Çıkıp Her Şeyi Açıkça Söylemek

Gönder butonu, atölye sitesinde küçücük bir yerdeydi, ama Zeynepin avuç içi sırılsıklam oldu. Sanki elinde fare değil de, başkasının elini tutuyormuş gibi gergindi. Formda dürüstçe yazmıştı: 55 yaşındayım. Deneyim: okul etkinlikleri, veli toplantılarında okuma yaptım. Hedef kısmına önce kendim için yazdı, sildi. Sesli konuşmayı öğrenmek istiyorum yazınca, nihayet gönder tuşuna bastı.

Bir dakika geçmeden deneme dersinin saati ve adresi mesaj olarak geldi. Zeynep laptopunu kapadı; sanki o hareket her şeyi geri çevirebilirmiş gibi. Sonra mutfağa gitti. Tezgâhta bulaşıklar birikmiş, ocakta çorba soğumuştu. Alışkanlıkla süngere uzandı, durdu.

Sonra, dedi sessizce. Kendi sesini duyunca mahcup oldu; sanki biri duymuş gibi.

Kurstan evdekilere bahsetmemişti. Muhasebe departmanında çalışırken zaten yeterince laf kalabalığı vardı: kim, kime, ne demiş, kim nasıl bakmış… Evde ise oğluyla kocası ve sık sık telefonda konuştuğu kayınvalidesi; her şey alışılmış, beklentili. Diksiyon kursuna gidiyorum, dese hemen sorular, şakalar, tavsiyeler başlar diye korkuyordu. En kötüsü de, yumuşak bir sesle Ama ne gerek var ki, senin buna ihtiyacın mı var? demeleriydi. Senelerdir kendi kendine böyle konuşmuştu zaten.

O gün geldiğinde, Zeynep metrodan çıktı, kolay bir adres olmasına rağmen epey aradı binayı. Yavaşça yürüdü, çantasını yoklaya yoklaya: kimlik, defter, su şişesi. Merdivenlerde bir anne bebek arabasıyla iniyordu, Zeynep kendini duvara çekti. Kalbi bir sınava geç kalıyormuş gibi atıyordu.

Atölye ikinci kattaydı. Yaratıcı Atölye yazılı tabelanın arkasında kalmış bir kapı. Koridorda sandalyeler vardı, duvarda eski oyun afişleri asılıydı. Zeynep paltosunu çıkardı, askıya astı, aynada saçını düzeltti. Şakaklarındaki beyazlar gözüne battı; kendiliğinden saçlarını düzleştirdi, sanki gizleyebilecekmiş gibi.

İçeride on kişi kadar vardı. Kimi kahkaha atıyor, kimi kağıtlarını okşuyordu. Eğitmen, kısa saçlı, kısa boylu bir kadındı. Kendini Nurten Hanım diye tanıttı, herkesi yuvarlak oluşturmaya davet etti.

Bugün sesimizi deneyeceğiz. Yüksek olmak değil, destekle konuşmak önemli, dedi. Nefes alın. Özür dilemeyin.

Özür dilemeyin sözü Zeynepin göğsüne oturdu. Kendisini, Ben biraz bakıp çıkacağım zaten, derken buldu nerdeyse. Ama sessizce, hiçbir şey söylemeden daireye katıldı.

İlk egzersiz basitti: derin bir nefes, uzun nefesle ssss, sonra jjjj. Zeynep yanındaki genç kadının kıpkırmızı ojelerine, düzgün duruşuna hayran hayran bakmamaya çalıştı. Bir yerde sporcu gibi giyinmiş, omuzlarını rahatça açmış bir adam vardı. Kendini düğünde davetsiz misafir gibi hissetti.

Sıra sıra isim ve bir cümle söyleyeceğiz, dedi Nurten Hanım. Fısıldamadan.

Sıra Zeynepe gelince dili damağına yapıştı.

Zeynep, dedi ve hemen arkasından, Affedersiniz, ben…

Dur, dedi eğitmen kibar ama net. Bugün bu kelimeyi kullanmıyoruz. Bir daha söyle. Sadece adın.

Zeynep yutkundu.

Zeynep.

Ve garip bir şekilde sesi o kadar da cılız, ince değildi. Hafif kalın, biraz kısık ama canlıydı. Hem korkutucu, hem rahatlatıcıydı bu.

Ders bitince Nurten Hanım ona yaklaştı:

Devam edin derse, dedi. Sesinizin rengi var. Ama saklanma alışkanlığınız da var. Onu çözeceğiz.

Zeynep başıyla onayladı, başka biriymiş gibi. Dışarda telefonundan eşine Biraz gecikeceğim, dersteyim, diye kısa bir mesaj attı. Konu neydi, özellikle yazmadı.

Ertesi hafta provalar başladı. Zeynepe kadınların hayır demeyi öğrenmesiyle ilgili kısa bir metin vermişlerdi. Evde makarna için su kaynayana kadar mutfakta sessizce tekrar tekrar okudu. Her seferinde bir yerden şaşırıyor, ya bir satırı unutuyor, ya da kelime sonlarını yutuyordu. Kendine kızıyordu, yaramaz bir çocukmuş gibi.

Oo, ne mırıldanıyorsun? diye mutfağa giren oğlu sordu.

Zeynep birden irkildi, kağıdı çabucak kapadı.

İş için bir şey.

İş kelimesi her zaman siperiydi. Oğlundan sakladığı için utanıyordu ama dürüst olmaya cesaret edemedi.

Provalarda Nurten Hanım sırayla herkesi mikrofon önüne çıkarıyordu. Mikrofon sehpadaydı, kablosu kolona bağlı. Zeynep mikrofon kadar insanlardan da korkuyordu. Sanki konuşursa sesi her titremesini büyütüp ortaya çıkaracaktı.

Mikrofona yaklaşmaya çalışmayın, dedi eğitmen. O size yaklaşacak. Dik durun. Sırtınıza nefes alın.

Zeynep defalarca denedi. İlk başta çok kötüydü; omuzlar kasılıyor, nefes karışıyordu. Genç kız bir şeyler okuyordu, sanki arkadaşıyla konuşurcasına rahattı. Artık çok geç, komik görünüyorum, diye geçiriyordu içinden ve bir yandan da kendini haklı göstermeye çalışıyordu.

Prova sonrası yaşı Zeynepe yakın, gri kazaklı, saçını at kuyruğu yapmış bir hanım geldi yanına:

Duraklamaları çok iyi kullanıyorsunuz, dedi. Ben de mikrofondan ödüm kopardı, beni ele verecek sanırdım.

Zeynep uzun zamandır ilk defa gülümsedi.

Gerçekten de ele veriyor, dedi fısıldayarak.

Evet, dedi kadın. Ama sandığımız gibi değil.

Beraber durağa kadar yürüdüler. Kadın, adının Nazan olduğunu, poliklinikte çalıştığını, zorlu bir yıl atlattıktan sonra buraya geldiğini anlattı. Zeynepin içine hafiflik indi. Hemen arkadaş olmak değildi bu; yalnız olmadığını hissetmekti.

Birkaç ders sonra tatsız bir konuşma oldu. Zeynep sahnede, ezberlediğini sandığı cümlede takıldı, konuşamadı. Sessizlik oldu.

Eh, yaş ilerleyince hafıza da yoruluyor, dedi spor kıyafetli adam, sessiz ama herkesin duyacağı şekilde.

Zeynepin yüzü ateş bastı. Tepki vermek istedi ama otomatik olarak gülümsedi.

Evet, doğru aslında, mırıldandı.

Nurten Hanım elini kaldırdı.

Herkes şaşırır, dedi. Gençler de. Biz burada yaş konuşmayız, çalışırız.

Adam omuz silkerek sustu. Zeynep ise düşündü: İğnelere karşı gülümsemek de sesiyle ilgiliydi; daha doğrusu, sesinin eksikliğiyle.

O gün akşam metni yeniden çalıştı, eşi TVde haberleri izlerken. Kocası:

Yine mi şiir ezberliyorsun? dedi.

Zeynep durdu, boğazı kurudu.

Hayır. Bir kursa gittim. Orada sunum olacak.

Kocası televizyondan kafasını kaldırdı, dikkatle baktı:

Sunum mu? dedi, küçümsemeden.

Zeynep bir şaka bekledi ama adam sadece başını salladı.

Senin hoşuna gidiyorsa git tabii. Sıkma kendini yeter.

Abartılı övgü yoktu; ama tam da bu sıradanlıkta Zeynep içten bir destek buldu. Sen yapabilirsin, değil; gerekçe göstermene lüzum yok.

Hazırlık güç geçti. Zeynep alarmı yarım saat erkene kurdu, ev halkı uyanmadan nefes egzersizleri yaptı. Cam kenarında durdu, elleri kaburgalarında, nefeslerini saydı. Kendi kendine güldüğü de oldu, öksürdüğü de. Defterine şunları not aldı: Çene gevşek olacak, hayırdan sonra duraksama, gözün salonda, yerlerde değil.

Bir gün Nurten Hanım, Metni en çok kime söylemek istiyorsanız, ilk sırada o oturuyormuş gibi hayal edin, dedi.

Zeynepin aklına önce kayınvalidesi geldi. Sonra patronu. Sonra ise aynadaki yüzü; o hep kullandığı siper gülümseme. Elleri titredi.

Tek birini seçin, dedi Nurten Hanım hemen. Ona konuşun.

Zeynep kendini seçti. Bu, ilk kez kendisinin de salonda, ilk sırada bir izleyici olduğunu kabul etmek kadar tuhaftı, ürkütücüydü.

Gösteri günü çok hızlı geldi. Zeynep alarmdan önce uyandı; içi bomboş ve soğuktu. Mutfakta, küçük yudumlarla su içti. Metni ikiye katlayıp bıraktığı sayfayı açtı; ortalarını hatırlamıyor gibiydi. Sanki bir boşluk vardı.

Kafasını avuçlarının arasına aldı.

Yapamam, diye düşündü. Bu düşünce neredeyse huzur vericiydi. Hasta olduğunu bahane edebilirdi. Acil bir iş de çıkardı; kimse ölmezdi.

O sırada kocası uykulu şekilde mutfağa girdi.

Noldu, neden erkencisin? dedi.

Zeynep baktı ve birden gerçeği söyledi:

Korkuyorum. Unutacağım diye korkuyorum.

Adam kaşıdı kafasını, kağıdı eline aldı.

Bana oku bakalım, nasıl gelirse.

Zeynep kabul etmek istemedi ama ayağa kalktı. Sessizce, hata yaparak okudu. Adam hiç bölmedi. Sadece bir yerde, tekrar özür dilerim deyince kaşlarını kaldırdı.

O kelimeyi orada kullanmayacaksın ya hani, dedi.

Zeynep hafifçe güldü.

Bak, evde bile olmuyor.

Olacak, dedi adam, kağıdı uzatarak. Zaten gideceksin.

Atölyede prova öncesi ortam yoğundu. Koridorda kostümlü çantalar, kravatını düzeltenler, sessizce tekrar edenler. Zeynep çıktı metnini katlamadan dosyasına koydu. Eller buz gibiydi, içerisi sıcak olmasına rağmen.

Nazan geldi, su şişesini Zeynepe uzattı.

Bir yudum iç. Şimdi okuma artık, çok geç, dedi. Şimdi sadece nefes al.

Zeynep onayladı, dosyasını çantasına koyup sandalyeye bıraktı, fermuarını çekti. Eşyalarının yerini bilmek önemliydi; ihtiyaç duyduğu zaman geri dönebileceği bir nokta.

Salonda elli kişi filan vardı. Küçük sahne, siyah perde, iki projektör ışığı gözleri kamaştırıyor. Mikrofon tam ortadaydı. Zeynep sahne arkasında perde kenarına çıktı, yüzlere bakınca pişman oldu. Suratlar birbirine karışırken, en öndekilerden eşini gördü; oğlunun da gelmiş olmasıyla hem sevinç, hem panik yaşadı.

Yapamam, dedi fısıltıyla Nazana.

Yaparsın, dedi Nazan, yanında durarak. Bana bak. Ben sağda olacağım.

Nurten Hanım gelip omzuna dokundu.

Mükemmel olmak zorunda değilsin, dedi. Canlı olmak zorundasın. Çık, bir nefes al, ilk cümleyi söyle. Gerisi gelir.

Zeynep gözlerini kapattı. Ağız kurudu, dili alışık olmadığı gibi hissettiriyordu. Derin bir nefes aldı; omuzunu kaldırmadan, kaburgalarında hissetti. Büyü değildi, fizikti ama onu diri tutan da buydu.

Sıra geldi, adı anons edildi. Sahneye çıktı. Zemin sağlamdı ama azıcık kaygandı. Mikrofonun önünde bir avuç mesafe bıraktı. Işıklar suratına vurdu; bu iyi oldu: seyirci daha az belli, yabancı gözler daha az kaygı verici.

Ağzını açtı, bir saniye başlayamadı. Beyni bomboştu. Eşinin ellerini dizlerinde, yüzündeki sakince ifadeyi gördü. Oğlu ona bakıyordu, telefona değil. Ne kusursuzluk beklediklerini, ne de bir şey kanıtlamasını istediklerini hissetti; sadece oradalar.

Ben genelde sessiz konuşurum, dedi Zeynep ilk cümlesini. Sesi titredi, ama çıktı.

Sonrası geldi. Ezbere her kelimeyi hatırlamıyordu ama cümleler arka arkaya sıralandı. Bir yerde sıralamayı şaşırdı, kalbi düştü. Duraksadı, sonraki cümleyi olduğu gibi söyledi. Kimse alay etmedi, gülen olmadı. Salondaki sessizlik boğucu değil, dinleyiciydi.

Hayır, derken defterinde belirttiği gibi uzun bir duraksama verdi. İlk defa, yumuşatıcı bir gülümseme de eklemedi. Sade bir biçimde söyledi.

Sonunda geriye bir adım attı, mikrofonun yerinde ve ellerinin açık olması gerektiğini unutmadan. Avuçları titredi, ama saklamadan açık tuttu. kısa bir şekilde eğildi.

Alkışlar ne çoktu, ne az, ama sıcaktı, canlıydı. Birileri açık açık teşekkürler dedi ve Zeynep bu sözü ilk defa kendine gerçek olarak duydu.

Kuliste duvara yaslandı. Dizleri merdiven çıkmış gibi yorgundu. Nazan hızlı ve dostça sarıldı.

Sahneye çıktın, dedi.

Zeynep başını salladı. Ağlamak isterdi ama gözyaşı yoktu. Başka bir his vardı: Sanki yıllardır yanından dolanıp geçtiği yere sonunda yerleşmişti.

Sonrasında herkes dağıldı, kimi eşyalarını aradı, kimi fotoğraf çekindi. Zeynep duvar kenarındaki sandalyeye gitti, çantasının fermuarını kontrol etti; dosyasını çıkardı. Kağıt biraz buruşmuş, köşesi kıvrılmıştı. Elini üzerinden geçirdi, hemen atmak istemediğini fark etti. O kağıt, yaşanmışlığın kanıtı olacaktı.

Kocası ve oğlu fuayede yanına geldi.

Fena değildi, dedi oğlu, umursamaz gibi ama gözlerinde gurur vardı. Hatta güzeldi.

Kocası başını salladı.

Daha farklıydın, mutfakta olduğundan.

Zeynep kısa bir kahkaha attı.

Mutfakta hep telaşlıyım, dedi. Sonra cesaretle ekledi: Devam etmek istiyorum.

Dışarı çıktılar. Zeynep paltosunu ilikledi, atkısını düzeltti. İçerideki titreme kaygıdan değil, o anın sıcaklığından geliyordu: İlk defa ileri bir adım atmıştı.

Ertesi gün Zeynep, kurstan herkes gelmeden biraz önce gitti. Koridor boştaydı. Sekreter masasındaki formlardan aldı, bir üst seviye için başvuru doldurdu. Amaç kısmını uzun uzadıya düşünmeden yazdı: Konuşmak.

Nurten Hanım odadan çıktı, göz göze geldiler.

Devam edeceğim, dedi Zeynep.

Güzel, dedi eğitmen. O zaman yeni metin seçin.

Zeynep verilen dosyayı göğsüne bastırdı. İçeri girerken, kendini savunur tek kelime sarf etmediğini fark etti. Küçük, neredeyse görülmeyen bir değişimdi bu. Ama içindeki sesi, en büyük alkıştan daha güçlüydü.

Rate article
Lifequest
Çıkıp Her Şeyi Açıkça Söylemek