Hayatım boyunca inanmıştım ki, eğer kendi evim olursa, her şey yoluna girecek. Annem öyle öğretmişti bana bir kadın için en önemlisi, güvenceydi; başını sokacak bir çatının, kendi mekanının olmasıydı. Ben hep kiralarda büyüdüm; sıkça taşınırdık, annemin ev sahipleriyle tartışmalarını duyardım. O zaman kendime söz vermiştim: Benim çocuğum böyle yaşamayacak.
Evlenince, eşimle birlikte kredi çekmeye karar verdik. Korkutucuydu, ama o zaman faizler görece makuldü, biz de genç ve cesurduk. Titreyen ellerimizle belgeleri imzaladık; umut doluyduk. İstanbulun sıradan, kenar bir mahallesinde, küçük iki odalı bir daire aldık. Asansörü yoktu, ama bizimdi.
İlk aylar bir bayram gibiydi. Duvarları kendi ellerimizle boyadık, mobilyaları gece yarılarına kadar monte ettik, yerde bir şiltede uyuyorduk. Çok mutluydum. Sonra aylık taksitler başladı. Her ayın o günü kâbusa döndü. Günleri saymaya başladım, kuruşları hesapladım, paramız yetecek mi diye içim içimi yedi.
İki işte çalıştım gündüz ofiste, akşamları ise internetten sipariş alıyordum. Eşim de fazla mesaiye kalıyordu. Neredeyse birbirimizi göremez olmuştuk. Çocuğumuz daha çok babaannesindeydi. Hep inandım ki bu geçici, birkaç yıl dayansak sonra her şey hafifleyecek.
Ama o baskı yavaş yavaş bizi kemirdi. Gerildim, asabi oldum. Her an her şeyi kaybedecek gibi hissediyordum. Buzdolabı bozulunca, kıyametin koptuğunu sandım asıl mesele bu değildi, ama hata yapmaya hakkımız yoktu artık.
En ağır anı, çocuğumun bir gün, hep yorgun olduğumu söylediğini duymamdı. Tesadüfen duydum; babaannesiyle konuşurken annesinin hep acele ettiğini, neredeyse hiç gülmediğini söylemişti. O sözler banka eksteresinden daha çok sarstı beni.
Evde, uğruna kendimi parçaladığım o mutfakta, tek başıma oturdum. Duvarlara, koltuklara, yeni aldığımız kanepeye baktım. Kendime sordum: Neden yapıyorum bunu? Güvence için. Huzur için. Oysa evimizde güven falan yoktu, huzur da yoktu. Korkudan ibaretti her şey.
İlk kez o gün, belki de yanıldığımı düşündüm. Belki de evi amaç, ailemi de ona ulaşmak için bir araç yapmıştım. Eşimle uzun uzun konuştuk. İkimiz de bitmiştik. Banka için çalışan iki ev arkadaşı gibiydik.
Karar vermek kolay olmadı. Evi sattık. Krediyi kapattık. Beklediğimizden daha az paramız kaldı, ama borcumuz bitti. Yine kiraya döndük. O imzayı atarken başarısız olmuşum gibi hissettim. Sanki hayata yenilmişim gibi.
O utancı atmam zaman aldı. İnsanlar Türkiyede hep sorar: Ev senin mi diye, sanki değerin o kâğıttan ibaretmiş gibi. Ben de öyle sanırdım. Şimdi anlıyorum ki, hepsi bir hayalmiş.
Şimdi daha az eşyamız, ama daha çok vaktimiz var. Akşamlarımız daha huzurlu. Beraber gezmeye çıkıyoruz. Birlikte yemek yapıyoruz. Çocuğum beni tekrar gülümserken görüyor. Şimdi fark ettim yuva, tapuda yazan isim değil; sevgiyle oluşturduğun o havaymış.
Kendi evinin olmasının kötü olduğunu söylemiyorum. Sadece, insanın kendini, huzurunu, ilişkisini bunun uğruna kaybetmemesi gerektiğini söylüyorum. Hiçbir eşya, hiçbir taş duvar, sağlıktan ve mutluluktan değerli olmamalı.
Yıllarca güvenceyi, bir tapuda aradım. En sonunda anladım ki, en büyük güvence yan yana olmamız, korkusuzca yaşayabilmemizmiş. Geri kalanı, hepsi rüyalardaki o tuhaf, kimsesiz duvarlar gibi…



