Benim hikâyem biraz garip; sana anlatınca daha anlaşılır olacak diye düşünüyorum.
Bir gün, sanki son durağıma kavuşturacakmış gibi, barınaktan yaşlı bir köpek sahiplendim. Adı Kasımdı. Yaşlı, gözleri pek görmüyor, arada arka ayakları titriyor; boksör cinciydi, neredeyse on dört yaşında. Barınak kartında hayatının son döneminde bakım yazıyordu. O an ellerim buz kesti. Kâğıdı öyle sımsıkı tuttum ki sanki beni temize çıkarırmış gibi Göğsüme bir hüzün çöktü, adı konmamış bir suçluluk duygusu. Daha hiçbir şey yapmadan.
Benim adım Murat. Tüm belgeleri imzalarken aklımda hep şu vardı: Elimden geleni sessiz, huzurlu ve onurlu yapacağım ki Kasım için korkutucu olmasın.
O kadar yaşlıydı ki, yüzü bembeyazdı, nakış gibi. Arkadaşları çok az yürür, sürekli uyur diye kısaca geçiştiriyordu. Ama satır aralarından anlaşılıyordu ki, sabırsızca vaktin dolmasını bekliyorlarmış.
Ocaktı, İstanbul ayazında sokaklar suskun. Apartman girişi de anlamsızca sessizdi, herkes anahtarıyla hızlıca giriyor, asansör inliyor ve ayak sesleri kattlarda kayboluyordu.
Evi adeta minik bir bakım merkezine çevirdim; salonun ve yatak odasının ortasına ortopedik yataklar, holün zeminine kaydırmaz paspaslar, kapı eşiğine küçük bir rampa koydum. Kırılgan biri geldiğinde nasıl davranılırsa öyle davrandım Fazla eşyaları kaldırdım. Bir hata yapıp acıtırım diye endişelendim.
İlk hafta Kasım çoğunlukla yattı. Ama bu acıdan kaynaklı bir uyuşukluk değildi. İlk kez “tedbiri elden bırakabildiği”, derin bir dinlenmeydi o.
Nefes alışını gözümle izleyip kendi kendime bırak böyle olsun, yeter ki huzur bulsun diyordum. Ama içeride kalbim sıkışıyordu; her nefesi sonuncusu olacakmış gibi bakıyordum.
Üçüncü gün, posta kutularının yanına küçük bir not iliştirilmişti: “Lütfen sessiz olalım.” İmzasızdı, sahibine hitap edilmiyordu. Sanki doğrudan bana yazılmıştı.
O akşam zili çaldılar.
Kapıda üçüncü kattaki Nazan Hanım vardı. Minyon, dimdik, saçı toplu; bakışları keskin ve mesafeli.
Dedi ki: Köpeği duydum.
Yutkundum, boğazım kurudu. Sessizce Kendisi çok yaşlı Zor yürüyor. Ben ona sadece göz kulak oluyorum, dedim.
İçeri girmedi. Halıya, koridora ve bana baktı; beni tehlikeli mi, yoksa yorgun mu sorgular gibiydi.
Sonra sitem etmeden şöyle dedi: Sert zeminde eklemler daha çok acır.
Arkasını döndü, kapıyı sessizce örttü, içinde küçümseme değil, tuhaf bir merhamet bırakarak.
İkinci hafta her şeyi değiştirdi.
Kasım orada sadece birkaç gün kalmadığını anladı. Kimsenin gelip onu almayacağını. Burası, bekleme odası değildi artık onun gözünde.
Bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. Önce merhamet için değil, emin olmak için: “Sen de gidecek misin?” diye.
İşten her dönüşümde kalkmaya çabalıyordu. Yavaş yavaş, reel bir boksör inadıyla. Mecbur olduğu için değil, hâlâ olabildiği için ayağa kalkmak istiyor gibiydi.
Sonra bir ayrıntı beni altüst etti.
Koltuk kenarında eski bir peluş kirpi oyuncak yatıyordu. Etrafı yıpranmış, kenarı dikilmiş. Ne evimde çocuk vardı, ne de öylesine saklanmış bir oyuncak. Ben almamıştım.
Kasım göz ucuyla ona baktı, zarifçe dişlerinin arasına aldı. Bunu bir oyuncak gibi değil, kıymetli bir şey taşıyor gibi taşıdı. Evin içinde kararlı adımlarla geçti, sanki yıllardır kafasında sadece oraya ait diye kazınmıştı. O günden sonra “ölümü bekleyen köpek” ortadan kaybolmuş gibiydi.
Artık yürüyemeyen Kasım, minik adımlarla kirpiyi dişleyerek koridorda turluyor, çok uyuyan sabahları yatağımın yanında göz ucuyla bekliyordu. Ne sesli, ne talepkar; sadece hazır.
Akşamları yanıma kıvrılıyor, kirpiyi göğsüne koyuyordu. Oyuncakla oynamıyor, sanki birinin bile bu küçük sevinci elinden alacağından korkuyordu.
Ben de nefesimi tutar gibi oldum. Her gürültü onu ürkütür diye sessiz davranıyordum.
Bir hafta sonra yine bir uyarı notu yapıştırılmıştı: “Komşularınıza saygılı olun.” Yine imzasız.
Notu avucumda gereğinden fazla sıktım; öfkem yoktu, kendimi Kasım’ı savunur halde buluyordum. Ortada ne gürültü, ne huzursuzluk vardı; yaşlı bir köpek ilk kez hayatı deniyordu.
O akşam yine ayak sesleri duydum. Nazan Hanım bu sefer daha tereddütlü zile bastı.
Kapıyı açtığımda, Kasım yine dişinde kirpiyle bekliyordu.
Nazan Hanım oyuncak kirpiye öyle bakıyordu ki, sanki karşısında bir hayalet var, ama korkutmuyor; sadece içini burkuyor.
Çıplak bir merakla sordu: “Bu oyuncak nereden geldi?”
Omuz silktim: “Hiç bilmiyorum. Yemin ederim. Sanki birden bire belirdi.”
Bakışlarını çekmedi oyuncaktan. O donuk ve mesafeli hali bir anda çatladı.
Fısıldadı: Bazen bazı eşyalar geri gelir, en sonunda onlardan kaçmayı bıraktığımızda.
Gitti. Bende ise dilimin ucunda ağırlıkta bir soru kalmıştı.
Çünkü o kirpi, aslında bir işaretti.
Üçüncü hafta korktuğum şey oldu.
Birkaç saniye için kapıyı açık bıraktım. Nasılsa sorun olmaz, sanmıştım.
Kasıma seslendim önce usulca, sonra giderek panikle.
Kapı önüne baktım kirpi öylece düzgünce bırakılmıştı.
Kasım ise evde değildi.
Koşarak apartman merdivenlerini indim. Kafamda sadece onun ismi çınlıyor. İkinci katta komşum, elinde pazar poşetleriyle beni görünce hemen anladı durumun vehametini.
Hemen çıktı, ama çok yavaş, sakin yürüyor Sanki yolunu biliyordu, dedi kadın.
O biliyordu kısmı, kayboldudan daha sert çarptı bana. Kaybolmak kargaşa; bilerek gitmek ise kader.
Aşağıya, apartmanın avlusuna çıktım. Toprak kokulu, metal boruların yoğun rutubeti, basık bir gökyüzü Kasım bankın yanında durmuş, bir noktaya bakıyordu. Ne telaş, ne inleme Sadece bekliyordu.
Yanına gitmeye çekindim onu bulmak değil, bu anı bozmak daha çok korkuttu.
Yavaşça: Kasım, hadi canım dedim.
Başını ağır ağır çevirdi, gözleri puslu, ama hâlâ beni tanıyordu. Yorgun ve sıcak bir bakıştı. Orada bulunması tesadüf değildi.
Arkamdan küçük, net adımlar geldi.
Nazan Hanım.
Bir adım mesafede durdu, ne selam verdi, ne özür diledi. Sanki bank ona eskiden ihanet etmiş gibi baktı.
“Orası onun yeriydi,” dedi neredeyse duyulmaz bir tonda.
“Nerenin?” dedim, gözümü Kasımdan ayırmadan.
Torunumun. Deryanın.
“O kirpinin altı üzerinde kaba bir harf var, D,” dedim bir anda.
Gözlerini yere indirdi, gözkapakları titredi.
“Doğru,” diye fısıldadı.
Kasım ağır biçimde, yaşlı bir tören havasıyla bankın kenarına oturdu.
Nazan Hanım, hemen söze döküldü: Derya, o kirpiyle büyüdü. Sık sık avluda olurdu, oraya bir boksör köpek gelirdi her gün; kimin köpeği bilmem. Ama Deryayı hiç atlamaz, gelir, yanına otururdu.
Sanki içimde bir şey düğümlendi, tesadüften fazlasıydı bu.
Doğrudan sordum: Bu Kasım mıydı?
Bir anda cevap veremedi. Pencereler ve yıllarca saklı tuttuğu bir eski fotoğrafa bakar gibi baktı Kasıma.
Sonra dedi ki: Bilemem. Ama senin evde onu o kirpiyi taşırken görünce, beklenmedik bir şeylerin döndüğünü hissettim.
Kirpinin varlığını biliyor muydunuz? dedim şüpheyle.
Çenesi kilitlendi, ama direnemedi.
“Bodrumda buldum. Deryanın eşyalarını hiç atamadım… Ama da hiç konuşmadım. Sessizce sakladım, dedi.
Devam etti: Sen köpek alınca, baktım boksör cinsi. Belki de saçma bir umut Dedim ki, bugün gösterişsizce bir şeyi geri verebilirim. Sessizce. Rastlantı gibi.
Kısa, soğuk bir nefes aldı. Kirpiyi koltuk dibine bıraktım. Soru gibi. O da sanki her gün onundu, aldı götürdü…
Kasım banktan dönüp bize bakınca, gözlerinde Ana meseleyi anladınız mı? diye bir sabır vardı.
Düşük sesle söyledim: O kaçmadı. Geri döndü.
Bir kere başını salladı, teslimiyet gibi bir hareketti.
Dedi ki: Derya uzun süredir burada değil. Bizse apartmanda hep olduğu gibi yapıyoruz: görmezden geliyoruz, şeyleri dip köşeye atıyoruz, sözleri halının altına süpürüyoruz.
Doğru bir laf bulamadım, çıplakça Ben Kasım ölecek diye düşünmüştüm, dedim.
Nazan Hanım bana ilk kez insan gibi baktı.
O yalnızdı. Yalnızlık yaşlılıktan daha yıpratıcıdır, dedi.
Eve beraber döndük. Ben önde, o arkada basamak basamak. Nazan Hanım apartman kapısını yıllar sonra ilk defa yasak değil, destek olmaya açar gibiydi.
O gece Kasımın canı yanıyordu. Farkedilmemiş gibi de yapsam, gözümün önündeydi.
Nefesi eski bir motor gibi düzensizdi. Odaya cam kenarından soğuk vuruyordu, her zorlanan nefes daha çok belli oluyordu.
Yerde, yatağının yanında oturdum. Konuşmadan, sadece yanında oldum.
Bir ara başını kaldırdı, gözüyle kirpiyi aradı. Yanına koydum.
Kasım burnuyla zarifçe dokundu, ardından yavaşça, neredeyse törensel bir şekilde onu bana itti.
Sanki diyordu ki: “Artık sen tut, eskisi gibi ben yapamıyorum.”
Sabah kapıda Nazan Hanım bekliyordu. Zile basmadı. Bana kapıyı açmak hakkını bırakır gibiydi.
Tek kelimeyle başladı: “Nasıl?”
“Kötü bir geceydi, ama burada,” dedim.
Kasım isteksizce de olsa başını kaldırdı, kirpiği yine inatla dişlerinin arasına aldı.
Bizde çok kural var ama bazen tek ihtiyacımız olan insan gibi olmamız, diye fısıldadı Nazan Hanım.
Ben de doğru lafa ihtiyaç duymadım: “Onu ölmesi için aldım sanıyordum, beni ise hayatta tutmaya zorluyor, dedim.
İlk defa derin bir nefes aldı, yeni havayla tanışır gibi.
Cevap verdi: “Bazen huzur son demek değildir. Belki de kaçmayı bıraktığımız ilk gündür.”
Aynı gün, posta kutularının yanında yeni bir not: “Köpeklere izin yok.” Büyük harflerle, imzasız. İsimsizliğin en acımasızı: kötülüğü “herkesin kuralı” yapmak kolaydır.
İçimde bir sahiplenme kıvılcımı çaktı. Zımpayla notu kopardım, üçüncü kattaki Kemal Beyin kapısını çaldım.
Kapıyı araladı; insan değil de başına iş gelecekmiş gibi korkulu.
Biliyorum rahatsızlık sevmeyiz, ama bazen rahatsız etmek gerekiyor, dedim gayet net.
Ne yapacağını bilemedi, telaşla, “Ben değilim, ben yazmadım,” dedi.
“Biliyorum,” dedim. “Ama biri susarsak hepimize kural kılacak. Bende yaşlı bir köpek var, sadece yaşamak istiyor. Eğer rahatsız oluyorsanız, çalın. Not yazmayın.”
Kemal Bey belki ilk kez mahallede yüksek sesle konuşmak serbestmiş gibi baktı bana.
Kısık sesle, rica eder gibi: “Bir gün çaya gelebilir miyim? Sadece birkaç dakika?..” dedi.
“Bugün beşte,” dedim.
Beşte bir torba kuru pasta ile geldi. Az konuştu, Kasıma bolca baktı. Bende de vardı, kaybedince daha çok çalışmaya başladım, duymamak için, dedi.
Suskunlukla uzlaştık. Kasım yanına gelip başını bacağına yasladı. Ne ilgi istedi, ne sevecenlik, sadece “Seni duydum” dedi sanki.
Ertesi gün ben bir not yapıştırdım: Eğer ses rahatsız ediyorsa, kapımı çalın. Çay demlerim. Altına “Murat, Daire 2” diye yazdım.
Bundan sonra apartmanda iletişim notlarla değil, yüz yüze oldu.
Birinci kattaki kadın sordu: Kendine geldi mi? İkinci kattaki genç, kaydırmaz paspas getirdi, Bende fazlası vardı, dedi. Kapıcı kadın, Birinin rol yapmadığını görmek güzel, diye alçak sesle söyledi.
Nazan Hanım kendi iç fay hatlarıyla boğuşuyordu. Bir gün, elinde telefonla geldi; el bombası gibi tutuyordu aleti.
Dedi ki: “Deryaya yazdım.”
“Noldu?” dedim.
Gerçeğin asgarisini yazdım. Burada bir köpek var dedim. Kirpi var dedim. Gelmek isterse buyursun, dedim. Cevap vermedi.
Kasım yatağından başını kaldırdı. Kirpiyi aldı, kapının önüne bıraktı bazen cevap sadece kapı uzun süre açık kalınca gelir, sanki biliyordu.
İki gün sonra Nazan Hanım gözleri yaşlı geldi, bu sefer saklamaya uğraşmadı.
Pazar günü gelecek,” dedi.
Pazar günü hava basık, yağmur kokusu ağırdı. Avluda herkesin ayak sesleri belirgindi. Sanki apartman ilk defa birini bekler gibiydi.
Derya girdiğinde önce yüzünden değil, bedeniyle tanıdım: yetişkin, ama ürkek, elleri fazla yer bulamıyor, bakışları kaçacak delik arıyor.
Nazan Hanım temkinle yaklaştı, aralarında yarım metre vardı; köprü gibi, korkulan bir mesafe.
Kısa ve boğuk: “Merhaba,” dedi Derya.
“Merhaba,” dedi annesi de.
Ne sarılma, ne ağlama, kuralları hatırlamaya çalışan iki insan.
Kasım çok inatla avludaydı. Deryayı görünce, suratı değişti. Köpekler bazen gözle değil, tüm vücuduyla tanır diyorlar ya, öyleydi işte.
Ağır adımlarla yanına geldi, kirpiyi uzattı, olduğu yerde dondu: “Sen misin?”
Derya yere diz çöktü, hemen dokunmadı. Ona izin verdi, “Sen hazırsan,” dedi vücuduyla.
“Merhaba yaşlı dostum sensin” diye fısıldadı Derya.
Kasım kirpiyi dizlerine koydu. Sonra başını kuvvetlice göğsüne yasladı, bu sefer incelikle değil; yılların özlemiyle.
Gözleri kapandı, sessizce bir damla yaş aktı.
Nazan Hanım bankta oturdu. Onun da iki büklüm olduğunu ilk kez fark ettim, “çelik gibi” sandığım bedeni.
Yanına Derya oturdu. Bir süre sadece nefes aldılar. Kasım aralarında, sıcacık bir sınır gibi eskiyle şimdin arasında.
Dakikalar sonra Derya, “Kaybolmak istememiştim. Sadece kalmayı beceremedim,” dedi.
Annesi, tüm apartman kurallarından daha ağır bir cevap verdi: “Ben de öyle.”
Derya zorla gülümsedi, gülümsemesi yarım kaldı.
“Siz kurallarla mı ayakta kaldınız?” diye sordu.
Nazan Hanım, Kasıma bakıp cevapladı: “Onlar beni koruyacak sandım. Yalnızlaştırdı sadece. O ise bekledi.”
O gün bayram gibi değildi; daha iyisiydi, yeni bir olağanlık getirdi.
Kemal Bey iki çayla indi, “Yoldan geçiyordum” dedi. Birinci kattaki kadın battaniye getirdi. Biri, Kasımı sevebilir miyim? diye sordu; Kasım izin verdi, herkes için değil, dürüstlük için.
Geceleri soğuk ve gerçek saklandığı yerinden geri döndü.
Kasımın nefesi zayıfladı, ayakları iyice katılaştı. Bana öyle baktı ki, sanki bedenini suçluyor.
Yanına sokuldum. Omuzlarım çaresizce ağrıyordu, parmaklarım o barınak başvurusundaki gibi buz kesmişti.
Derya ve Nazan Hanım kapıyı çalmadan girdiler. Yalnız varlık gerektiğinde artık apartman kendiyle barışmıştı.
Derya yere çöküp kirpiği göğsüne koydu.
Kasım nazikçe kokladı. Sonra derin bir nefes verdi; sanki artık hiçbir şeyi tutmak zorunda değildi.
Nazan Hanım başını okşadı. O yıllarca apartmanı düzenle kontrol altında tutan el, artık sadece orada durdu.
Fısıltıyla Teşekkür ederim, dedi.
Kime dediğini ben de bilmiyorum Kasıma, torununa ya da zamana. Sırtımda onun sıcaklığını hissettim.
Bir uzun nefes daha.
Bir tane daha, daha hafif.
Sonra sessizce, ağırlığını bırakır gibi gitti.
Bir öyküdeki gibi coşkulu bir son yoktu. Yalnızca tam ve derin bir sessizlik. Gariptir, bu sessizlik yoksunluk değilmiş gibi hissettirdi.
Bir süre daha oturduk. Kapı bir yerlerde yine gürledi, birileri güldü, hayat devam etti. Ama bu odada ilk defa son bir veda değil, normal bir tamamlanmışlık vardı.
Ertesi gün, apartman avlusuna, bankın yanına büyük bir saksı koyduk. Ne tabela, ne duyuru Sadece biberiye. Kokusunu almasan da büyür. Hafıza gibi, saklanmaktan bıkmış gibi inatçı.
Derya bir saatliğine kirpiyi merdiven penceresine bıraktı; sonra aldı, bana uzattı.
Dedi ki: “Sen al. Ama çekmeceye atma.”
Başımı salladım. Boğazım düğümlendi bu sade vaadin karşısında.
Cevapladım: “O, yaşayan yerde olacak.”
Bazen gerçekten biri kapımı çalıyor: Kontrol için değil. Halimi sormak için. Kuru pasta bırakmak için. Zor günlerinde beş dakika bahçede oturmak için.
Kasımı ölmeye aldım diye düşündüğümde kendimi düzeltiyorum: Ben onu uğurlamaya aldım aslında.
Ama o, bizi uğurladı.
Bizi post-itlerle konuşmamaktan kurtardı. Avluya, konuşmaya, bodrumdaki anıların önemli olduğunu içimize kazıttı. En sade ve en ağır gerçeği bıraktı bana:
Bazen, sevgi ömrü uzatmıyor.
Bazen sadece seni, tam zamanında, yeniden yaşama çekiyor.




