Beş yıllık evliliklerinin ardından, abimin eşi bizim için hâlâ yabancıydı; ta ki yakın zamanda gerçekleşen o ziyaret gözlerimizi bambaşka şekilde açana kadar. Abim Mehmet, üniversiteden mezun olur olmaz, İstanbuldan kalkıp İzmirin bir kasabasına taşınmıştı, aklında bir yıl kalıp geri dönmek vardı ama hayat başka türlü plan yaptı. Orada bir kızla tanıştı, aralarında bir elektrik oldu ve sonunda evlendiler, abim de İzmire kök saldı. Ne yazık ki düğünlerine çeşitli sebeplerden katılamadık, yeni geliniyse yalnızca annem bir kere ayaküstü görebilmişti.
Yıllar böylece geçti, biz de bir türlü İzmir yollarını tutamadık, ta ki bu seneye kadar. Abim, uzun bir yolculuğun ardından İstanbula da uğrayacaklarını, iki gün bizde kalacaklarını söyledi. Ben de hevesle, onları küçük ama şirin evimizde ya da gerekirse dayımın ferah apartmanında ağırlamak için her şeyi ayarladım. Fakat havaalanında yengemi görünce, bu heyecan yerini kısa sürede buram buram hayal kırıklığına bıraktı. Kadıncağız yolculuk boyunca homurdanıp durmuş, uçağın koltuğundan çayına kadar her şeye burun kıvırıyordu.
Evin yolunu zor bulduk, daha kapıdan girer girmez yengem banyoyu, tuvaleti beğenmedi. O burun kıvırmalar yetmezmiş gibi, mızmızlanınca abim hemencecik onu şehir merkezine götürdü. Biz de eşimle, olup biteni şaşkınlık ve hafif bir utanç içinde izledik. İş yemeğe gelince de işler daha da tuhaflaştı; yengem, ne pişirsem suratını buruşturuyor, bir tabak salataya fil gözleriyle bakıp, onda bile bir tuhaflık arıyordu. Et, tavuk, börek zaten biçare, hiç şansı yoktu; tek derdi sebzeydi, onda da yüzde yüz huzur bulamıyordu.
Yetmedi, ertesi gün şehri gezmeye çıktık; yengem o gün de, sanki çocukmuş gibi her şeye mızırdanıp, bir türlü rahat durmadı. İki günlük ziyaretin sonunda onları tekrar havaalanına götürürken, elim ayağım titriyor, bir an önce hoşça kal demek için sabırsızlanıyordum. Abim bu hanımı beş yıl nasıl çekti, inanın hâlâ aklım almıyor. O meşhur gerçek yüzü, iki günde öyle bir ortaya çıktı ki, dilim tutuldu!




