EN KÜÇÜK OĞLUN VASİYETİ
Meral gözünü bir an olsun Ameliyathane yazısından ayıramıyordu. Harfler, uzun saatlerdir beklemekten gözlerinde bulanıklaşmış, kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Meralin ellerinde durmadan oynadığı oğlunun en sevdiği oyuncak arabası vardı: plastikten kırmızı bir kepçeli traktör. Oğlu Ali, dört yaşındaydı, baştan illa mavi traktör istemişti – çizgi filmdeki gibi. Ama zamanla, babasının hediye ettiği bu traktöre, hayatının bütün çizgileriyle bağlandı.
Nihayet, karşıdaki buzlu camların arkasında bir adam silueti belirdi, kapı açıldı, yorgun bir doktor koridorun ucunda göründü. Meral yerinden fırlayıp koştu:
Doktor, nasıl geçti? Her şey yolunda mı? Ali nasıl?
Doktor başını eğip maskesini çıkarttı, sesi cılız ve mahcup:
Meral Hanım, gerçekten üzgünüm Elimizden geleni yaptık…
***
Meral, oğlunun yatağında kıvrılıp yatıyordu. Yastık hala Alinin kokusunu taşıyordu. Karşıdaki aynada, küçük elinin bisküviyle bulaşmış izi hâlâ silinmemişti. Ne iyi etmişim de silmemişim, diye düşündü Meral. Çünkü o el izi bir daha asla orda olmayacaktı. O küçük baş da bu yastığa bir daha asla düşmeyecekti.
Meralin yanaklarından bir damla daha yaş aktı. Yüreği içten içe yanıyordu. Sağlıklı bir kalp Alide olmayan bir şey O büyük oğlu Emre, sapasağlamdı, 18 yaşındaydı, üniversitede okuyordu, artık başının çaresine bakabiliyordu. Ama Ali… Deli dolu, beklenmedik bir geç mutluluğu, kocaman bir kedere dönüşmüştü. Hamileliği boyunca her şey yolunda gözükmüştü. Sadece doğuma az kala, tamamen tesadüfen, karmaşık bir kalp hastalığı fark edilmişti… Ameliyatta bir şeyler ters gitti ve artık Alisi yoktu…
***
Meral, gözlerini kapattı, huzursuz, bölük pörçük bir uykuya daldı. Yine aynı rüya: Güneşli bir çayır, rengarenk, mis kokulu bin bir çeşit çiçek. Uzakta Ali gülümsüyordu, üzerinde en sevdiği arabalı gömleği. Elinde kocaman bir papatya buketi.
Ali! Oğlum! diye seslendi Meral, ama Ali hiçbir şey duymuyormuş gibi papatyaların yapraklarını düşünceli düşünceli koparıyordu.
Meral çiçeklerin arasında kollarını açarak ona doğru koştu. Ama mesafe ne kadar koşsa kapanmıyordu; Ali daha da uzaklaşıyordu. Meral çaresizlikle haykırdı, ellerini uzattı, ama ulaşamadı. Tam o sırada Ali, ona bakıp gülümsedi ve birden havada eriyip gitti. Ardında, sadece papatya yapraklarından oluşan bir bulut yere indi…
Meral, yere bakınca beyaz yapraklarla yazılmış bir adres gördü.
***
Telefonun çalmasıyla uyanan Meral, ekrana baktı: Emre.
Evet oğlum? dedi kısık bir sesle.
Annecim, bugün sana geliyorum, canım bir şeyler çekiyor!
Meral zorlama bir gülümseme takındı. Yeter! Ali gittiğinden beri neredeyse üç ay oldu. Ama hâlâ bir oğlu vardı! Artık kendini biraz toparlaması, devam etmesi gerekiyordu.
Tabii oğlum, ne istersin? Sana krep mi yapayım?
Çok iyi olur anne! Bekle, otobüsteyim, az sonra oradayım!
Emre, anne babasını avutmak için her hafta geliyordu. Kendisi de Aliyi hatırladıkça içi parçalanıyordu, ama hayat devam ediyordu. Sonuçta aile olmak böyle bir şeydi.
Meral zorla da olsa ayağa kalktı, mutfağa yürüdü. Buzdolabını açıp rafları karıştırdı, fark etti ki evde süt yok! Kocası Kemal de mutfakta, dizüstü bilgisayarın başında bir devreyle uğraşıyordu. Başını kaldırıp sordu:
Ne oldu, markete mi çıkacaksın?
Emre aradı. Geliyor. Krep istedi. Süt bitmiş. Ben çıkarım, biraz hava alırım.
Kemal gözlüklerini yukarı kaldırdı, şaşkındı. Yavaş yavaş toparlıyor diye geçirdi içinden.
Meral, yavaşça giyindi ve dışarı çıktı. Hafif bir bahar rüzgarı yüzüne vuruyordu. Kuşlar ötüyordu, ağaçların dallarında taze tomurcuklar. Doğa kış uykusundan uyanıyordu. Meral iç çekti: Küçük Ali beşinci baharını göremedi
Kafasındaki siyah bulutları silkeledi ve markete doğru yürüdü.
***
Raflardan sütü, Emrenin sevdiği çikolatalı gofretleri, ekmek ve tavuk aldı. Tam kasaya giderken karşı reyondan tanıdık bir çocuğun kahkahası duyuldu. Meralin içi bir anda sıkıştı; tıpkı Ali gibi gülüyordu. Sesin geldiği tarafa koştu, sadece bir çocuğun reyonların arasında kaybolan siluetini gördü. Bunun imkansız olduğunu aklıyla biliyordu, ama içi el vermedi, peşinden gitti. Koşarken bir promosyon tabelasını yere düşürdü.
Tabelayı kaldırırken donakaldı: Üzerinde, Alinin rüyasında yazan o adres kırmızı harflerle yazılıydı.
Ali, bana ne demek istiyorsun acaba? diye fısıldadı Meral.
Eve dönerken kafasında bir sürü soru vardı. Ali ona bir şey anlatmaya çalışıyordu kesin. Fakat bugün internetten bakamayacaktı o adrese. Ne de olsa bugün hayattaki tek oğlu geliyordu, ona güzel bir sofra kurmalıydı.
***
Akşam beklenenden keyifli ve sıcak geçti. Meral, Emrenin üniversite maceralarını dinlerken ara ara gülümsedi. Emre iştahla yemek yerken, Meral ve Kemal ona hayran hayran bakıyordu. Sonuçta o onların ilk göz ağrısı, şimdi ise tek evladıydı. Herkes odasına çekildi, gece sessizliğe büründü.
Meral çok yorgundu, hemen uyudu. Gecenin bir yarısı, banyodan belli belirsiz bir çocuk şarkısı sesiyle uyandı. Kalbi fırlayacak gibi oldu ve nefesini tuttu; Alinin sesi. Sevdiği çizgi film şarkısını mırıldanıyordu…
Meral, usulca yerinden kalkıp banyoya sessiz adımlarla yürüdü; Aliyi ürkütmek istemiyordu. Kapıyı araladı – tabii ki banyoda kimse yoktu. Gözleri doldu.
Kendine gel Meral! diye kızdı kendine. Ali banyoda olamaz! Ali artık yok! Hepsi benim yorgun zihnimin oyunu…
Lavaboya yaklaştı, soğuk suyla yüzünü yıkadı. Bundan böyle kendine işkence etmeyecekti; ne Kemale, ne Emreye haksızlık etmeyecekti! Aynaya bakınca, yaşlanmış, solgun yüzü ve göz altı morluklarını gördü.
Sinirle elini köpüklendirip aynayı sildi. Dalgalar halinde süzülen köpükler, bir şekilde rüyasında gördüğü adresin harflerini almaya başladı… Bir ürperti hissetti. İncecik, çocuksu bir ses kulağında çınladı:
Bekliyorum seni, anne…
***
Uyuyamadın mı? dedi Kemal, yatakta Meralin bilgisayar ekranı parlaklığıyla uyanınca.
Meral, kucağında dizüstü bilgisayarıyla koltukta oturuyordu.
Kemal, buraya bak… Bunları sadece ben değil, sen de hissediyorsan, demek ki ben kafayı yememişim…
Kemal yerinden kalkıp yanına geldi. Fotoğrafa bakınca bir sıcaklık karnından yukarı yayıldı. Dört yaşında bir oğlan çocuğunun fotoğrafı altında yazıyordu: “Demir Yıldırım, 4 yaşında. Anne-babası üç yıl önce trafik kazasında vefat etti, anneanne büyüttü. Son altı aydır çocuk yurdunda; anneannesi de vefat etti.”
Son günlerde bu adresin peşimi bırakmadığını biliyor musun, dedi Meral, bana Ali söylüyor bu adresi
Rüyasını, markette başına gelenleri ve banyodaki olayı anlattı. Kemal kısa bir düşünceden sonra kararını verdi:
Meral, gidiyoruz…
***
Çocuk esirgeme kurumunun müdürü, Ayşegül Hanım, Meral ve Kemali aydınlık uzun koridordan geçirirken bir yandan da kendini tutamayıp konuşuyordu:
Demir bize ilk geldiğinde, çok kısa süre kalır sandık. Neşeli, cana yakın, sevgiyle büyümüş bir çocuk, anneannesi iyi biriydi. Üç kere evlat edinmek için gelenler oldu, ama Demir onları görünce hemen içine kapanıyor, konuşmuyor. Zorla göndermeye gönlüm razı olmadı. Hiçbir yere gitmek istemiyor ve hep gerçek annemle babam beni bulacak, hemen tanırım onları diyor. Hatta son üç aydır hayali bir arkadaşı varmış, adı Ali. O Alisi ona demiş ki, anneyle baban yakında gelecekmiş.
Meral ve Kemal göz göze geldiler. Alileri başka bir yavrucağa yardımcı olmaya mı çalışıyordu?
Neyse, siz de görün, konuşun. Belki siz onun kalbini yumuşatırsınız, dedi Ayşegül Hanım kapıyı açarak.
Meral, çocuğu hemen tanıdı. Ufacık, zayıf bir oğlan, diğer çocukların arasında diz çöküp küpten kule yapıyordu ve Alinin en sevdiği şarkıyı söylüyordu… Demir, dönüp Meral ve Kemale baktı, küpleri bırakıp sevinçle onlara koştu:
Anne! Baba! Biliyordum geleceğinizi!
***
Evlat edinme prosedürleri Ayşegül Hanımın girişkenliğiyle hızlandı. Demir nihayet Meral ve Kemalle kaynaşmıştı, bir de Alinin dramatik hikayesini öğrenince iyice duygulandı. Bir ay geçmeden Meral, Kemal ve Emre Demiri almak için geldiler. Çıkışta, Demir birden Meralin elini bıraktı:
Anne, bir bekle! dedi ve koridorun sonuna, pencereye doğru bakarak ekledi Orada Ali, bizimle vedalaşmak istiyor!
Meralin yüreği bir kez daha hüzünle burkuldu. Fakat artık bu hüzün bitmeyen bir acıdan çok, umut müştemil bir duyguya dönmüştü. Demirin hayatı onlara teslimdi ve artık güçlü olmalıydı. Aliyi asla unutmayacak, her zaman sevecekti. Ama artık, uğruna mücadele edeceği yeni bir evladı vardı.
Demir, koridorun sonuna kadar koştu, pencerenin önünde biraz durdu, sonra tekrar dönüp ailesine doğru koştu. O sırada, pencerenin hemen dışında, nereden çıktığı belli olmayan beyaz bir güvercin süzüldü, binanın etrafında döndü, Demir, Meral ve ailesinin başı üzerinde tur attı…



