Kocamın annesi başkalarının dolaplarını karıştırmayı çok severdi, ta ki kendi adına bir mektup bulana kadar.
Yıllar önceydi… Evimizde tarifsiz bir sessizlik hâkimdi. Ben, odanın ortasında durup kollarımı göğsümde kavuşturmuş, beyaz gardırobun aralık kalan kapağına pür dikkat bakarken, ağzımdan bir cümle döküldü:
Yine dolabın kapağını tam kapatmadın mı, yoksa bana mı öyle geliyor?
Sesim, yatak odasının tenhasında keskin yankılandı; istemeden de olsa biraz kırıcı çıkmıştı. İçeride, her zaman muntazam istiflenmiş iç çamaşırlarımla ev kıyafetlerimin olduğu rafta, rahatsız edici bir karmaşa kendini belli ediyordu. Eşyalar yerinden kaymıştı; ipek geceliğimin ucu aşağı sarkıyordu.
Karyolanın ucunda oturmuş elinde telefonu olan eşim derin bir iç çekti, başını kaldırıp bana baktı.
Melike, daha kapıdan girer girmez neden böyle başlıyorsun? Yemin ederim, dolabına dokunmadım ki. Daha az önce işten geldim, üzerimi bile değiştirmedim.
Ağır adımlarla gardıroba ilerledim, geceliği düzgünce yerine koyup kapağı kapattım. İçimde, sessiz ama sarsıcı bir öfke büyüyordu. Her şeyi düzenli bıraktığımdan emindim. Üstelik düzeni bozanın kim olduğunu da çok iyi biliyordum.
Demek ki annen yine bize uğramış biz evde yokken, dedim, üşütücü bir sakinlikle. Yine yedek anahtarını kullanıp evde denetim yapmış.
Kocam Tamer, gözlüklerini çıkarıp burnunun kökünü ovuşturdu; tüm yorgunluğunu beden diline yüklemişti. Bu konu evlilikten beri bitmek bilmeyen bir dertti; o yeni, büyük eve taşınırken başlamıştı her şey. Evi krediyle almış, peşinatı da birlikte ödemiştik. Ben burayı kendi kalem olarak görüyordum ama kayınvalidem Hülya Hanımın ciddi şekilde başka bir fikri vardı.
Melike, bak vallahi sadece çiçekleri sulamaya gelmiş annem. Ben istedim ondan O kocaman devetabanı solmaya yüz tutmuştu. O da belki toz aldı, belki biraz ortalığı toplamıştır. O eski kuşaktan; uğraşmadan rahat edemez, kendini faydalı hissetmek ister.
Çiçekleri mi suladı? Keskin bir hareketle döndüm. Tamer, çiçekler salon ve mutfakta. Yatak odamıza saksı koymadım. Benim kapalı dolabımın içinde, özel eşyalarımın arasında neyin tozunu silecekmiş acaba?
Cevap vermedi. Her zaman böyle olurdu; tartışmaya en net gerekçeleri sunduğumda hep susardı. Zor bir yerdeydi; bir yanda eşi, öte yanda tek oğlunu kontrol altına almayı görev edinmiş annesi. Hülya Hanıma her ihtimale karşı vermiştik o anahtarı; meğer o ihtimal haftada iki-üç kere çıkıyormuş gibiymiş.
Artık katlanamıyorum buna, dedim, tuvalet masamın önündeki pufa otururken sesim hem yorgun hem netti. Kendimi evde sürekli gözetleniyormuş gibi hissediyorum. Daha dün, masamdaki belgeleri yer değiştirmiş. Geçen hafta mücevher kutusunda parmak izlerini gördüm. Şimdi de iç çamaşırlarıma kadar karıştırıyor. Bu sınır ihlali Tamer, ilgi değil, baskı!
Tamam konuşurum onunla, söz veriyorum. Yarın derim ki, yatak odasına girmesin bir daha.
Ama bu sözlere yirmi defa tanık olmuştum. Konuşurdu da… Hülya Hanım hemen savunmaya geçer, yüreğim sıkıştı der, gözyaşı döker, oğluna haksızlık yaptığı için sitem eder, bana ise temizlik ve dürüstlük eksikliği yüklerdi. Sonunda Tamer pes eder, annesinden özür diler, ben yine baş başa kalırdım bu meseleyle.
Kayınvalide yine kısa sürede kapıda beliriverdi. Cumartesi sabahı, elleri dolu koca koca kaplarla ev yemekleriyle çıkageldi, sanki evde yiyecek yokmuş gibi.
Ay Melikeciğim, siz daha uyurken ben erkenden kalktım, dedi neşeyle mutfağa girerken. Börek sardım, peynirli poğaça yaptım. Tamer pazardan alınan peyniri yemez, evden çıkan lazım ona.
Sabırlı bir şekilde onu izledim; mutfak dolaplarını açıp kuru bakliyat stoğumuza göz gezdiriyordu.
Teşekkür ederim Hülya Hanım, dedim kibarca. Biz dün bir hafta yetecek alışveriş yaptık. Tamer de pazardan aldığım süt ürünlerini sever.
Pazarda insanı kandırırlar, dedi ilgisizce, kahve kavanozunu başka rafa koyarken. Evdeki gibisi yok. Hele şu tava, akşamdan yağlı kalmış Melike Evde erkek varsa temizlik daha titiz olmalı.
Geceden tavanın lavaboda olduğunu söyledim mi, tartışmanın anlamı yoktu; Tamer sözde yıkayacağım deyip bırakmıştı. Tartışmak fayda etmiyordu; Hülya Hanım yalnızca kendini duyardı.
Kahvaltı sırasında tuhaf bir şekilde sessizdi; ara ara bana sorgulayıcı bakışlar atıyordu. Tamer telefonla balkona çıktığında, bana doğru eğilip alçak sesle şunları fısıldadı:
Melike, geçen gün elektriğin faturası için uğramıştım… Bir şey dikkatimi çekti. Yüz kremine dünya kadar para vermişsin. Çekini komodindeki çekmecede gördüm. Aklın alıyor mu, öyle bir kutuya o kadar para ödemek? Kredi ödüyorsunuz, harcarken düşünmelisiniz!
Yüzüm alevlendi. O fiş, komodinin gizli köşesinde, kalın bir kitabın altındaydı. Rastgele görecek bir yerde değildi; birinin çekmeceyi bilinçli açıp eşyaları kaldırması gerekirdi.
Hülya Hanım, dedim titreyen bir sesle, Birincisi, kendi sağlığım için para harcayacak kadar kazanıyorum. Kredide kendi payımı aksatmadan ödüyorum. Kendi ihtiyacımdan kimseye hesap vermem. İkincisi, çekmecemde ne arıyordunuz siz?
Bir anda yüzü buruştu, incinmiş bir edayla:
Nasıl böyle konuşursun? Ben toz alıyordum, çekmece aralandı, kağıt yere düştü aldım yerine koydum! Size candan yaklaşıyorum, bana ajan muamelesi yapıyorsun!
Tam o anda Tamer geri geldi. Benim kızarmış yüzümü, annesinin büzülen dudaklarını görünce çatışmayı hemen anladı.
Yine ne oldu burada? deyip içeri baktı.
Hiçbir şey oğlum, dedi Hülya Hanım, gözyaşıyla gözlerini silerek. Senin eşin beni dedektif gibi görüyor. Ben gidiyorum, bu vefasızlık fazla bana.
Tamer ise beni suçlu bakışlarla süzüp annesine ceketini giydirip kapıya kadar uğurladı; döndüğünde ev yine ağır bir sessizliğe bürünmüştü.
Melike, annen yaşlı kadın… Fişi gördü diye böyle kriz çıkarılır mı? Söylediği sadece düşüncesi, büyütmesen?
Tesadüfen görmedi onu! Bilerek aradı, belgelerde, eşyalarımda geziniyor! Ben artık evde özel not bırakmaktan korkuyorum! Sağlık analizlerimi de mi okusun, iş defterime da mı baksın?
Abartıyorsun, kötü niyeti yok. Sadece çok ilgili bir anne.
Bu cümle bardağı taşıran damla oldu. Kocam kendi gözleriyle görmeden bana asla inanmayacaktı. Delil gerekiyordu; ben de bunu sağlayacaktım.
Pazartesi sabahı, Tamer işe gidince laptopumun başına geçmek yerine, kalın ve kaliteli bir kağıt ile zarif bir dolmakalem çıkardım. Aklımdaki plan sade ama kusursuz olmalıydı.
Masanın başına oturdum; tane tane, gayet okunaklı bir şekilde mektubumu yazdım. Her satırı özenle seçtim; kin değil, ama köşeye sıkışmış birinin soğukkanlı kararlılığıyla yazıyordum.
Bitince kağıdı üçe katladım; göz alıcı kırmızı bir zarfa yerleştirdim. Öyle dikkat çekici bir zarf ki görmemek imkânsız.
Yerini bulmalıydı. Yatak odama gittim, büyük gardırobumu açtım. En alta, ayakkabı çekmecelerinin bile gerisine yerleştirili küçük karton kutuyu çıkardım. Eski fotoğraflar, arkadaş kartları, tiyatro biletleri orada duruyordu. Ona ulaşmak için mutlaka dolabı açıp eğilmek, iki çekmeceyi çekip kutuyu almak gerekiyordu; rastgele bulmak mümkün değildi.
Kırmızı zarfı kutunun en dibine koyup, üzerini fotoğraflarla kapattım ve her şeyi eski haline getirdim. Tuzak kurulmuştu.
İki hafta geçti; Hülya Hanım evde ya ben varken ya da kısa süreli kalıyordu, zarf yerinde duruyordu. Belki laflarım etkili oldu, artık karıştırmaya cesaret edemiyor, dedim kendi kendime. Ama yanılmıştım.
Yağmurlu bir pazar günü fırsat kendiliğinden doğdu. Tamer koridordaki avizeyi değiştiriyor; ben mutfakta yemek hazırlıyordum. Hülya Hanım yine böreklerle çıkageldi.
Biraz sohbet edip dertlendikten sonra yerinden kalktı:
Ellerim yapış yapış oldu, şurada bir yıkayayım, deyip koridora yöneldi.
Banyo, tam yatak odasının karşısındaydı. Suyun sesi duyuldu sonra hemen sustu. Hafif bir kapı sesi… Belli ki banyo değil, başka bir kapıydı o.
Ocağı kapatıp ellerimi kurulayıp sessizce koridora çıktım. Tamer, merdivende lamba takıyordu. Yanına yaklaşıp hafifçe bacağından tuttum.
Sessiz ol, Tamer, dedim fısıltıyla. Gel benimle. Çok sessiz ol.
Tamer, şaşkın şaşkın beni takip etti. Yatak odasının kapısı aralıktı.
Kapıda durduk. Tamerin gözleri önüne serilen manzaraya inanamadı.
Hülya Hanım, dolabın önünde diz çökmüş, iki alttaki çekmeceyi yere çekmiş, kucağında o karton kutu Gözlükleriyle fotoğrafları, kartları bir bir karıştırıyor, kenara ayırıyordu. Sonunda eline kırmızı zarf geçti.
Memnun bir tavırla zarfı inceledi; açık mı diye baktı, katlanmış kâğıdı çıkarıp yakına çekip okumaya başladı.
Tamerin elini sımsıkı tutuyordum; kasili kasili, çeliktendi sanki. Şaşkınlık ve öfkeyle donmuştu. Burada temizlik yapmak gibi bir savunma artık imkânsızdı; bariz bir arama operasyonu vardı ortada.
Birdenbire annesinin çehresi değişti. Donuklaştı, gözleri büyüdü, dudakları titredi. Elindeki kâğıt titreye titreye iniyordu.
Ben, mektuptaki her satırı ezbere biliyordum:
Sayın Hülya Hanım, eğer bu mektubu okuyorsanız epeyce zahmete girmişsiniz demektir. Kişisel dolabımı açtınız, çekmecelerimi çıkardınız ve en dipte saklı kutuyu bile buldunuz. Benim anılarımı, fotoğraflarımı karıştırıyorsunuz. Bunu tamamen kendinizi yetkili görerek yapıyorsunuz. Çok üzgünüm; ailemizin mahremiyetine hiç saygınız yok. Bu mektubu özellikle buraya koydum ki, Tamer ne yaptığınızı, yatak odamıza gizlice girip neler aradığınızı kendi gözleriyle görebilsin. Umarım şimdi hissettikleriniz, bir başkasının alanına saygı göstermeyi öğretir.
Bu sırada tahta gıcırdadı. Tamer adım attı içeriye.
Anne?
Hülya Hanım irkildi, mektubu elinden düşürdü, kâğıt Tamerin ayaklarının dibine süzüldü. Şaşkınlık içinde döndü, yanakları kızardı, gözlükleri burun ucunda. O anda hayatımda hiç görmediğim kadar mahcup, hiçbir şey diyemeden kalakalmıştı.
Tamer oğlum kekeledi; fotosunu kutuya koymaya çabalıyordu. Düğmem kopmuştu, iğne-iplik bakıyordum. Melike demişti ya bir yerde kutusu var, orada…
Tamer sessizce eğildi, kırmızı zarfı ve mektubu alıp hızlıca okudu. Yerdeki çekmecelere, anı kutusuna, sonra da annesine baktı, bakışları bıçak gibi.
İğne-iplik salonda, komodinin üst çekmecesinde duruyor. Geçen ay bana orada düğme diktin anne. Unutmuş olamazsın.
Karıştırmışım demek ki! Unuttum. Yaşlı insanım ben! dedi; ama ardından, refleksle yine karşı atağa geçti. Siz beni gözetliyorsunuz! Tuzak kuruyorsunuz, bana neler neler yazıyorsun Melike; hiç mi arlanmadın?
Kollarımı göğsümde kavuşturdum, sakince:
Utanmıyorum, Hülya Hanım. Utanması gereken, başkasının mahremine gizlice bakan kişidir. Bugün Tamere de kanıtladınız, en başından beri haklıydım.
Sen kimsin de böyle konuşuyorsun! diye bağırdı, göğsünü tutarak. Tansiyonum çıkıyor işte! Tamer, karını sustur! Ben sizin için her şeyi yapıyorum, şimdi ise hırsız gibi suçlanıyorum!
Tamer annesine yaklaşıp kutuyu elinden aldı, dolaba geri koydu, çekmeceleri kapattı.
Anne, yeter artık, dedi sesi buz gibi. O kalp krizi numaraları işe yaramaz. Her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bile bile Melikenin eşyalarını karıştırdın, bu sana ait bir şey değil.
Ben sadece bakacaktım dedi annesi, Tamer ise izin vermedi devam etmesine.
Neyin bakması? Bizim hayatımızı mı izleyeceksin? Hakkın yok. Burası bizim evimiz; neyin nerede durduğuna biz karar veririz.
Sonra, koridordaki komodinden anahtarlarını aldı; bir tanesini cebine attı. Sonra tekrar odaya döndü:
Anne, lütfen bize ait evi açan anahtarlarını ver.
Hülya Hanım bir an dondu kaldı, dudakları büzüldü.
Anne anahtarını oğlundan esirgeyen evlat mı olur? O kadını mı tutuyorsun
Ailemin huzuru için böyle yapıyorum, anne. Anahtarı sana acil durumlarda verdik; sen ise merakını tatmin için kullanıyorsun. Artık haberimiz olmadan gelmeye hakkın yok. Lütfen.
Yenilmişti. Oğlunun, yıllardır arkasında duranın karşısında, mağlubiyetin kırılganlığı vardı. Titreyen ellerle anahtar çıkardı, yatağa savurdu.
Ben bir daha adımımı atmam buraya! dedi gösterişli bir tavırla; başını yüksek tuttu. Artık size anne gerekmiyor demek ki!
Ağır adımlarla koridordan çıkıp kapıyı hızla çekti. Evde sessizlik, bir huzur dalgası gibi yayıldı.
Tamer yatağın ucuna oturdu, başını ellerine gömdü. Yanına yaklaşıp usulca yerleştim. Zafer hissi yoktu içimde; sadece kocaman bir rahatlama.
Affet beni, Melike, dedi kısık bir sesle. Haklıydın. Ben ise gözlerimi kapadım, annemin böyle kendi bildiğini okuyacağına inanmak istemedim.
Tamerin omzuna başımı yasladım.
Önemli değil, dedim. Artık berabersin. Ve bu ev yeniden sadece bize ait.
Bir daha bir ay boyunca Hülya Hanım görünmedi. Akrabalara bana yılan deyip Tameri hain olmakla suçladı. Ama kocam hiç ödün vermedi; sağlık sorup geçmiş olsunlar diledi, ama anahtar mevzusu konuşulmadı bile.
Sonunda, Tamerin doğum gününde misafir olarak geldi; gayet mesafeli, nazik davrandı. Tüm gece, yatak odasının kapalı kapısına dahi bakmadı.
Ben de artık anahtar sesine irkilmez olmuştum. Sınırlarım yeniden güven altındaydı. O kırmızı zarfı, mektubuyla birlikte hafıza kutuma yerleştirdim; çünkü bazen en etkili çözüm, karşınızdakinin kendini ifşa etmesine izin vermekten ibaretti.



