“Amerika Seni Parça Parça Alırken, Memleket Sıcaklığını Unutursa: Gurbetten Dönüşte Hissedilen İhanet”

Amerika seni parça parça kendine alırken, evin sıcaklığını unutunca: Geri Dönüşe İhanet Gibi Göçmenlik

Dokuz yıl süren kariyer, başarı ve unutuluş bankadaki milyonlardan da pahalıya patlayan bir hikaye.
Sekiz yıl.

Sekiz yıl sonra Elif uçağa biniyordu, memlekete gidiyordu.

Ama öyle göçmenlerin ev dediği, kiralık, göçebe evlerden değil. Gerçek evine gidiyordu.

İstanbul Havalimanı, dış hatlar gidiş. Elif gözleri ihanete uğramış gibi parlıyordu. Parası boldu, valizlerin hepsini rahatça ödeyecek kadar. Ama yazacak bir geriye bakış yazısı için zaman yoktu.

Tek bildiği bir şey vardı: annesi onu bekliyordu.

Ama artık, annesinin, o uçaktan inen kadını hâlâ görmek isteyip istemeyeceğini bilmiyordu.

1. BÖLÜM: Söz Günü
Sekiz yıl önce, yine o havalimanı, yine aynı terminal. Fakat Elif bambaşkaydı.

Daha yirmi üç yaşındaydı. Çantasında biyometrik pasaport, vize, beş yüz dolar ve, kendisinden de büyük bir hayal.

Annede ise aynı anda hem gurur hem çaresizlik vardı.

İki sene, anneciğim, diyordu Elif. İki yıl sonra döneceğim, evimiz için parayla.

Anne onu uzun, çok uzun sarılmıştı. Elif, annesinin titrediğini hissetmişti. Odada un kokusu, yanan gazete külü ve babasının sigarasının dumanı hâkimdi.

Ne olur, kızım, orada unutma beni, dedi annesi. Elif ise bu sesin adını koyamadığı bir şey taşıdığını hissetmişti: endişe. İçine çöken bir dipsiz kuyuyu.

Annem, seni unutmam ki! Hadi isteyeyim, yine de unutmam, diye gülüyordu Elif.

Gerçekten inancı sonsuzdu.

2. BÖLÜM: İlk Yıl Adrenalin
New York kışında karşıladı Elifi. Ocak ayıydı.

Altı kişilik bir göçmen evinde üç kız, üç erkek: Biri Kayseriden, biri Samsundan, ikisi Ankaradan, biri Adanadan, Elif İzmirli. Ufacık odalarda ikişer kişi, aylık dört yüz dolarkan kira.

Bir kafede çalışıyordu Elif. Saatliği yedi dolardı, ekstradan bahşiş alıyordu. Günde on iki saat masa silip kahve taşıyor, Amerikalılara sırıtıyordu. Arada, içtikleri kahveden daha çok bahşiş bırakan müşteriler çıkıyordu.

Akşam başını yatağa atıyor ve annesiyle konuşuyordu:

Nasılsın kızım?
İyiyim anne, çalışıyorum, kazanıyorum.
Üşümüyor musun orada?
Buz gibi.
Sana koyduğum o gri kazağımı giy, tamam mı?
Elif gri kazağı giyip sanki annesi Atlantiki aşıp onu sımsıkı sarmış gibi hissediyordu.

İlk parasını şubatta gönderdi iki yüz dolar Western Unionla.

Teşekkür ederim, kızım. İlaç aldım, doğalgazı ödedim. Dikkatli ol orada diye yazdı annesi.

Evdeki diğer göçmenler dedi ki:
Sen saf mısın? Parayı yolla anana, kendine Amerikan hesabı aç, bankada tut.

Ama Elif biliyordu: Annesinin o paraya şimdi ihtiyacı vardı.

Bir yılda beş bin dolar yolladı.
Bir yılda İngilizceyi çatır çatır öğrendi.
İlk defa aksansız konuştuğunu fark edişi, ona hem gurur hem tarifsiz bir hüzün verdirdi.

3. BÖLÜM: İkinci Yıl David
David, kafeye tam yüz kırk yedi gün boyunca gelmişti, Elif gün gün sayıyordu ama niye saydığını bilmiyordu.

Adam, Elifin neredeyse iki katı yaştaydı, evliydi ama boşanmış, bir de önceki evliliğinden oğlu vardı. Bir IT şirketinde çalışıyordu, keyfi gayet yerindeydi ve sipariş listesinde her zaman karamelli latte vardı.

Bir gün dayanamayıp, bozuk bir Türkçeyle şunu dedi:

Nasılsınız?
Elif şaşırdı. Hiçbir düzenli müşteri onun dilinde laf atmayı denememişti.

İyiyim sağ olun, siz?
Elif’s English had improved a lot, ama hâlâ yeni yetme bir aksan.

Sizi buranın dışında bir kahveye davet edebilir miyim? diye gülümsedi.

O sıralar Elifin hesabında on bir bin dolar, omuzunda iki yılın ağırlığı, kafasında ise Türkiye hayali pörsümüş bir balon gibi.

Kafede günde ortalama kırk dolar bahşiş alıyor, ek olarak hafta sonları çocuk bakıcılığı ve geceleri temizlik yapıyordu.

David ise başkaydı. O, durmak demekti. Amerikan rahatlığı demekti.

4. BÖLÜM: Üçüncü Yıl İlk İhanet
Annesine Davidden üç ay sonra bahsetti. Her şeyiyle riskli olduğunun farkındaydı.

Anneciğim, birisiyle çıkıyorum. Amerikalı.
Uzun bir suskunluk.

Adı ne?
David.
Evli mi, ailesi var mı?
Bir oğlu var, ilk evliliğinden. Dokuz yaşında.

Yine sessizlik.

Elif, başka bir kıtanın ucunda annesinin o haberi beyninde didik didik ettiğini hissediyordu.

Kızım lütfen, dedi annesi, sesi çatallandı. Kim olduğunu unutma.
Unutmuyorum anne.

Kim olduğunu unutma Türkçeye çevrilince Sen Türksün, kızım. Anlamı net: Orası sana vatan olmaz.

Elif, o kelimelerin telefondan eve soğuk üflediğini hissetti.

David ile daha çok vakit geçirdi. Gece temizlik işini bıraktı. Kafedeki vardiyaları azalttı. Bakıcılığı arada sıradaya çevirdi.

Martta üç bin dolar daha yolladı, Aramıyorum sık sık diye özür diledi.

5. BÖLÜM: Dördüncü Yıl Düğün
David, Noelde evlenme teklif etti.

Elif evet dedi, bir parça geçmişin külü, bir parça hayal ışığı arasında.

Gözlerini sıkı sıkı kapatıp annesini aradı:

Anne, evleniyorum.
Ne zaman?
İki ay sonra. Miamide. David orada istiyor.
Annenin sesi titriyor gibiydi:

Miami mi, Elif Ben oraya gelemem, o kadar param yok.
Biliyorum anne Affet.

Suçluluk duymalıydı, rahatlama hissi ağır bastı.

Telefonu kapatınca Elif annesini düşündü: O eski yatakta, sessizce bir şeyleri anlayıp ağlayan bir anne.

Düğün çok şatafatlıydı. İki yüz misafir. Davidin eski eşinden iş arkadaşlarına. Elifin uzaktan bir teyzesi yeni evin mutfağına diye tencere seti göndermişti.

Elifin elbisesi, annesinin birkaç ay çalışsa anca alacağı kadar pahalıydı. Fotoğrafçılara poz verip gülümserken o gün verdiği iki yıl sonra döneceğim sözünün Amerika pistinde tuzla buz olduğunun farkına vardı.

Artık asla geri dönmeyecekti.

6. BÖLÜM: BeşinciSekizinci Yıllar Amerikan Çocukluğu
Kerem, Mayısta doğdu.

Doğum zordu. Sonrası uzayan bir depresyondu. Tam kapsamlı sigorta olmayınca, ilk anne olmak on iki bin dolara patladı.

David hepsini karttan ödedi.

Elif annesine yeni doğan bebek fotoğrafı yolladı: Senin torunun.

Güzelmiş, diye yazdı annesi. Adı nedir?

Kerem, diye yazdı Elif.

Sonra annesinin bilgisayarda bu ismi Googleladığını, neden dede, neden baba, neden akrabadan biri değil diye bakındığını hissetti. Torunda hiç tanıdık dal yoktu.

Her ay iki yüz dolar yolluyordu annesine. Kendine ve toruna harca diye. Mektuplarda Ona hediye al diyordu, yarına bir umut.

Sonraki yıllarda Türkiyeden birkaç kargo geldi: minik nazar boncuklu gömlekler, ahşap oyuncaklar, Türkçe çocuk kitapları.

Kerem, Türkçe bilmiyordu. İngilizce konuşuyordu, biraz da İspanyolca; bakıcısı Meksikalıydı.

Anne hep Türkçe öğret diye yazdı, Elif ise iki kelimeyle yetindi: Anneanne ve Seni seviyorum.

Kerem, onları bir aya kalmadan unutuyordu.

Bir süre sonra Elif hayatının Amerikan rüyasını yaşıyordu: Banliyöde ev, garajda BMW, Kerem özel okulda, her yıl tatil Floridada.

Torununun doğum günlerinde annesi aradı hep.

Elif ise genelde komşu partisindeydi; konuşmalar yatırım ve emlak üzerine, şarap bir elde, telefon öbüründe.

Nasılsın anne?
İyiyim kızım. Torunumu görmek istiyorum.
Kerem şimdi dışarıda koşuyor. Gelirse fotoğrafını gösteririm.
Elif Anne bir şey daha diyip yutkundu. İkinizi de seviyorum.
Ben de seni anneciğim. Koşmam lazım, sonra konuşuruz.

Elif telefonu kapatıp, başka projelere döndü.

7. BÖLÜM: Sekizinci Yıl Kalp Krizi
Anne altmış yedi yaşında.

Kalp krizi sıradan bir günde, markette ekmek alırken geldi.

Kardeşi aradı:
Anne fenalaştı. Hastanede, hemen gelmen lazım.

Elif izin aldı artık kurumsalda yönetici. İlk uçakla geldi.

Havalimanından taksiye bindi, hastaneye gitti.

Anne yatakta, yüzü pencereye dönük, monitörlere bağlı.

Elif girince, annesi ağır ağır döndü.

Allahım, gelmişsin dedi ve ağladı.

Elif yanağından öptü tanıyamadı.

Anne yaşlanmıştı. Yüz çizgileri, artık boyamadığı bembeyaz saçları O parlak gözlerin yerinde huzursuz gölgeler.

Anneciğim, nasılsın?
E napalım kızım, yaşlılık işte

Üç gün başında bekledi.

Sonra annesini eve çıkarınca, kardeşi ikisini apartman dairesine götürdü. Zaten Elif yıllardır o evin masrafını karşılıyordu.

Ev temiz ama hüzünlüydü. Duvarlarda Elifin eski çocukluk fotoğrafları. Mutfakta bir takvim: Altı yaşındaki Keremin, Amerikada çekilmiş bir pozu.

Büyümüş, dedi anne, takvime bakarak.
Evet anneciğim.
Ama ben onu hiç görmedim.

Elifin söyleyecek sözü yoktu.

Sekiz gün evde kaldı. Anne eski mektupları, fotoğraf albümleri gösterdi. Birlikte o eski tariflerden yemek yapmalarını istedi: mercimek çorbası, mantı, imam bayıldı.

Elif uğraştı: mercimek çorbası tuzlu oldu, güldüler. Fakat annesinin ağlamamak için zor tuttuğunu Elif fark etti.

Benim tarifi unutmuşsun, dedi anne üçüncü gün.

Bu yemekle ilgili değildi. Hayatla ilgiliydi.

8. BÖLÜM: Elif Geri Dönüyor
Elif yeniden Miamiye döndü.

Annen nasıl? diye sordu David.

Yaşıyor, yorgun yaşlanmış.

İyi bari, dedi David, yine maillere gömüldü.

Gece Elif yatakta, pencerenin camına vuran okyanus ışığına bakıyordu.

Annesinin evinde ise ışık, eski tülden perde ve kırık lambadan içeri süzülüyor.

Yıllar geçti. Elif daha iyi bir işe geçti. David şirketin ortağı oldu. Kerem prestijli bir liseye başladı.

Anne araya araya seyrekleşti. Bir tek bayram aradı. Sadece önemli günlerde.

Nasılsın anne, her şey yolunda mı?
Evet kızım, yaşlılık işte. Bana borcun falan yok artık.

Karşılıklı en büyük yalan buydu.

9. BÖLÜM: Dönüş
Bu kez Elif habersiz döndü.

Annesine haber vermedi. Kardeşine de yazmadı. Sadece izin aldı, bilet aldı.

Havalimanından, annesini aradı.

Anne?
Elif? Neredesin?
Havalimanındayım.

Sessizlik.

Eve gel, kızım, dedi anne sonunda.

Taksiyle kırk dakika sürdü yol. Şehir pencereden geçti: merkezden kenara, asfalt çatladı, binalar düştü, yaşlandı.

Elif arabadan inince, yıllardır kirasını ödediği o küçük apartmanın önündeydi.

Annesi kapıda.

Küçülmüştü, kırılganlaşmıştı. Yıllar hem sıcağını hem de gücünü azar azar çekmişti.

Merhaba anneciğim, dedi Elif.

Allahım, geldin! dedi annesi ve ona sarıldı.

O sarılmada, Elifin içindeki taştan kabuk çatladı, dağıldı.

Mutfakta buluştular. Masada mercimek çorbası, mantı, imam bayıldı yıllar önce Elifin tariflerini öğrenmek istediği her şey.

Geleceğini biliyordum, dedi anne.

Nereden bildin ki?
Anne yüreği, hep anlarım ben.

Uzun süre sustular.

Anne dedi Elif. Ben
Her şeyi biliyorum kızım, diye böldü anne. Değiştin. Artık Amerikalı oldun.

Elif ağladı.

Anne, istemedim
Kızım suçlamıyorum. Ben sadece, artık bir kızımı kaybettim diyorum.

Hepsi buydu. Elif neyi seçtiğini, aslında neyi kaybettiğini burnunun ucunda hissetti.

SON: Tutulmayan Söz
Bu kez Elif iki hafta kaldı.

Anne yine nakış göstermeye, tarifleri anlatmaya, yıllardır izlememiş Türk filmlerini birlikte izlemeye başladı.

Son gün Elif sordu:
Anne, ben geri dönebilir miyim?

Anne uzun uzun baktı.
Her zaman dönebilirsin kızım. Ama ev, yine aynı ev olacak mı, onu bilemem.

Elif acı acı anladı: Döner, ama yine ev olamaz.

Miamide David sordu:
Neredeydin bu kadar uzun?
Annemde.

Nasıl?
Yaşlanıyor.

David başını sallayıp tekrar bilgisayara gömüldü.

Elif dev pencere önünde koltuğa oturdu. Okyanus manzarasına bakarak, annesinin mutfağındaki dar pencereden avuç içi kadar gökyüzünü düşündü.

Sekiz yıl önce, İstanbul Havalimanından Amerikan rüyasına uçmuştu.

Sekiz yıl sonra dönerken anladı: O rüya, insanın ruhunun en sevdiği yerlerden usul usul eksilmesiymiş.

Ve artık hiçbir dönüş, tam anlamıyla eve dönüş olamayacakElif o gece, denizden yansıyan ay ışığında kendi yansımasına baktı. Arada Keremin odasından hafif bir horlama duyuluyordu; Davidin tuşları ise hiç susmuyordu. Parmaklarının arasına eski püskü, İstanbuldan getirdiği minik bir nazar boncuğunu aldı. Anneden kalan son eşyaydı.

Bir an, annesiyle geçirdiği o son sabahı hatırladı: İkisi, mutfak masasının kenarında çay içerken, küçük bir sessizliğin ortasında ılıklığın ve eskimiş güvenin yayılışını. Kızım, zaman bazen çok şey çalar ama insan sevdiklerini sakladığı yeri unutmaz, demişti annesi. O anı, işte şimdi, Amerikanın gürültüsünde buldu; içini sımsıkı saran bir ağırlık gibi.

Kalktı, Keremin odasına gitti. Oğlunun yüzüne uzun uzun baktı. Elini saçlarına koydu; uykuda fısıldadı: Anneannen seni hep sevdi, Kerem. Ben de sevdim, unuttum sandığım her şeyi.

O gece Elif karar verdi: eksilen, parçalanan ne varsa, bir ucundan tutup yeniden örmek için yaşamalıydı. Çünkü ev, dört duvardan değil; hatırladıklarından, bağışlayabildiklerinden ve içten söylenen, küçük ama gerçek bir Seni seviyorumdan örülürdü.

Ertesi gün, çekmeceden Türkçe çocuk kitaplarını çıkardı. Keremle pencerenin önünde, göz alabildiğine uzanan okyanusa bakarak, annesinin sesini taklit ederek okumaya başladı.

Bu defa, gökyüzü onların üstünde iki kıta, iki kuşak ve iki söz arasında biraz olsun genişlemiş gibi geldi.

Ve ilk defa, Elif hissetti: Kendi hikayesinin gerçek evine, yavaşça geri dönüyordu.

Rate article
Lifequest
“Amerika Seni Parça Parça Alırken, Memleket Sıcaklığını Unutursa: Gurbetten Dönüşte Hissedilen İhanet”