Bir gece rüyamda, yüzyıllık bir kasırganın ortasında, üstüme gelen rüzgarla uyanmışım. İstanbulun gökyüzünde asılı duran cam kulelerden birinin en tepesindeyim. Oysa orada, İşkembeci Mustafanın çorbacısıyla, pelüş bir halıya ayağımı bastığım o serin sabah, her şeyin garip bir şekilde değişeceğini bilmiyorum.
Cemre Demirbaş, yani kendim, bütün hayatımı saat gibi tıkır tıkır yönetmeye alışkınım. Gayrimenkul zenginiyim, kırkım gelmeden yollarıma servet dizmişim; camların, çeliğin ve mermerin arasında büyümüş biriyim. Ofisim, Boğaza kuşbakışı bakan bir gökdelenin üst katlarında. Evim, mimari dergilerin kapaklarını süslüyor, bana yurtsuz bir krallık sunuyor. Çevremde insanlar hızlı hareket eder, sorgusuz sualsiz uyar, zayıflık lügatta yoktur.
Ama o sabah, sanki hayaletli bir rüzgarı üstümde hissedip sabrımı yitirmişim. Temizliğe bakan Ali Kılıç, üçüncü kez gelmemiş. Üçüncü yokluğu bu ayda, üçüncü! Hep aynı mazeret:
Acil ailevi işlerim var, hanımefendi.
Çocuklar dedim tiksintiyle, pahalı ceketimi aynanın önünde düzelterek. Üç yıldır, tek laf etmemiş çocuklarından.
Sekreterim Nilgün paniğimden pay alıp beni yatıştırmaya çalıştı. Ali Bey gayet dakik, sessiz, işinde çok titizdi. Dedi, ama kelimelerim kafamın içinde yitip gitti. Bana göre tepeden bakanın bahanesi bitmezdi: bu sorumsuzluk, abartı bahanelerin arkasında saklıydı.
Adresini ver, dedim sertçe. Kendim göreceğim bu acilin ne olduğunu.
Dakikalar içinde bilgisayarda yazılı adresi buldum: Zeytinlik Mahallesi, Eren Sokak No:14. Şehrin, kula takılsa sayısı bilinmeyen işçi mahallelerinden biri. Gökyüzündeki kral dairesinden kilometrelerce ötede. Kendimi yüksekten bakarken bulduğum bir an oldu, İşleri bir düzene koyacağım, dedim kendi kendime. Bilmiyordum ki o kapıdan geçince yalnızca bir çalışanımın hayatı değil, kendi hikâyem de paramparça olacaktı.
Yarım saat sonra, siyah Mercedesim arnavut kaldırımlarında sıçraya sıçraya, çamurlu su birikintilerinden, avare köpeklerden ve yalınayak çocuklardan ustaca sıyrılarak ilerliyordu. Etrafta evler küçücük, duvarlara farklı boyalarla hayalet gibi yamalanmış. Kimi komşular, lüks arabamı görünce, sanki gökten inen ufoyla karşılaşmış gibi bakıyordu.
Aracımdan inip topuklarımı yere vurunca, her şeyin fazlasıyla yanlış durduğunu hissettim; belli etmemek için çenemi yukarı kaldırıp dimdik yürüdüm. Solgun mavi bir evin, çürük kapısında, numarası neredeyse silinmişti: 14.
Kapıyı sertçe çaldım.
Sessizlik.
Sonra çocuk sesleri, aceleyle koşuşan adımlar ve bir bebek ağlaması.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Karşımda Ali vardı; ama ofiste sabahları gördüğüm o kusursuz adam değildi. Bir kolunda bebek, üzerinde eski bir tişört ve leke leke bir önlük, saçları dağınık, gözlerinin altında yorgunluk halkaları vardı. Donup kaldı beni görünce.
Cemre Hanım sesi titrek, korkulu bir telden çıkardı.
Niye ofisim bugün pırıl pırıl değil, Ali? dedim, sesim havayı kesecek soğuklukta.
İçeri bakınca engel olmaya çalıştı. Tam o sırada, bir çocuğun feryadı gerilimi parçaladı. Cevap beklemeden içeri daldım.
İçerisi kuru fasulye çorbası ve eski rutubet kokuyordu. Köşedeki yıpranmış döşeğe bürünmüş, altı yaşlarında bir oğlan çocuğu titriyordu, üzerinde incecik bir battaniye. Ama asıl kalbimi delip geçen, yemek masasında gözümün takıldığı şeydi.
Orada, tıka basa tıp kitapları ve boş ilaç şişeleri arasında tek bir çerçevede yıllardır kayıp bildiğim bir fotoğraf: Erkek kardeşim Yusufun resmi! On beş yıl önce trafik kazasında ölmüştü. Yanında, çocukluğumuzun yadigârı, altın kolye Defin günü kaybolmuştu.
Bu kolyeyi nereden buldun? diye bağırdım, elim titreye titreye kolyeyi kaparken.
Ali dizlerinin üstüne çöktü, gözyaşları çağlayan gibi aktı.
Çalmadım hanımefendi Yusuf ölmeden önce bana verdi bunu. O, benim en yakın dostumdu, can kardeşimdi. Gizlice ona ben baktım hastalığında, ailesi kimse duymasın diye istememişti. Bana dedi ki Eğer bana bir şey olursa oğluma sen sahip çık Ama o öldüğünde beni korkutup uzaklaştırdılar.
Dünya döndü.
Döşekte yatan çocuğa gözüm takıldı. Yusufun gözleri Uyurkenki ifadesi buram buram onda.
O Oğlumun oğlu mu bu çocuk? fısıldadım, diz çöküp çocuğun ateş gibi yanan alnına dokunurken.
Evet hanımefendi Ailenizin sırf gururdan inkar ettiği çocuk. Buralarda temizlikçilik yapmam sırf size yakın olabilmek içindi. Gerçeği itiraf edecek kadar cesur olmayı bekledim Korktum, elimden alırlar diye. Acil dediğim oğlumun rahatsızlığı; babası gibi. Para yetiştiremiyorum ilaçlarına.
Cemre Demirbaş, yıllarca gözyaşına izin vermemiş olan ben, o anda kendimi döşeğin yanına bırakıp küçücük elini tuttum. O an öyle bir bağ hissettim ki, ne imza defteri, ne gökdelen, böylesini verebilirdi bana.
O öğleden sonra, siyah Mercedes yalnız dönmedi Leventin tepelerine.
Arka koltukta, Ali ile minik Emiri birlikte en iyi hastaneye götürüyorum, talimatımı hiç tartışmasız verdim.
Haftalar sonra ofisim, çelik soğukluğundan sıyrıldı.
Ali artık yerleri silmiyoruz; Daniel Demirbaş Vakfını yönetiyor, kronik hastalıklarla boğuşan çocuklara nefes oluyor.
Ben ise öğrendim: Zenginlik sadece kaç metrekareye, kaç sıfıra sığmazmış; unutuluşun kıyısındaki bağları tekrar kazanmaya cesaret edenlerde saklıymış gerçek servet.
Bir çalışanını işten kovmak için inip de, gururun çaldığı ailesini bulan o milyonerin hikayesini, gece rüyamda çamurun arasında altın arayan birine benzettim. Meğer insan, en saf altını yaşamak için önce toprağa gömülüp ellerini kirletmeliymiş.



