Korkuyla Söylenenler

Endişeyle Konuşulmuş Sözler

Sevda, elinde bir avuç tahlil sonuçları ve yönlendirme kağıtlarını tutuyordu; sanki tüm bu yaşadığı dağınıklığı o ince dosya toparlayacakmış gibiydi. Cerrahi servisin koridorundaki plastik sandalyelerden birinde oturuyordu, duvarda sesi kısık bir televizyon ve altından kayıtsızca geçen bir son dakika yazısı dışında hiçbir hareket yoktu. Hemşire kapıdan görününce Sevda ayağa kalktı.

Yavuz Bey’in yakınları? Lütfen buyurun.

Sevda hemen fırladı ve hemen yanında Demirin de doğrulduğunu hissetti. Demir, gece gelirken giydiği montu üstünden çıkarmamıştı, elleri hep cebindeydi; belli ki titrediğini bir tek kendi bilecekti.

Babaları yatakta yatıyordu, bacakları örtünün altından hafifçe belli oluyordu, her zamanki gibi daha rahat etmek istemişti. Komodinin üstünde su dolu bir şişe, evrak torbası ve titizlikle katlanmış bir tişört vardı. Baba onlara güçlükle gülümsedi, belli ki enerjisinden biraz daha cimrilik etmişti.

Ee, siz nasılsınız bakalım? dedi kısık bir sesle.

Sevda, ona tepeden bakmamak için sandalyesinin kenarına ilişti. Hızlı ve güvenli konuşmak istiyordu ama dilini kimse duymak istememişçesine uyumuyordu.

Yanındayız babacığım, her şey yolunda, şimdi ameliyatı da yapacaklar ve… cümleyi bitiremedi.

Demir, babasına omzunu siper eder gibi eğildi.

Baba, sen güçlü dur, biz hallederiz. Ben… yani, gerekirse her zaman gelirim.

Gerekirse öylece havada kaldı; Sevda, bu kısa cümleye tutunmaya çalıştı. Doktor dün soğukkanlı ve gereksiz detaysız anlatmıştı ama her suskunluğunda Sevda riskleri duyuyordu. Korku, onları sıkıca yapıştıran ve sonra da çıkmayan bir Japon yapıştırıcı gibiydi.

Demir, dedi Sevda, gözünü babasına kaldırmadan, Hadi açık konuşalım, şimdi inatlaşmanın zamanı değil. Anlaşacağız. Kimse kaybolmuyor. Ben de. Yalnız bırakmıyoruz.

Demir çok sert başını salladı.

Söz veriyorum Sevda. Yanınızda olacağım. Gerekirse bütün yükü üstlenirim. Duydun mu, baba? Babasına söylüyordu ama gözleri Sevdayı buldu; adeta bir anlaşmayı mühürlüyorlardı birlikte.

Babaları, birinden diğerine baktı. Kemikli, sıcak parmaklarıyla yorganın kenarını hafifçe sıktı.

Kocaman yeminler etmeye gerek yok, dedi. Yeter ki kavga etmeyin.

Sevda, ağzını açıp Biz kavgacı değiliz, demek istedi, Biz büyüdük, her şeyi anlıyoruz. Ama sadece babasının elini iki eliyle sımsıkı tuttu. Sanki büyülü bir cümle söylese, ameliyat daha kolay geçecekmiş gibi geldi.

Halledeceğiz, dedii. Elimizden geleni yapacağız.

Babalarını sedyeyle götürürlerken, Sevda ve Demir, koridorda baş başa kaldılar. Verdikleri söz, sanki uğur getiren bir taş oldu; içlerinden tekrar edip durdular ki kendilerini kaybetmesinler. Sevda, eşine kısacık bir mesaj atıp gecikeceğim dedi ve sesini kıstı. Demir iş yerini arayıp bugünü izin istiyorum dedi; halbuki işinden her an çıkartılabilirdi, Sevda bunu biliyordu.

Ameliyat beklenenden uzundu. Doktor, hali kalmamış şekilde çıktı, maskesini çıkardı, elimizden geleni yaptık, ilk 24 saat çok önemli dedi. Her şey iyi demediği için Sevdanın aklı, her dengede kelimesine tutunmaya başladı.

Görüntü temkinli, dedi. İyileşmesi yavaş olacak. Bakım, ilaç takibi, gözlem şart.

Sevda, sanki ders anlatıyormuş gibi başını sallıyor, gözünden bir şey kaçırmamaya çalışıyordu. Demir rehabilitasyonu, taburcu olma süresini, eve ne zaman çıkabiliriz diye sordu. Doktor, yakında eve dönemez, döndüğünde de işimiz çok olacak diye net konuştu.

Ameliyattan sonraki ilk günlerde Sevdanın bir günü gidip haber almak bir şey taşımak eve dönmek döngüsüyle geçti. Ziyaret saatleri aklında, temizlikçinin adı aklında, reçete yazılan oda numarası aklında. İlaçların listesi hem telefonda hem not defterinde, çünkü telefon kapanır ama defter pil bitirmez.

Demir iki günde bir uğruyordu; bazen akşam, hava kararmışken. Meyve, su, Sevdanın yolda almasını istediği tek kullanımlık yatak örtüleriyle gelirdi. Odada konuşması kısa sürer, sanki fazlasını söylerse yanlış bir düğmeye basacakmış gibi susardı.

Babaları metin duruyordu. Şikâyet etmiyordu, arada sırada sadece yastığına elinin ayarıyla yön ver, ya da bardağı uzat diyordu. Canı acıyınca gözlerini kapatıp yavaşça nefes alıyordu; yıllar önce kalp krizi sonrasında öğrendiği şekilde. Sevda, ona bakıp asalet, başlı başına emek işi diye düşünüyordu.

İki hafta sonra babaları normal odaya alındı, bir hafta sonra taburculuk konuşulmaya başlandı. Sevda hem rahatladı, hem de tedirgin oldu. Hastanede her şeyin bir programı, saati vardı; evdeki işi onlar üstlenecekti.

Taburcu olduğu gün Sevda, eşiyle arabaya atlayıp babası için komşudan ödünç aldığı katlanır baston, temiz giysi dolu poşetle geldi. Demir girişte buluşuruz, üst kata yardım ederim demişti. Ama gelmedi.

Sevda apartman girişinde, elinde anahtar ve evrak poşetiyle dikilmiş bekliyordu. Babası, bankta oturmuş yorgunluğunu saklamaya çalışıyordu. Kocası ise sinirli şekilde saate bakıyordu.

Gelmek üzeredir, dedi Sevda, ama kendisi bile inanmıyordu.

Demir telefonunu nihayet açtı.

Trafikteyim, köprü kitlendi, yetişemem, siz… idare ediverin.

Sevda’nın içinde sıcak bir öfke dalgası yükseldi.

İdare ediverin mi? dedi. Demir, sen…

Akşam gelirim, söz. Şu an mümkün değil.

Sevda, babasının yanında tartışmadı. Babalarını üçüncü kata Sevda’nın kocası, apartman girişinde yakaladığı komşu ve Sevda, üç kişi çıkardılar. Babası bitkin halde ama sessizdi. Evde Sevda hemen kapının dış paspasını kaldırmayı düşündü; babası takılmasın diye.

Akşam Demir, suçlu bir ifadeyle, elinde bir poşet portakal ile kapıdan girdi.

Nasılsınız? dedi, sabah yaşananı unutmuş gibi.

Sevda, Demire listeyi gösterdi: sabah ilaç, öğlen ilaç, gün aşırı iğne, pansuman, tansiyon ölçümü. Duyguları kaptırsa sesi titrecek, biliyordu, bu yüzden dümdüz konuştu.

Hafta sonları gelebilirim, dedi Demir. Hafta içleri… işte, biliyorsun.

Biliyordu. Demirin işleri sallantıdaydı, ailesi, küçük çocuğu, kredisi hep içini kemiriyordu. Sevdanınki ise başka şekildeydi: iki okul çağında çocuk, evde eşinden yine geç kalıyorsun bakışı, işyerinde kaşları çatılmış patron.

Evde ilk haftalar, Sevda’nın yaptığı işler listesi şeklinde geçti. Herkesten erken kalkıp, babasına ilaç veriyor, tansiyonunu ölçüyor, tuzsuz yulaf lapası pişiriyor; sonra çocukları okula hazırlıyor, eşine alışveriş notu bırakıp koşa koşa işe gidiyordu. Öğle arasında babasını arıyor, bir şey yedi mi, başı döndü mü kontrol ediyordu. Akşam ise eczaneye uğruyor; çoğu kez ilacın aslı olmuyordu, muadili öneriliyordu, Sevda da tereddüt ediyordu.

Demir hafta sonları uğruyor, bazen bir-iki saat kalıyordu. Çöpleri çıkarıp, market alışverişi yapıp, babasının başında otururken Sevda mutfağa geçiyordu. Ama yine hep saati kovalıyordu.

Gitmem gerek, diyordu. Bizim de işler var.

Sevda başını sallıyordu, ama içindeki terazide sürekli bir ağırlık birikiyordu. Kim daha çok yoruldu, kim ne yaptı, hesap ortada duruyordu.

Bir akşam, babası uyuduktan sonra Sevda bulaşıkları yıkıyordu; su sanki elini haşlıyordu. Eşi masada, sessizce oturuyordu.

Böyle devam edemezsin, dedi. Bitiyorsun, çocuklar seni görmüyor.

Sevda suyu kapattı.

Ne öneriyorsun? dedi.

Bakıcı. Günde birkaç saat de olsa. Ya da Demir hafta içi de yardım etsin.

Sevda, Demire bakıcıdan bahsettiğini düşündü; Demirin cevabını kulakları duyar gibi oldu: Paramız mı var? Zaten elindekini üst üste yazsan o para yetmezdi.

Ertesi gün babası banyoya gitmek için yardım istedi. Duvara tutunup ağır adımlarla ilerlerken Sevdanın elleri sinirden titriyordu. Babası tabureye oturunca, aşağıdan yukarıya baktı.

Çok yoruldun, dedi.

İyiyim, dedi Sevda.

İyi dediğin, gerçekten içinden güldüğün zaman olmalı…

Sevda, gözleri dolmasın diye arkasını döndü. Yorgunluktan utanıyordu, sanki ayıbıymış gibi geliyordu.

Taburculuk sonrası bir ay geçti, anlaşıldı ki iyileşme beklendiği kadar hızlı değildi. Babası evde kısa süre ayakta durabiliyor, ama çabuk yoruluyordu. Banyoda yardıma, su içmeyi ve ilaç saatini unutmamaya ayrı özen gerekiyordu. İki kutuyu karıştırıyordu bazen.

Sevda, oğlunun okul veli toplantısına gidebilmek için, Demirden çarşamba akşamı babasının başında kalmasını istedi. Demir tamam dedi.

O akşam gelmedi.

Çocuğun ateşi çıktı, gelemem diye mesaj attı. Sevda bunu okuyunca içinden bir şeyler koptu. Hasta çocuğa kızamazdı ama öfke başka bir yol buldu.

Toplantıya da gitmedi. Oğlunun defterine veli onayı atılmazken düşündü: Hayatı, başkalarının ihtiyaçları arasında kendi kaybolduğu bir karışıma dönmüştü.

Cumartesi günü Demir çıkageldi, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Bütün gece çocuğun ateşiyle uğraştık, eşim de çok yıprandı, diyerek anlatmaya başladı.

Anlıyorum, dedi Sevda. Gerçekten…

Demir temkinli baktı.

Ama? diye sordu.

Sevda ilâç tarihlerini not aldığı defteri aldı.

Ama bak, hastanede sen ne dedin? Her zaman yanındayım, üzerine alırım dedin. Hatırlıyorsun, değil mi?

Bu, yumruğunu masaya vurmak gibiydi. Kendisi de bu kadar sert söyleyeceğini tahmin etmemişti. Demir bir an gerildi.

Ben geliyorum ya, dedi. Hiç yardım etmiyor muyum yani?

Sen ne zaman istersen geliyorsun, dedi Sevda. Benim ise ne zaman istersem değil, ne zaman gerekiyorsa lazım. Farkı anlıyor musun?

Demir kızardı.

Sence bana kolay mı? dedi. Ben de üzülüyorum. Benim de ailem var, işim var. Her şeyi bırakıp gelemem ki.

Peki, ben bırakabiliyor muyum? dedi Sevda, sesi yükselerek. Çocukları, işi, eşimi bırakabiliyor muyum? Gece uyuyamıyorum, sabah müdürüme gülümsemek zorunda kalıyorum. Oluyor mu?

Odadan babalarının öksürüğü duyuldu. Sevda sustu, ama olan oldu. Demir yaklaşınca,

Sen bırakmayız dedin, dedi düşük bir sesle, küçük bir sitemle. Her şeyi sırtlanan her zaman sensin. Sonra herkesten de kendin gibi olmasını istiyorsun.

Sevda, göğsünde bir boşluk hissetti. Gerçekten, her defasında tek başına sırtlıyor, sonra çöküyordu.

Ben çok güçlü değilim, dedi. Başka türlüsünü bilmiyorum.

Demir başını eğdi.

Ben de bilmiyorum, dedi. Hastanedeki söz… Başka türlüsü gelmedi o anda aklıma. Sanki öyle söylemezsek, babam gider diye düşündüm…

Sevda sandalyeye çöktü, elleri titriyordu.

Korkudan konuştuk onları, dedi. Şimdi de o korkuyla birbirimize yükleniyoruz.

Sessizlik oldu. Odadan yine bir öksürük sesi geldi, Sevda kalkıp babasının yanına gitti. Babası tavana bakıyordu.

Benim yüzümden kavga etmeyin, dedi. Başımın üstünde kavga etmeyin.

Kavga etmiyoruz, dedi Sevda, yalan söyleyerek.

Babası döndü, doğrudan bakarak:

Her şeyi duyuyorum. İstemem, sırf ben hasta oldum diye birbirini yiyin.

Sevda yanına oturdu.

Sana kırgın değiliz babacığım.

O zaman anlaşın, dedi. Ama lafta değil, uygulamada. Herkesin gücü kadar…

Ertesi hafta Sevda, babasını operasyon sonrası takipe götürmek için devlet hastanesinden MHRSden randevu aldı, evrakları dosyaladı. Demir ben de geleceğim dedi; çünkü Sevdanın hafta içi artık gücü kalmamıştı.

Doktor dosya inceleyip, sorulara sakin sakin cevap veriyordu. Büyük mucizeler vaadetmedi, korkutmadı da. Sonunda sordu:

Kim ilgileniyor hastayla?

Sevda ile Demir göz göze geldi.

Ben, dedi Sevda.

Ben de yardımcı oluyorum, dedi Demir.

Doktor başını salladı.

Size bir plan lazım, kahramanlık değil. Evde bakım, sosyal yardım, gündüzlü bakıcı imkanınız olabilir, bir kısmı devlet destekli. Unutmayın, bakan kişi de insan; hasta olana kadar dayanmasa iyi olur.

Sevda, ilk kez doktorun ağzından rahat olma izni aldı. Mazaret değil, izin.

Sonra beraber nüfus müdürlüğüne gidip bakım başvurusu için evrak işine başladılar. Kuyrukta Sevda evrakları taşırken yanında durdu, Demir telefonundaki hesap makinesini açtı, bakıma kaça gelir, günlük kaç saat? diye hesap sordu.

O akşam mutfakta aile meclisi kuruldu. Babaları masa başında, üstünde yeleğiyle oturuyordu. Eşi çay koydu, herkes sandalyeyi çekip yerleşti.

Sevda defteri açtı.

Bakın, dedi, Kimse hep ya da asla demesin. Gerçekçi plan lazım. Para, zaman, sınır…

Demir başını salladı.

Ben haftada iki akşam, salı ve perşembe, geleceğim. Babamla otururum, gerekirse işi hallederim, sen de o saatlerde çocuklarına veya dinlenmeye vakit ayır.

Sevda yorgun bir huzur hissetti içinden.

Tamam, dedi. O günlerde başka iş planlamam. Ayrıca, hafta sonu bir gün sen tamamen babamla ilgileneceksin, ben evi ve kendi hayatımı toparlayacağım, aramayacağım bile.

Demir hafifce güldü.

Anlaştık.

Sevda’nın eşi lafa girdi:

Bakıcı için de herkes ayda sabit bir miktar koyarsa, haftaiçi 3-4 saat bakıcıyla geçer, yük azalır. Ben de bir kısmını üstlenirim ama herkesin durumu belli olsun.

Demir, Yarısını ben veremem, dedi dürüstçe. Ama sabit bir tutar çıkarabilirim. Reçetesiz alınan ilaçları da ben getiririm.

Sevda notlarını aldı. Daha fazla vermelisin, diyebilirdi, ama eski ses tonunu anımsadı ve yutkundu.

O zaman, dedi, Ben organizasyon, randevu alma ve belgeleri sırtlanıyorum. Sen haftada iki akşam, bir tam gün, ilaç ve bakıcı katkısı sende. Kimse kimseyle yarış yapmıyor. Sadece işler bölüşülüyor.

Babası öksürdü, el kaldırdı.

Ben de katkıda bulunacağım. Fizyo egzersizlerimi yapacağım. İlaç kutusunu günlere göre hazırlarsan tableti unutmayacağım. Bir de, kendimi kötü hissedersem sabaha kadar susmayacağım.

Sevda o an ilk kez gözünün önünde sadece bakım isteyen değil, yeniden kontrolünü ele almak isteyen bir adam gördü.

Ertesi gün Sevda, haftalık plastik ilaç kutusu aldı, sabah-akşam diye üzerine yazdı. Su şişesinin yanına kutuyu koydu. Babası, kutunun kapağını bir süre elinde çevirdi, adeta beni ciddiye alıyorlar mı diye tartıyordu.

Salı akşamı Demir geldi. Ayakkabısını çıkardı, ellerini sabunladı, babasının yanına geçti. Sevda, temiz çarşafların yerini, ateş ölçeri, doktorun ve ambulansın numarasını gösterdi. İçinde bak, sana güvenmiyorum değil, sorumluluğu sana bırakıyorum duygusu vardı.

Ben çıktım, dedi; kapıdan çıkarken bir an durup dinledi. Demir, babasına gündem haberleri neymiş diye soruyordu, babası kısa bir espri yaptı.

Sevda, apartmanda amaçsızca dolaştı, çocuk parkının önünden geçti; vücudu hâlâ tetikte, sanki geri çağrılacak gibiydi. Ama arayan olmadı.

Bir saat sonra döndü. Ev sessizdi. Demir mutfakta, kendi çayını koymuş oturuyordu. Masada Sevdanın defteri, açık takvim sayfası duruyordu.

Her şey yolunda, dedi Demir. Babam uyudu. Çayını içirdim, ilaçlarını kendisi aldı.

Sevda başını salladı.

Sağ ol, dedi.

Demir ona baktı.

O baştaki söz İkimizin üstünde Demoklesin kılıcı gibi asılı kalmasın. Herkes gücü kadar, yükü kadar; öyle olmalı. Ve bil ki seni de bırakmıyorum.

Sevda, içindeki düğümün gevşediğini hissetti.

Bende yükümlülük değil, netlik istiyorum, dedi. Sadece ayakta duran insanlar değil, yaşayan insanlar olalım.

Demir, defteri kapattı.

O takvimi takip edelim; değişiklik olursa haber verelim. Kavga etmeden.

Sevda, Demiri kapıdan uğurladı, koridor ışığını kapattı, evdeki son işi bitirdi. Babası uykuda, hastanedekinden daha huzurluydu. Su dolu şişe, ilâç kutusu düzenli, tüm kapaklar kapalıydı.

Sevda, yatağa oturup sessizce yorganı düzeltti. Bir başarı hissetmedi. Sadece, birbirlerini tüketmeden, babalarına destek olabilecek bir yol bulduklarına inandı.

Mutfakta, defterde takvim asılıydı: salı, perşembe, cumartesi. Yanında herkesin katkı payı, bir de önerilen bakıcının telefon numarası. Bu, her şeyi halledeceğiz sözü değildi. Yarını da yapabilecekleri bir sistemdi.

Rate article
Lifequest
Korkuyla Söylenenler