bir ay öncesine kadar küçümsediği ev işlerinin sadece düğmeye basmaktan ibaret olduğu önyargısı tuzla buz oluyor. Evin etrafını saran makineler, planlama, sabır ve titiz çabayla anlam kazanıyor; ekipmansız, sevgi ve ilgi olmadan hiçbir işe yaramıyorlar.

Sema görünmeden, dev bir görünmez orkestranın şefiymiş. Market alışverişi, çamaşırın narin ayarında yıkanması, bütçeyi idare etmek, faturalar, sağlık sigortası, kedinin aşısı Her şey arka planda onun çabası ile sürüyormuş. Şimdi, tek başlarına kalınca herkes bunun ağırlığını hissediyor.

Cem sandalyeye oturup ellerini yüzüne götürüyor.

Oturun bakalım, diyor çocuklara sessiz bir kararlılıkla. Konuşmamız lazım.

Yiğit ve Ceren, babalarındaki değişik tonu hissedip usulca masanın kenarına ilişiyorlar.

Anne dört gün sonra geliyor, gözlerinin içine bakarak başlıyor Cem. Kapıdan girip de evi bu halde görünce arkasını döner, hakı da var. Resmen asalak gibi yaşadık.

Çocuklar başlarını sallıyor, sözün doğruluğunu kabul ediyorlar.

Temizlikçi filan çağırmak yok. Burayı ne hale getirdiysek, biz toplayacağız. Yarın cumartesi, sabah sekizde kalkıyoruz. Yiğit, banyo ve tüm çöp işi sende. Ceren, odalar, toz alma, çamaşırı ayırıp talimata göre yıkama sende. Ben mutfağa, ocağa ve yerleri silmeye bakacağım. Her yer annedeyken nasılsa öyle olacak. Sonra güzelce alışveriş listesiyle market alışverişi yapacağız. Anlaştık mı?

Ses çıkmıyor. Sonraki üç gün tam bir eğitim kampı gibi geçiyor. Yağlı mutfak duvarını ovmak gözyaşı ve ezilmiş eller istiyor. Cem, sırtı sırılsıklam ovuyor ocağı. Yiğit, tuvalet ve banyoyu kimyasallarla temizliyor; elleri yanıyor. Ceren üşenmeden ütüye saldırıyor, babasının gömleklerini ve çarşafları saatlerce ütülüyor.

Pazartesi akşamı hepsi yorgun argın salonda oturuyor. Evde hijyen, limonlu temizlik kokusu hâkim. Bulaşık yok. Buzdolabında tencereyle sıcak çorba hazır Cemin saatlerce internetten öğrenip yaptığı mercimek çorbası.

Fiziksel olarak bitaplar, ama herkesin içinde derin bir dönüşüm var. Rahatlık ve huzurun, aslında ne kadar emekle elde edildiğinin farkına varıyorlar.

O sırada Sema, gar otobüsünden inmiş evine doğru taksiyle gidiyor. Aklı hep evde, ay boyunca evim ne halde acaba endişesiyle yataktan kalkamıyor. Boş buzdolabı, dağınık ev, iyi ki geldin, giyeceğimiz kalmadı! diyen bir eş Her türlü felakete hazır geliyor eve.

Anahtarı döndürüp içeri girdiğinde, karşısında hepsi tek sıra dizilmiş bekliyor. Cem valizini alıyor, Yiğit bir demet krizantem uzatıyor, Ceren boynuna sarılıyor.

Annecim, çok özledik seni! diyerek omzuna yaslanıyor Ceren.

Sema eve hızlıca göz gezdiriyor. Ayakkabılar toplu, aynalar ışıl ışıl, mutfaktan çorba ve sarımsaklı ekmek kokuları doluyor eve.

Mutfakta zemin pırıl pırıl, tezgah ışıldıyor, çaydanlık parlıyor. Masada bir tabak kurabiye, yanında düzgün katlanmış havlular.

Sema ellerini yüzüne bastırıp gözyaşlarını tutamıyor. Bu, hüzün değil; yıllardır görünmez olan emeğinin nihayet fark edildiği bir andan gelen rahatlamanın gözyaşı.

Cem arkasından sarılıyor usulca.

Semacım Affet bizi, sesi titriyor. Yıllarca şu evi kendiliğinden yürüyen bir şey sandık. Aslında her şeyin yükünü sen çekiyormuşsun. Bir ayda neredeyse çöp yığınında yaşıyorduk, elektriksiz kalacaktık.

Gözlerinin içine bakıyor Cem.

Bundan sonra kendisi temizler, kendiliğinden olur yok. Dün görev paylaşımı yaptık; Yiğit temizlik robotunu, temel alışverişi, Ceren bulaşık makinesini ve kendi çamaşırlarını, ben de faturaları, çöpü ve hafta sonu yemeklerini üstlendim. Mercimek çorbasını yeni yaptım, tadına bakarsın

Sema gözyaşları içinde gülümsüyor, artık aylar, yıllar boyunca uğradığı ilginin karşılığını alan evlatları, otuz yıllık kocasına bakıyor. Onlar da ilk defa onu ve emeğini gerçekten görmenin huzuruyla oturuyorlar sofraya.

Beraber yemeğe oturuyorlar. Çorba gerçekten enfes, havuçlar biraz iri doğranmış; ama Sema için önemli olan bu değil. Artık sofrada sadece oturup tadını çıkarabiliyor; bulaşığı düşünmeden yediği bu yemekte, küçük bir teşekkürün ve emeğin ne kadar büyük değeri olduğunu hep birlikte anlamışlar. Bir evin gerçek huzurunu anlamak için, bazen dört kişilik bir ailenin hayatın yüküne bir başına kalması gerekiyormuş; bu da değişim için yeterliymişO akşam, mutfak masasında ilk kez herkes evin sadece dört duvardan, yıkanan çamaşırlardan veya dolan buzdolabından ibaret olmadığını, aslında sevgiyle, emekle örülen bir sıcaklık ve huzur olduğunu hissediyor. Bardaklar tokuşurken, Sema’nın elleri ellerinde birleşiyor; söze gerek kalmıyor. Sessizlikte bir minnet, bir farkındalık, yepyeni bir aile ruhu büyümeye başlıyor.

Sema kızının saçlarını okşarken Yiğit çekingen bir bakışla, Anne, bundan sonra okulda da yemek sırası bana gelsin istiyorum, diyor, Cem bir çay daha isteyip istemediğini sormadan bardaklara kendisi dolduruyor. Kapıdan dalan yaz rüzgarı, evin yeni temizlik kokusuyla karışıyor; Sema, o an ilk defa gerçek anlamda dinlenmeye başlıyor.

Ve bu kez, sofradan kalkarken her biri kendi tabağını avucunda, gülümseyerek mutfağa götürüyor. Çay sohbeti, bir kaç küçük espriyle, paylaşılmış bir huzurla sürüp gidiyor. O küçük mutfakta, dört kişilik bir aile gözle görülmez iplerle yeniden birbirine bağlanıyor; yıllarca sürdürülecek yepyeni bir düzenin ilk akşamı oluyor bu.

Bundan sonra ev, sadece Semanın değil, hepsinin evi artık emekle, saygıyla, birlikte kurulan bir yuva. Ve herkes, evdeki mucizenin şifresini nihayet öğreniyor: Paylaşmak, görmek ve teşekkür etmeyi unutmamak.

Rate article
Lifequest
Aile, mükemmel ev düzenini sıradan sanıyordu, ta ki anne bir ay tatile gidene kadar