Eskiden böyleydi, çok önceleri. O zamanlar ilkokul çağlarındaydım; adım Serdardı, hemen herkesin tanıdığı sert çocuk. Okulun koridorlarında yürüdüğümde küçükler başlarını öne eğer, öğretmenler görmezden gelmeyi tercih ederdi. Tek çocuktum; babam, haberlerde fırsat eşitliğinden bahsederken kameraya gülümseyen o meşhur siyasetçiden başkası değildi. Annem ise İstanbulun en lüks spa merkezlerinden birinin sahibiydi. Koca bir köşkte yaşardık, sessizlik duvarlarda yankılanırdı.
Yaşımda bir çocuğun sahip olmak isteyeceği her şey elimdeydi: En pahalı spor ayakkabılar, en yeni telefon, marka kıyafetler, limiti neredeyse olmayan bir banka kartı. Ama kimsenin göremediği bir şey daha vardı: Kalbime çöreklenmiş o ağırlık, tarifsiz bir yalnızlık, etrafım insanlarla doluyken bile içimde büyürdü.
Okuldaki gücüm, çocukların korkusundan beslenirdi. Korkak güçlülüğün bildik zaafı: Bir kurban arar insan.
Musa benim kurbanımdı.
Musa, burslu okuyandı. Sınıfın en arka sırasında oturur, eski bir eşofmanla gezerdi; uniforması da belli ki bir abisinden kalmaydı. Omuzları düşük, bakışları yere sabit, sanki var olduğu için herkesten özür diliyor gibiydi. Öğle yemeğini, yağ lekeleri ve buruğuyla dikkat çeken eski bir kağıt torbada getirirdi; her gün aynı, sade ve yoksul.
Benim için bulunmaz hedefti.
Her teneffüste o aşağılayıcı şakayı tekrarlardım. Açık havada masaların üstüne çıkar, elinden torbasını çekip alır, herkes duysun diye bağırırdım:
Bakalım bugün mahalle prensi ne getirmiş? Çürük muz mu, soğuk pilav mı?
Gülmeler gökyüzünde patlayan havai fişekler gibi olur, kendime bundan pay çıkarırdım. Musa susardı; ne karşı gelirdi, ne savunurdu kendini. Öylece dururdu, gözleri dolu dolu, kimse görmeden sustuğu acıyı haykırırdı. İçinden çıkanları bazen ezilmiş bir elma, bazen bayat ekmek çöpe atardım, sanki zehirliymiş gibi.
Sonra kantine gider; pizza, hamburger ne istersem alırdım, kartımı uzatırken fiyatına bakmaya tenezzül bile etmezdim.
O alay bana oyun gibi gelirdi. Hiç vicdan azabı duymamıştım.
O gri salı sabahına kadar
O gün hava kasvetliydi. İçimi ürperten bir rüzgar esiyordu. Havanın yükü vardı sanki, ama aldırmadım. Musayı gördüğümde elindeki torbanın her zamankinden daha ince ve küçük olduğunu fark ettim.
Hayırdır dedim, alaycı bir gülümsemeyle, bugün torba hafif, pilavdan mı kısmışlar?
İlk defa Musa, torbasını geri almak istedi.
Lütfen, Serdar dedi, sesi titrek. Bugün dokunma, ne olur.
O yalvarış içimdeki karanlığı tetikledi. Daha güçlü hissediyordum şimdi.
Torbayı gözler önüne açtım.
İçinden yemek değil, tek parça bayat ekmek ve katlanmış bir kâğıt düştü.
Yüksek sesle güldüm.
Bakın hele, taş gibi ekmek! Dikkat et de dişlerin kırılmasın!
Herkes gülümsedi ama eski şamatadan uzaktı bu. Bir şey değişmişti.
Eğilip kağıdı aldım. Bir alışveriş listesi filandır sandım; daha fazla alay edecek bir şey olmasını ister gibi Açtım, yüksek sesle okumaya başladım, sesimi olduğundan daha komik yaparak:
Oğlum,
Affet beni. Bugün peynir de, margarin de alamadım. Bu sabah kahvaltı etmedim ki sen hiç olmazsa bu kuru ekmeği götürebilesin. Cuma günü bana ödeme yapılana kadar başka bir şeyimiz yok. Yavaş yavaş ye, açlığı kandır. Derslerine iyi çalış. Sen benim gururum ve umudumsun.
Seni canından çok seven,
Annen.
Okudukça sesim dipten kısıldı.
Bittiğinde bahçede buz gibi, ağır bir sessizlik vardı kimse nefes bile almıyor gibiydi.
Musaya baktım.
Sessizce ağlıyordu, yüzünü saklayarak. Tuhaf bir hüzünden çok, derin bir utançla.
Yere düşen ekmeğe baktım.
O ekmek çöp değildi.
Annesinin kahvaltısıydı.
Açlıktan imal edilmiş sevgiydi.
İlk defa yüreğimde bir şey kırıldı.
Kendi lüks deri yiyecek çantam aklıma geldi. İçinde sandviçler, ithal meyve suları, pahalı çikolatalar Annem hazırlamazdı bunları; hep bakıcıdan kalırdı. Ne olduğunu bilmezdim bile. Annem günlerdir bana Günün nasıl geçti? diye sormamıştı.
Derin bir utanç çöktü üstüme. Boğazıma değil, ruhuma.
Bedenim yemekten taşar, kalbim ise bomboştu.
Musanın midesi boştu ama yanında sevgisi vardı; annesi onun için aç kalmıştı.
Yaklaştım.
Herkes bir hakaret daha bekliyordu.
Diz çöküp, ekmeği özenle yerden aldım; kolumla sildim, kağıtla birlikte Musanın eline bıraktım.
Ardından, sırt çantamdan kendi yemeğimi çıkardım, onun kucağına koydum.
Benimle değiş tokuş yapar mısın Musa? Sesim kısıktı Senin ekmeğin, benim sandviçlerimden kıymetli.
Beni affeder mi, bilmiyordum. Belki hiç hak etmemiştim.
Yanına oturdum.
O gün pizza yemedim.
O gün tevazu yedim.
Sonrası bambaşka oldu. Bir anda iyi çocuk olmadım tabii. Vicdan öyle hemen rahatlamıyor. Ama içimde bir şey, sanki toprağa kök saldı.
Alay etmeyi bıraktım.
Seyretmeye başladım.
Musanın notlarının yüksek olmasının nedeni başarılı olmak değil, aslında annesine borcunu ödemek istediğiymiş. Yere bakarak yürümesinin nedeni dünyadan özür diler gibi yaşamasıymış.
Bir cuma, annesiyle tanışmak istedim.
Ne kadar yorgun olsa da gülümsedi. Elleri kısaydı, ama gözleri şefkatle doluydu. Bana kahve ikram ederken anladım ki, belki kendi içeceği de sadece buydu o gün.
O gün evde bana kimsenin öğretemediği bir şeyi öğrendim.
Zenginlik, sahip olduklarınla ölçülmez.
Fedakârlıklarla ölçülür.
O kadına söz verdim: Cebimde para olduğu sürece, bir daha asla kahvaltısız kalmayacak.
Sözümü tuttum.
Çünkü bazı insanlar sana, sesini yükseltmeden ders verir.
Ve bazı ekmekler, dünyanın tüm altınlarından ağırdır.



