Günlük 16 Haziran
Benim adım Asuman, 37 yaşındayım ve hâlâ hiç evlenmedim. Uzunca bir süre muhasebeci olarak çalıştım. Hâlâ hayatın anlamını, yolumu; kısacası kendi kıymetimi bulabilmiş değilim. Sabaha karşı vücudumda o eski bildik ağırlık vardı; uyanmak zor geldi, göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Yine de kendimi toparlayıp yatağımdan kalkmak zorunda kaldım. Yeni işim, garsonluk, beni zorlamaya başlamıştı. Özellikle yazlık çay bahçesindeki sabah vardiyasında çalışınca Altıda orada olmam gerekiyor; çünkü yedide ilk müşteriler bekliyor.
Yakacıkta oturuyorum. Kadıköydeki işe yetişebilmek için, iki aktarma yapıp beşte çıkıyorum evden. Bazen otobüs gecikiyor, bazen trafikle cebelleşiyorum. Hep bir koşturma, bir telaş Sabahın zifirinde kendimi yine masaları silerken buldum. Toz her gün yeniden çöker bu şehre; masaların tertemiz olması lazım ki, insanlar memnun ayrılabilsin. Kendi kendime Fikrimin İnce Gülünü mırıldanıyordum.
O sırada, beklemediğim bir sesle irkildim. Annem de çok güzel şarkı söyler, dedi küçük bir kız sesi. Şaşkınlıkla etrafa bakındım; sabahın bu vaktinde kim gelmiş olabilirdi ki buraya? Karşımda beş-altı yaşlarında, tek başına bir kız çocuğu duruyordu. Etrafına tedirgin gözlerle bakıyor, sanırım kimseden azar yemekten korkuyordu.
Buralarda ne arıyorsun sen? Tek başına? Hem de bu saatte? dedim.
Dolaşmaya çıktım Bir de, kendim ve kardeşim için yiyecek almak istiyorum. Teyze, elinde bir parça ekmek var mı? Çocuk belli ki açtı. Sesi titriyordu. Olmaz mı kızım, dedim. Otur bakalım, mutfaktan bir şeyler getireyim. Kardeşin nerede?
Evde Şurada, şu köşedeki apartmanda. Babaannemle birlikte.
Neden bu kadar küçük bir çocuk kardeşiyle yalnız olduğunu ya da anne babasının nerede olduğunu sormadım; hissediyordum ki konuşursa üzülecek. Sakinlemeye çalıştı ve açıklamaya karar verdi:
Anne babamız yıllar önce öldü. Babaannem de çok hasta, bazen bizi bile hatırlamıyor.
İşte o anda kelimeler boğazımda düğümlendi. Nefesim kesilmişti. Ne diyebilirdim ki?
Size zahmet vermek istemem. Yalnızca biraz ekmek istedim. Onu alıp kardeşime ve babaanneme götüreceğim.
Bekle burada, ben de geleyim seninle. Gitme bir yere dedim.
Arkadaşımdan beni bir süre idare etmesini rica ettim. Ardından kızı aldım ve evlerine doğru yürüdük. Kız, anahtarıyla kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde yerde sürünen, bir buçuk yaşlarında bir erkek çocuk vardı. Bizi görünce gülümsedi. Odanın köşesinde yatan yaşlı kadın ise dünyadan habersizdi; sanırım bilinç kaybı başlamıştı.
Yazıklar olsun dedim içimden.
Acil servisi aradım, ambulans çok bekletmedi. Yaşlı kadının hali içler acısıydı; ondan çok umutlu olmadıkları belliydi. Küçük kızı ve kardeşini alıp Kadıköydeki evime götürdüm. Evde beni 13 yaşındaki oğlum Yiğit bekliyordu. Kapıdan girince şaşırdı tabii; ama durumu ona anlatınca anladı, bana destek oldu. Biz anne-oğul hiç kavga etmeyiz zaten. Her zaman bana güvenir, yardım eder, söz dinler. O gün de çocuklarla kalmayı gönüllü kabul etti, ben de işe gidebildim.
On gün sonra, babaanneleri vefat etti. Yetkililer çocukları yurda yerleştirecekti. Nasıl içim parçalandı anlatamam! Onlara çok alışmıştık hepimiz; ne kadar tatlı, akıllı, terbiyeli çocuklardı. Yurtta, yabancıların arasında büyümelerine gönlüm razı gelmedi. Onları evlatlık almaya, onlarla ilgilenmeye karar verdim.
Garsonluk işi benim için iyice zorlaşmıştı; çocuklarla ilgilenmeli, onların sorumluluğunu taşımalıydım. Eski arkadaşım uzun zamandır bana muhasebeci kadrosunda yer açabileceğini söylüyordu, sonunda kabul ettim. Sağ olsun, belgeleri hazırlama işinde de çok yardımcı oldu. Birkaç haftada resmi işlemler tamamlandı, çocuklar artık yasal olarak bendeydi.
Oo, Asuman! Garson olmak istemenin sebebi meğerse buymuş! diye espri yaptı bir arkadaşım. Gülümsedim, Evet, uzun vadeli hesaplardı bunlar, sonunda tuttu! dedim.
Kim derdi ki hayatım bir anda böyle değişecek? Bir anda üç çocuklu olacağımı, iş ve meslek değiştirme kararı vereceğimi Ben güçlü biri değilimdir aslında ama, hayat önüme yeni bir yol koydu ve bunu kucakladım. Şimdi, anlam arayışım çok başka bir yere evrildi. Annemin dediği gibi, İnsan kendi yolunu biraz da başkalarının hayatına dokununca buluyormuş. Bunu bugünlerde daha iyi anladım.
Belki de gerçek mutluluk, beklentisizce sahip olduğumuz cansız şeylerde değil, insanlara verdiğimiz sevgide, şefkatte Şimdi bunu çok daha derinden hissediyorum.




