Yıllar önceydi… O günleri düşündükçe hâlâ içimde bir sızı hissederim. Yağmurlu bir sabah, İstanbul’un kalbinde yükselen gökdelenlerin en üst katında, cam, çelik ve mermer içinde hüküm süren bir kadın olarak tanınıyordum. Adım Sevil Aksoydu. Otuz beş yaşıma gelmeden büyük bir emlak imparatorluğunun başında bulunmuş, milyonlarca lira servete sahip olmuştum. Hayatımda her şey kusursuz işlemek zorundaydı, dakik, eksiksiz, tıkır tıkır Zayıflığa, gecikmeye yer yoktu. Ofisim boğaza nazır en yüksek katta, evimse dergilerde sıkça yer bulan lüks bir yalıydı.
Fakat o sabah İlmek ilmek örülmüş sabrım çözüldü. Üç yıldır ofisimin temizlik ve düzenini sağlayan Mahir Demir, yine işe gelmemişti. Üstelik bu, o ay içindeki üçüncü yokluğuydu. Hep aynı sebep: Acil aile meseleleri, hanımefendi.
İçimden alaycı bir tonda mırıldandım: Çocuklar? Hiçbirinden bahsetmemişti şimdiye kadar.
Asistanım Zeynep sakinleşmemi, Mahirin her zaman çalışkan ve itaatkâr olduğunu hatırlatsın istese de ben kafama koymuştum. Böyle sorumsuzluk kabul edilemezdi. Adresini ver bana, dedim sertçe. Ne tür bir acil durummuş, kendim göreceğim.
Kısa süre içinde, bana Esenlerin arka sokaklarında bir gecekondu mahallesinin, Kasapbaşı Sokak No:14 adresini verdi. Benim dünyamdan çok uzak, dar ve çamurlu yolların kıyısında, alçak tavanlı, bakımsız evlerin arasında Dudaklarımda mağrur bir gülümseme belirirken şöyle düşündüm: Her şeyi yerine koyacağım.
O kapıdan geçerken aslında bambaşka bir hayata adım atmak üzere olduğumu bilmiyordum…
Yarım saat sonra siyah Mercedesim arnavut kaldırımlı sokaklarda sekerek ilerlerken, yoluma çıkan su birikintileri, sokak köpekleri ve yalınayak oynayan çocuklar arasında güçlükle yön buluyordu. İnsanlar lüks arabaya şaşkınlıkla bakıyor, ben ise takım elbisem ve parıldayan İsviçre saatimle ortama yabancı olduğumu gizlemek için dik yürüyordum. Boyalı maviye çalan, ahşap kapısı çatlamış, numarası silik bir eve geldim. Sertçe vurdum kapıya.
Sessizlik.
Sonra çocuk sesleri, aceleci ayak sesleri ve bir bebek ağlaması
Kapı yavaşça açıldığında, karşımda tanıyamadığım bir Mahir vardı. Bir elinde kundaktaki bebek, üzerinde eskimiş bir tişört, lekeli önlüğüyle, yorgun ve uykusuz gözlerle bana bakakaldı.
Sevil Hanım? Sesi titrek ve korkulu çıktı.
Bugün ofisim neden kirli, Mahir? Soğuk bir ifadeyle içeri girmek istedim, ama o istemsizce yolumu kesti. O anda çocuklardan birinin çığlığı ortamı böldü. Dayanamayıp kapıdan içeri süzüldüm.
Evin içinde fasulye çorbası ve nem kokusu birbirine karışmıştı. Bir köşede, eski bir yatağın üstünde hastalıktan titreyen altı yaşında bir çocuk Ama kalbimi asıl durduran, yemek masasında gördüğüm bir şey oldu.
O kitap ve ilaç kutularının ortasında, eski bir çerçevede bir fotoğraf. Fotoğraftaki, bundan on beş yıl önce elim bir kazada kaybettiğim ağabeyim Ahmet. Hemen yanında, aile yadigârı olan altın kolye cenaze günü kaybolmuştu, o zamandan beri izine rastlanmamıştı.
Bunu nereden buldun, diye fısıldadım, ellerim titreterek kolyeyi alırken.
O an Mahir dizlerinin üstüne çöktü, gözyaşları içinde anlatmaya başladı:
Yemin ediyorum, çalmadım hanımefendi. Ahmet abim verdi ölmeden önce. O benim hiç kimseye anlatamadığım, en yakın dostumdu Son aylarında ailesinin bilmemesini istediği hastalığında gizli hemşiresi oldum. Veda ederken, çocuğuna iyi bakmamı istedi Ama ölünce, beni ortadan kaybolmam için tehdit ettiler. Ofisinizde yıllarca çalışmamın nedeni, hem geçinmek, hem de size gerçeği söyleyecek zamanı kollamaktı. Ama elimdeki tek varlığa da sizden koparılırım korkusuyla susuyordum. Bu acil durumlar var ya O çocuk, babasının hastalığıyla cebelleşiyor. İlaç almaya param yetmedi.
Başım dönüyordu. Gözlerimi titreyen çocuğa çevirdim. Aynı gözler Ahmetin gözleri. Uyurkenki aynı masum ifade.
Bu çocuk Benim ağabeyimin oğlu mu? Fısıldadım, diz çökerek yanına yaklaştım.
Evet hanımefendi. Sırtını döndüğünüz, ailenizin reddettiği evlat. Ofisinizde temizlik yapmamın bir nedeni de buydu. Doğru zamanı bekledim ama adaletten korktum.
Hayatımda hiç ağlamazdım. O an, o yıpranmış yatağın yanına yığıldım, çocuğun elini tuttum. Sanki içimde kilitli duran bir bağ, yeniden canlandı.
O gün Mercedesim, bomboş ve mağrur dönmedi zengin semtlere. Mahir ve küçük Can, arka koltukta, şehrin en iyi hastanesine götürüldü. Tabii ki tüm masraflarımı karşılamam emriyle.
Haftalar sonra, Sevil Aksoyun ofisi artık buz gibi bir yer değildi. Mahir temizlik yapmıyor, Ahmet Aksoy Vakfını yönetiyordu ve vaktini kronik hastalığı olan çocuklara ayırıyordu.
Şunu anladım: Varlık, metrekareyle, onlarla ölçülen sıfırla tarif edilemezmiş. Asıl değer, unutulmuş bağları yeniden inşa edebilmekte, geçmişten bugüne uzanan sevgidedir.
Bir zamanlar bir çalışanımı kovmaya gittiğim o gün, kendi ailemi, yıllarca gururuma kurban ettiğim kardeşimi buldum Ve hayatın en saf altını, çoğu zaman çamurun içinde saklı olurmuş, bunu öğrendim.



