Babamı, o hâlâ hayattayken kaybettim. Kabul ediyorum, söylemesi en zor şey bu benim için. Ne bir trafik kazası aldı onu elimden, ne de amansız bir hastalık. Ben, gayet bilinçli bir şekilde, kendi ellerimle çıkardım hayatımdan. Çünkü artık bana lazım olmadığını düşündüm.
Küçük bir şehirde, Kırıkkalenin hemen dışında büyüdüm. Babam kamyon şoförüydü; elleri çatlak, bakışları suskun, kelimeleri az bir adamdı. Sevgisini çiçek gibi sözcüklerle göstermek yerine, evde tamirat yaparak, domatesleri sulayarak, sabah beş olmadan kalkıp işine gitmekten şikâyet etmeyerek gösterirdi. Çocukken bana normal gelirdi bu. Ergen olunca ise ciddi ciddi sinirimi bozmaya başladı.
Babamdan utanır oldum. Eski püskü minibüsünden, üstünden çıkarmadığı yıpranmış montundan, lafı dolandırmadan konuşmasından… Benim fazla gösterişli olsun diye bir arzum vardı. Büyük şehir, takım elbise, plazada çalışan insanlar… Herkesin bana saygı duyduğu bir hayat istiyordum. Ankaraya üniversite için taşınınca kendi kendime dedim ki: “O hayatı bir daha geriye asla bırakmayacağım!”
Babam, imkânı elverdiğince destek oldu. O uykusuz yolculuklardan kazandığı liraları bana gönderdi. Alıyordum tabii, ama hiç aramıyordum neredeyse. Hep meşguldüm. Vize haftası, final haftası, yeni gelen arkadaşlarla kahve muhabbeti… Konuşmalarımız ise kısa kesiliyordu, resmiyetten öteye gitmiyordu. İstiyordu aslında konuşmak, sorular soruyordu ama ben hemen kaçıyordum. “Zaten ne anlatacak ki bana?” diye geçiriyordum içimden.
Okulu bitirdim, iyi bir şirkette işe girdim. Maaşım fena değildi. Taksitli, havalı bir araba aldım kendime. Artık memlekete yalnızca bayramda gidiyordum. O zamanlarda bile saat hesabı yaparak. Babamın eski usul alışkanlıklarını, bunları nasıl bilmezsin diye sorduğu sorularını, bir türlü vazgeçemediği tavsiyelerini duymak bana batıyordu.
Bir akşam, tam da Ramazan Bayramı yaklaşıyorken, anneden panikli bir telefon geldi. Babam felç geçirmişti. O anda ayaklarım altımdan kaydı sanki. Araba kullanırken yol, gözümde bitmek bilmedi.
Babamı hastane odasında yeniden gördüm; bana çocukluğumun kahramanı gibi gelen güç timsali adam, yatağında bağlı kalmıştı. Sol tarafı hareket etmiyordu. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir şey vardı: korku ve derin bir hüzün.
Daha sık memlekete gitmeye başladım. Başta vicdan azabından. Anneme yardım ettim, babamı fizik tedaviye götürüp getirdim, evrak koşturdum. İşim bundan nasibini aldı tabii, patron bıyık altından bu işlere öncelik vermeni bekliyorum diye laf çaktı. O an ilk defa hayatımda gerçekten ne önemli? diye sordum kendime.
Bir bahar günüydü. Babamla bahçede oturuyorduk. Her taraf taze biçilmiş çimen kokuyordu. O, elini yavaşça hareket ettirmeye çalıştı. Gayretle, dişini sıka sıka. Gözlerinde yaş gördüm; acıdan değil, elinden bir şey gelmemesinin verdiği öfkeden. İşte o an dank etti kafama. Yıllarca ben, babamdan utanırken, o ise bana gurur duymuş. Bütün komşulara başarılarımı anlatmış, çocukluk fotoğraflarımı koltuğunun altında saklamış.
Ben ona neredeyse hiçbir şey vermemişim ki: zamanımı, ilgimi, bir teşekkürü bile. Yanında otururken suçluluk vicdanımı yakmaya başladı. Sırf başarılı olayım, herkes aferin desin diye, bana hayatı öğreten adamı göz ardı etmişim. O olmasaydı ne üniversite vardı, ne o çok havalı iş, ne de krediyle alınmış araba.
Zaman geçtikçe babam biraz toparladı. Bastonla yürüyebilir oldu. Konuşması hâlâ yavaştı ama aklı yerindeydi. Aslında en büyük değişimi ben yaşadım. Memlekette daha çok kalmaya başladım. Bahçe işlerinde ona yardım eder, yol hikâyelerini dinler oldum. Eskiden sıkıcı bulduğum o yol anılarında, yıllar boyu hiçbir seminerde bulamadığım kadar hayat bilgeliği vardı.
Gerçek gücün ünvan ya da maaşla ilgisi olmadığını anladım. Güç, insanın ihtiyaç duyduğunda yanında olabilmekmiş. Hayattaki en büyük hata da; sevgiyi daha uygun bir zamana bırakmakmış.
Babam artık çalışamaz oldu. Evle ilgilenmek bana kaldı. Ama bunu bir görev olarak değil, minnet borcu sayıyorum. Bazen içimden Az daha geç kalsaydım, sevgimi gösterecek vakit bulamadan onu kaybedecektim” diyorum.
Bir dönem için babamı kaybettim, çünkü hırsla kör olmuştum. Ama hayat bana ikinci bir şans verdi. Anne babamızın ölümsüz olmadığını, birlikte geçirilen zamanın her şeyden değerli olduğunu acı dolu şekilde öğrendim.
Ve şunu iyice anladım: Başarı, paylaşacak kimsen yoksa bomboş bir kavram. Ve insanın en büyük ihaneti, başkalarına değil, seni kayıtsız şartsız sevenlere dikkatini ve sevgini esirgemekmişŞimdi, her sabah babamın pencere kenarındaki sandalyede oturuşunu izliyorum. Güneşi karşılamak, bir fincan çayın buharında umut aramak… Küçük şeylerin kıymeti, hep ertelediklerimizin içinde saklıymış. Birlikte sessizce bahçeye bakarken, bazen hiçbir şey söylemeden de anlaşabildiğimizi hissediyorum. Ellerimizdeki nasırların, kalplerimizdeki pişmanlıkları yavaşça onardığına inanıyorum.
Belki ona geç kalmış bir teşekkürüm var; ama hâlâ sarılmak için zamanım olduğunu bilmek bile şans. Başkaları büyük şehirlerde, plazalarda hayatı kaçırırken, ben burada, babamın yanında zamanın tadını çıkarıyorum. Her sabah göz göze geldiğimizde, bana fazla kelime gerek kalmıyor. Sade bir gülümsemeyle, geçmişte kaçırdığım sevgiyi geri getiriyorum.
Hayat bazen geriye dönmeyi mümkün kılar. Ve bazı yollar, yanlış sokağa sapsak da, eve tekrar çıkmayı başarır. Babamın suskun sevgisinden öğrendim: Her şey geçer, ama içten bir bakış, son söylenen bir Seni seviyorum, asla eksilmez. Ve biliyorum, hangi şehirde hangi işte çalışırsam çalışayım, asıl evim; babamın yorgun, ama sevgiyle bakan gözlerinde saklı.



