Kendi öz ablamın tuhaf bir huyu var. Kendi çocuğunu göklere çıkarmakta bir numara ve çevresindekilerin de tam olarak kendisi gibi hissetmesini bekliyor. Ama öyle olmuyor tabi ki.
Çocuğu daha beş yaşında. Benim ona bir garezim yok tabii ki, sonuçta kan bağımız var, hepimiz severiz ama fazlası da değil. Zaten kendi çocuklarımızla başımız yeterince dertte.
Ama ablam, kızını öyle özel, öyle nadide biri yerine koymuş ki Ona kesinlikle melek diye hitap etmemiz gerekirmiş. Melekler günah işlemez ya, onun meleği de ne yaparsa yapsın affetmeliymişiz mutlaka.
En azından onun iç dünyasında böyle bir kural var. Bu yüzden, ablam bize gelince de biz ona gidince de kimsenin çok da keyfi yerinde olmuyor, ortam bir garipleşiyor. Üstelik biz sadece kardeş değiliz, aynı zamanda aynı şirkette çalışan iki çalışanız. Yani yine de görüşmemiz gerekiyor.
Gel dedi telefonda, Sana en sevdiğin omletten yapacağım. Öğle arasında bekliyorum seni.
Yani, mutfakta epey beceriklidir ablam; özellikle yaptığı o meşhur omletin üstüne tanımam.
Hemen geliyorum, dedim ve telefonu kapattım.
Anahtarlarımı arayarak evden fırladım. Yol üstünde de fırından bir şeyler alırım diye düşündüm. Çayın yanına bir şey almak şart sanki. Sonunda varınca, ablam çocuğunu besliyordu, bana masaya oturmam için el etti. Oturdum, laf lafı açtı, derken ablam şöyle dedi:
Ye hadi, deyip elindeki tabaktan fazlasıyla dağılmış bir omleti önüme itti. İclal bitirmedi.
O anda içimden bir şey koptu:
Evde temiz tabak kalmadı mı? dedim, kendimi zor tutarak.
Benim İclalim en temiz çocuktur. Ellerini hiç kirletmez zaten, deyip kucağına çekti çocuğu, ki çocuk o sırada burnunu karıştırıyordu.
Orada film koptu bende, bir daha da ablama öğle yemeğine gitmedim.
Sen benim yerimde olsan ne yapardın?
Bir rüya gibiydi her şey; yumurta bulut görünümünde, çaydanlık fokurdamaları melodiyken tabakların üstünde gökyüzü desenli kırıntılar dolaşıyor, ablamın sesi odada yankılanıyordu: İclal bir melek, bir rüyanın içindeki masumiyet gibi Mutfakta tavan ise kocaman bir simit şeklinde dolanıyordu başımızın üstünde. Ama tüm bu tuhaflığın içinde ben bir türlü misafirlikte kendimi rahat hissedemedimTam o an, bir anlığına göz göze geldik ablamla. Gülümsedi, sanki anlamamı ister gibi; onun dünyasında kurallar bambaşkaydı. İclal, elindeki ekmek parçasıyla bana minik bir selam çaktıbütün maskaralığıyla ve çocuk saflığıyla.
O sahne bir kartpostal gibi aklıma kazındı. Ablamın mükemmel olmayan ama ona göre mükemmel hayatı, İclalin gözlerinde parlayan umursamaz neşe, benim ise bir tabak omletin başında, buruk ama hafifçe tebessüm eden halim… Belki de mesele hepimizin farklı kusurlarına aynı sofrada yer açmamızdı. O günün ardından öğle yemeklerimiz hiç eskisi gibi olmadı. Çünkü her ne kadar yeniden o eve gitmesem de, ablamın omletini artık uzaktan da olsa bir parça anlayışla anımsıyordum.
Bazen hayat dağınık bir tabaktan ibaretti; en güzel hikâyeler ise, sofra toplandıktan sonra anlattıklarımızda gizliydi.




