Meğersem Baran evliymiş derin bir iç çekti Derya, parkta bir banka çökmüş, cebinde hastaneden aldığı kağıdı sıkı sıkı tutuyordu.
Yurttaki oda arkadaşları, onu pırıl pırıl mavi gözlü, ince sakallı Baranla gördüklerinde pek bir kıskanırlardı, haline şanslı derlerdi. Meğer hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş.
Derya’nın ürperdiği anı hatırladı; Baranın eşiyle ilk ve son karşılaşmasıydı o: Fabrikanın önünde yolu kesilmiş, yabancı kadının gözlerinde ateş gibi bir bakış hissedivermişti.
Merhaba bakalım! Derya değil mi? diye başladı kadın.
Siz kimsiniz? diye ayağa kalktı Derya, kadının kül rengi boyalı saçlarına, ince boyuna dikkat kesilerek.
Ben Ayşe, Baran’ın resmî nikahlı eşiyim.
Ne?
Duydun işte!
Bir tane daha Bu kadar çok musunuz siz, başkalarının hayatına karışanlardan?
Sen haddini bilsen bari!
Baksana kızım, uyarıyorum seni diye Ayşe kolundan nazikçe tuttu Deryayı Bense onun karısıyım! Seni defalarca kocamla gördüm ve şimdi burada bana hesap verecek kişi sensin. Utanacak yerde, böyle dikleniyorsun bir de. Ama insan dediğin biraz edepli olur. Sen öyle biri değilsin belli ki.
Kadıncağız Deryaya tepeden tırnağa bir bakış attı. Senin gibilerden Baranda o kadar çok oldu ki, ne elleri ne ayakları yeter saymaya.
Evli adamla iş tutan utanmaz!
O avcı, sen avsın, anlasana! Oyun bittiğinde kimse hatırlamaz ismini bile. Uzağında dur, lütfen.
Bu arada, iki kızımız var, istersen aile fotoğrafımızı göstereyim. Ayşe çantasından bir fotoğraf çıkarıp, Derya’nın şaşkın gözlerinin önüne tuttu. Al bak! Gerçek sevgi, işte burada… Bu yaz Bodrumda çekildik.
Neden susuyorsun?
Senden ne istiyorsun ben? Eşinle arasını kendin düzelt!
Yaparım merak etme! Baran yeni bu fabrikada çalışmaya başladı, maaşı iyi. Sen geldin bizim başımıza.
Bak güzel güzel çekil yolumuzdan. Sana düğün falan yok, adam boşanacak da diyordu ya, inanma. Boş yere zamanını harcama. Kaç yaşındasın, otuz?
Yirmi beş! dedi Derya, canı yanmışçasına.
Daha gençsin. Hayatın önünde, kısmetini bulursun. Baranı kendi haline bırak.
Derya, Ayşe’nin sözlerini daha fazla dinleyemeyip ağır adımlarla uzaklaştı; sevgilisi olduğunu sandığı adamın karısı, birden tüm pembe hayallerinin üstünü çizmişti.
Hayal kırıklığı fısıldadı Derya, boğazında koca bir düğümle. Ama gözyaşı döküp iş yerini ayağa kaldırmaya niyeti yoktu, kimse konuşmasın istiyordu arkasından.
Akşam olup da hiçbir şey olmamış gibi Baran elinde koca bir buket çiçekle kapıda belirdi. Ama Derya, şişmiş gözlerle onu kapıdan kovdu. Adam tüm yeminlerini, evliliğinin bittiği yalanlarını anlatsın dursun, Derya’nın yüreği paramparçaydı.
İki hafta boyunca Derya’ya yaşamak haram oldu. Baran ortadan kayboldu, yüzünü bile göstermedi.
Dert üstüne dert Sabahları baş dönmesi midelere bulantı eklenince, üzülmekten sanmıştı başta. Ama aşk dediğin şeyin, hesapsız yaşanan o gecenin hediyesi altı hafta diye kulağında uğuldamaya başladı.
Derya yalnız anne olmak istemiyordu, çok korkmuştu. Herkesin, onun durumunu anında anlayacağını, onu ayıplayacağını sanıyordu. Baran hayatındaki gizli evliliğini saklamıştı. Ne yapsaydı, ilk buluşmada kimlik mi isteseydi? Parmakta da yüzük yoktu ki Bütün suçu var mıydı, fark etmeden yanılmıştı işte.
Gerçeği öğrendiğinde içi paramparça oldu, fakat bunu bilmek yükünü hafifletmediği gibi, fabrikadaki dedikoduları da arttırdı: O kadının Deryayı bulduğu an herkesin diline düştü.
Ben hamileyim, dedi Derya, bir öğle arasında her şeyi göze alıp Baran’a yaklaştı.
Parasını veririm, bitir şu işi diye tersledi Baran.
Ertesi gün işten ayrıldı, sonsuza dek kayboldu hayatından.
Derya da işi daha fazla büyütmemesi gerektiğini anladı. Doktorun tüm uyarılarına rağmen, elindeki ameliyat kağıdıyla hâlâ parktaki banka sıkı sıkı tutunuyordu.
Acele mi ediyorsun? Yanında siyah takım elbiseli, elinde koca bir kucak bordo krizantemle bir adam oturdu.
Efendim? diye irkildi Derya, bitik gözlerle adama baktı.
Saatin ileri galiba, Adam onun altın rengi saatine işaret etti.
Benim hep saatim on dakika ileri. Sürekli düzeltirim, nafile. dedi Derya, ilgisiz bir tonda, sırtını biraz dönerek.
Bugün şahane bir hava var, değil mi? Tam bir pastırma yazı. Annem bayılır böyle havalara. Diyor ki, böyle bir sonbahar günü hayatındaki en doğru kararı vermiş, hiç pişman olmamış.
Biliyor musun? dedi yanındaki adam coşkuyla Annem bir tanedir! ve baş parmağını gösterdi. Ben hep ona minnettarım.
Peki ya baban? istemsizce sordu Derya.
O konuyu hiç açmaz annem. Ben de ısrar etmem. Rahatsız oluyor belliki…
Ben de iş görüşmesinden geliyorum. İnanmazsın, on kişi arasından beni seçtiler, hem de doğru dürüst tecrübem yokken. Hâlâ inanamıyorum…
Annem bana inanç aşıladı. Cesaretim annemden.
İlk maaşımı nerede harcayacağımı bile biliyorum, deniz görmemiş anneme Ege’de tatil ayarlayacağım.
Sen deniz gördün mü hiç?
Hayır, dedi Derya, delikanlının bordo kravatına gözünü dikerek.
Genç adam mutlulukla gülümsedi; kravatı annesinin hediyesiydi, gururla düzeltti onu.
Belki seni sohbetimle boğuyorumdur ama içim içime sığmadı, paylaşmak istedim. Sen çok üzgün görünüyorsun…
Sana iyi gelmedi mi, susturayım hemen?
Derya başını iki yana salladı. Genç adam hiç irrite etmiyordu; zihinini allak bullak eden karamsar düşünceleri bir süreliğine susturmayı başarmıştı. Annelerine hayran bir evlat…
“Ne sadık bir sevgi Ne şanslı kadın annesi, böyle bir evladı var,” diye geçirdi aklından. Kendi kendine, “Benim de böyle bir oğlum olsaydı…”
Ben gideyim, annem beni bekler, merakta kalmasın… Sen acele etme!
Efendim?
Onu saatine dedim, dedi adam gülümseyerek.
Ha, Derya da hafifçe gülümsedi.
Genç adam gözden kaybolunca Derya bir an evvel bırakmak istemediği ameliyat için olan kağıdı çıkardı, parça pinçik etti.
Sonra uzun süre o bankta oturdu kaldı; güneşli bir sonbahar havasının ferahlığını içine çekti.
O yabancı ama o kadar yakından hissettiren adam sayesinde, yalnız olmadığını anlamıştı.
O kadın yalnız başına harika bir çocuk yetiştirmişti. Keşke oğlanın adını sorsaydım, dedi içinden. Fakat artık önemi yoktu…
Kararını vermişti.
***
Yirmi üç yıl sonra…
Anne, geç kalıyorum! dedi Barış, aynanın önünde, Derya ise ona bir gece önce el emeğiyle aldığı bordo kravatı bağlıyordu. İş görüşmesi çok önemliydi.
Boşver oğlum, önemli değil.
Bu kendime güvenimi artırıyor. Her şey güzel olacak gör bak. Al işte, tamam! dedi Derya, kravatı bitirip geriye çekildi, oğlunu gururla süzdü.
Heyecanlıyım, ya olmazsa?
O iş senin, bak göreceksin. Sorulara net cevap ver, gülümsemeyi unutma. Çok yakışıklısın zaten.
Sağ ol anne dedi Barış, yanağını öpüp hızla evden çıktı.
Derya pencereden baktı; en kıymetlisi, varı yoğu caddede neşeyle yürüyordu.
Bir anda irkildi, üzerinden elektrik geçmiş gibi…
Bir yerden tanıdık geliyordu bu sahne
O parkta karşılaştığı çocuk Yirmi yılı geçmişti. Barış şimdi aynen o genç gibiydi.
Yıllar yılı unutmuştu, ama birden her şey hafızasında canlandı.
O zaman; sanki kader, yıllar öncesinden kendisine neyi seçmesi gerektiğini göstermişti. Derya’ya başka bir yola gitmesini engellemişti sanki.
Neden o zaman yanındaki adamın adını öğrenmedi, neredeyse akrandılardı Belki annesinin adını sorsaydı?
Artık önemi yok…
Her şey güzel oldu nihayetinde.
Akşam Barış, elinde bordo krizantemlerle geldi eve, kravatına uygun. “Mülakatı geçtim, işe aldılar!” diyerek sevincini annesine paylaştı.
Bir de söz verdi, “Anne, denizi hiç görmedin. Bu yaz gideceğiz.”
Artık bakmak sırası onda, annesini mutlu etmek için her şeyi yapacaktı.
Annesi için dağları deler, nehirleri tersine akıtırdı Barış.
Yıllar boyu başlarına ne geldiyse, annesine sığınıp birlikte atlatmışlardı. Sarıldıkça ferahlamıştı Derya.
Hepsinin üstesinden geldiler, yılmadılar.
Derya, Barış’ı doğurduğuna hiç pişman olmadı, en doğru seçimi yaptığına inandı.
Böyle olması gerekiyormuş, dedi içinden.




