Küçük kız kardeşimden ayrıldım. Arkamı döndüğümde geriye sadece dedemin bana bıraktığı eski, paslı bir depo kalmıştı.

Beni küçük kız kardeşimden ayırdılar. Arkamı döndüğümde elimde kalan tek şey, bana merhum dedemden miras kalan paslı, eski bir depo oldu.

On sekizime bastığım gün, devlet sistemleri artık başının çaresine bakabilirsin dedi bana. Pasta yoktu. Sarılmak, geçmiş olsun diyen biri zaten hiç olmadı.

Elime bir tane siyah çöp poşeti tutuşturdular: tüm eşyalarım o kadardı. Bir de üstüne, ciddiyetine inanasım gelmeyen bir kâğıt iliştirilmiş sarı bir zarf.

Mart ayıydı ama Ankarada mart hâlâ insanın kemiğine işler.

Gökyüzü gri sabun rengi, rüzgar ise delik spor ayakkabımın burnundan içeri tuhaf bir inatçılıkla giriyordu. Sanki üşümemi dört gözle bekliyordu.

Ben de Ankaradaki Sevgi Evleri’nin çatlamış merdivenlerinde dikilmiştim. On iki yaşımdan beri bildiğim tek ev buydu.

Kapı arkamdan kapanınca öyle bir yankı falan olmadı. Klişe bir dram da yoktu.

Sadece tık diye sessiz, kesin bir kilit sesi.

Işığı kapatır gibi ve bitti.

Tebrikler, Yiğit dedi sosyal hizmet uzmanı, ne merhametliydi, ne soğuk. – Son yardımın burada. İki bin lira.

Bir de bu noterden geldi. Dedenden miras bir şeyler bırakılmış.

Zarfı göğsüme bastırdım. Yemekhanenin tel örgülü camından, kız kardeşim Badeyi gördüm. On iki yaşında, burnunu cama dayamış, parmakları camı delip bana ulaşacak kadar açılmış. Sarılmamıza bile izin vermediler: – Duyguya gerek yok, dediler. – Arızaya sebep olursunuz.

Biz de sadece bakabildik. O cam, aramıza dev bir ülke oldu.

Siyah poşetim hafifti: iki pantolon, üç tişört, ince bir mont, hayatım hâlâ pazarlara gittiğim mutlu bir pazar günü gibi tatlıyken annemin bana okuduğu masal kitabı, dört kişilik bir fotoğraf: babam bana sarılmış, annem gülüyor, Bade pamuk şekerle, dedem arka planda; gizlice bizi süzüyor.

Başımı arkaya çevirmedim, yoksa o merdivende donup kalacak ve belki oracıkta kaybolacaktım.

Aştide kahve ve temizlik ürünü kokusu vardı. Plastik bankta oturup zarfı açtım. Noter İsmail Uğurdan, adı zor söylenen bir İç Anadolu köyüne yazılmış bir mektup çıktı. Legal jargon: Dedemin mirası bir arsa. Elektrik yok, su yok, yolu yok. Parsel 3-A adlı neredeyse bir dönümlük bir alan. Sahip çıkmam için bizzat gitmem ve birikmiş emlak vergisini yatırıp devir işlemini tamamlamam lazımmış.

Toplam bedel: yüz lira.

Evet, yüz Türk lirası için bir arsa.

Kendi kendime güldüm. Yüz lira, iki tavuk döner bir de ayran parası. Kesin yine bir tuzak, şaka bir miras. Hatta zarfın içinde uydu görüntüsü bir şey vardı: ormanda gri kare bir alan, ortasında eski tip hangar gibi yarım silindirik bir depo…

Adeta ormanın ortasında unutulmuş bir hurdalık.

İlk tepkim kağıdı atıp iş aramaya koşmak oldu. Plan lazım, bana oda lazım… Kardeşim Bade için para lazım. Çünkü kimse sana kardeşini acıdığı için geri vermez; her yetim bir gün siyah poşetle uğurlanır.

Ama o kağıdı aklımdan silemedim.

Yüz lira.

Bir gidecek yer.

Kötü de olsa, haritada bana ait bir nokta.

Gișe tabelalarında iki güzergah vardı: birinde İstanbul yazıyordu, öbüründe köyün adı. Hayatımdaki ilk özgür kararı işte o an verdim.

Seyahat biletimi İç Anadolu köyüne aldım.

Otobüste, dağlar çevremi sararken içim de daraldı, ama umutluydum. Hani bazen inatla ben başaracağım deriz ya, işte öyle.

Bir bakkaldan ödünç bir telefonla Badeyi aradım. Evet, devletin otuz gün kuralını çiğnedim, ama bazı sözler kanundur.

Alo, Yiğit abi? Sesi minicik, titrekti.Neredesin?

Bir yere gidiyorum Badecim. Dededen miras.

Ev mi?

Henüz değil, ama… bir arsa ve eski bir depo. Onaracağım, bir yuva kuracağım. Sonra gelip seni alacağım. Söz.

Uzun bir sessizlik. Taşradan umutlu bir haber dinliyor gibi.

Üstü var mı bari? diye sordu.

Güldüm o düğümle boğazımda.

Var. Hatta neredeyse sadece üstü var!

O da yeter… diye fısıldadı. Kendine dikkat et, Yiğit.

Sen de et. Seni seviyorum.

Asılı kaldık telefonda… Yüzümde bir çocuğun gölgesi, içimde bir yetişkinin yükü. Bagajda siyah poşetim, cebimde tam tamına yüz lira.

Noter, eski mobilyalı, kağıt kokan bir ofiste karşıladı beni. İsmail Uğur yaşlıca, kalın gözlüklü, sanki eski Türk filmlerinden fırlamış biri gibiydi.

Yüz lira, titreyen elimin ucunda, biraz da inanmadan masasına bıraktım.

Şurayı ve şurayı imzalayın dedi, duygusuzca.

Ortaokul çocuğu gibi çirkin bir imza attım.

Ardından adam bir süre bana baktı.

Dedeniz orayı otuz yıl önce aldı. Ne suyu var, ne yolu, ne elektriği. Depo ise Allaha emanet. İyi bir yetişkin tavsiyesi ister misiniz? Satın kurtulun. Zaten isteyen de oldu.

Yeni bir kağıt çıkardı. Gelişigüzel bir firma, Bozkır Yatırım isimli, arsa için yüz elli bin lira teklif etmiş.

İçim kıpırdadı. Bu parayla biraz yaşar, belki avukat bile tutar, kardeşim için başvurur…

Kısa yol buydu. Evet dersen kolay çözüm.

Ama dedem asla keyfi hareket etmezdi. Önce ölçüp, sonra biçerdi.

Satmam dedim, kendimden şaşkın.

Noter kaşını kaldırdı, sanki ilk kez gerçekten bana bakıyordu.

Emin misin oğlum? Bu kadar para… Hem de sıfırdan başlayana.

Önce bir göreyim. O yer benim.

O anda, eskimiş, ağdalı, demir gibi ağır bir anahtar masada önümde dönüverdi.

Bu depo kapısını açar. Deden bana sadece şunu dedi: Sadece Yiğite ver! O isterse, gerçekten bir şey inşa etmek istiyordur.

Boğazıma yumruk oturdu.

Patika yolun bittiği yerden, ormanın içine yürüdüm.

Şimdi ne olacak? Yetimhaneden yeni çıkmış, elinde siyah poşeti ve bir demir anahtarla Yiğit, yalnız başına ormanda… Onu bekleyen eski hurda hangarda hangi sürpriz var? Tuzak mı, define mi, yoksa kardeşi Badeyi kurtaracak anahtar mı? Kaçırma… Çünkü bazen, hurda dediğin şey, kimsenin elinden alamayacağı bir yuvanın ilk tuğlasıdır.

Ağaçlar sessizdi, elimdeki siyah poşet ise hafiften ağırlaşıyor gibiydi. Sonunda depoyu gördüm ve halim daha da düştü: Beklediğimden büyük, ama daha da harap. Dalga dalga paslar, ezik bir kapı, girişini otlar basmış…

Sacdan tabut.

Ama bana aitti.

Anahtarı kilide soktum. Direndi. Biraz ittirdim. Metalden çıkan gıcırtı, hayatımda duyduğum en güzel klik sesiyle bitti.

Kapıyı açtım. Yüzüme rutubet, zamanın kokusu çarptı. İçerisi karanlık, bomboş… Sadece tavanın çatlağından sızan tek bir ışık, ortadaki sandığı aydınlatıyordu.

Öylece bırakılmış değil, gizlice yerleştirilmişti.

Yaklaştım. İçinde cam kavanozlar, reçellik değil: lastikle bağlanmış tomar tomar banknotlar, saman aralarına saklanmış.

Dünyam ters döndü. Her kavanoz ağır. Birini daha kaldırdım… Diğerini de…

Beton zemine oturdum, ağladım farkında olmadan. Anne babam, o yıllar, Badenin elinin camda kalışı, kendimi gereksiz hissettiğim tüm utançlar Hepsi birikti. Ve o konuşamayan dedem, bana hayatımı kurtaracak bir can simidi bırakmıştı.

Samanlar arasında Tahir Şahin yazılı deri bir defter buldum. Açtım. İlk sayfada bir mektup vardı.

Yiğit: Bunu okuyorsan, kolaya kaçmadın demek. Aferin. Annenin kalbi, benim inadı… Sana hayat boyu yetecek.

Okurken kalbim sıkıştı.

Parayı Bade için ve kendin için kullan ama asıl önemli olan tabanda.

Taban?

Beton yere baktım.

O gece depoda, elimdeki parayı hiç kurcalamadan, titreyerek montumun içinde uyudum. Korkudan belki; zenginlik de bazen tuzaktır.

Ertesi gün köye indim, nalburdan bazı takımlar aldım. Haftalarca depo tamir ettim: çatı deliğini inşaat teli ve silikonla kapadım, içeriyi tertemiz yaptım, avludaki otları söktüm, köşe başında bulduğum deli dana sobasını tamirledim. Elllerimde su topları, tırnaklarımda toprakla… ilk kez utanmadım; aksine, gurur duydum.

Badeyi iki günde bir arıyordum.

Ocağımız var artık! bir keresinde dedim.

Ciddi misin? Sesi daha ümitli çıkıyordu.

Evet! Ve sana ayrı bir oda bile yapıyorum.

Sessizlik, ardından Ağlama ama! dedi. Sanki karşımdaydı.

Aylar geçerken, Bozkır Yatırımdan yeni bir mektup geldi. Teklifleri üç yüz bine çıktı. Altında ise ince bir tehditle: Binayı risk olarak gösterip, belediyeye devretmeye kalkacaklarını ima etmişler.

Dedemin mektubu aklıma geldi: Asıl sır satıhta. O akşam alanı inceledim. Zemini süpürdüm, çizgileri takip ettim. Sonunda, betonda gizlenmiş mükemmel bir kare; adeta kapak.

Bir levye ile kaldırdım. Beton ağır ağır aralandı. Altında metal merdivenli gizli bir oda.

El feneriyle indim.

Aşağıda özenle yapılmış, kuru bir taş oda. Ortada metal bir kutu, bir de kavanozda yeni bir mektup.

Yiğit: Bunu bulduysan, oyunun sırrını da buldun. Bu parsel yerin altıyla bir servet. Gençken mühendis bir dostumla ölçtük: Burada büyükçe, kayıt dışı bir su kaynağı (artezyen) var. Herkes gözden kaçırdı, ben kaçırmadım.

Kutuda eski haritalar, teknik raporlar, ve en önemlisi: Devlet Su İşlerine açılmış bir başvuru dosyası; su hakkı başvuru fişi.

Bozkır Yatırımın derdi zeminde depo değilmiş, suymuş.

Bu gerçek hayatımı birden değiştirdi. Çünkü artık ben hiçbir şeyi olmayan yetim çocuk değil, anahtarı elinde tutan kişiydim.

Notere gösterdim belgeleri. Adamın yüzü değişti.

Deden… dedi, kelimeyi yutkuna yutkuna inatçı bir dehaymış.

O gizli parayla bir avukat tuttuk. Firma kıvırmaya çalıştıysa da suyun olmadığını artık iddia edemediler. Görüşmeye çağırdıklarında ben gittim.

İki takım elbise, yapay gülümsemelerle bana bir milyon lira teklif ettiler.

Hayatına tertemiz başlamak için şansın, dediler, sanki devlet bana tertemiz bir hayatı çoktan sunmuş gibi.

Derin bir nefes aldım. Siyah poşeti, Badenin camdaki elini, depo içindeki sobayı, kendimin yaptığı odayı düşündüm.

Satmıyorum, dedim.

Yüzler bir anda sertleşti.

O zaman…?

O zaman dedim… Ama bir anlaşma yaparım. Arazinin bir köşesinden size boru döşemeye izin veririm. Karşılığında su kuyusu ve elektrik hatlarını siz çekersiniz. Ruhsat benim üzerimde. Ve köylülerin de uygun fiyata suya ulaşacağı bir vakıf fonu oluşturursunuz.

Uzun bir sessizlik. Diken üstünde hissettiren türden.

O gün karar vermediler. İki hafta sonra döndüler… ve kabul ettiler.

Çünkü başka çareleri yoktu.

Resmi anlaşmayla, patentli su kuyusu açıldı; ev tadilatı, düzenli gelir, her şey rayına girdi. Sonra kardeşim için aile mahkemesine başvurdum. Belgeler, köyden referans mektupları, fotoğraflar ve bir yargıç… O ise defalarca Sen hazır mısın? diye sordu.

Hazırım hakim hanım, dedim. On iki yaşında, kardeşim altı iken anlamıştım zaten.

İki duruşma sonra, önce geçici, sonrasında ise kalıcı velayetini aldım.

Bade siyah poşetiyle yurttan çıkınca kapıda bekliyordum. Sarılamadık, çünkü prosedür hızdan hızlı. Ama basamakları çıkınca, iki kolumla altı yılın hasretini sardım ona.

Sana söz vermiştim, dedim.

Çok beklettin, diye gülerek ve ağlayarak ama geldiğin için teşekkürler.

Depoyu görünce artık hangar gibi değildi; yeni pencereler, küçük bir veranda, ahşap iç duvarlar, mutfakta kaynamakta olan çorba ve kızarmış ekmek kokusu… Sobamız adeta ehlileşmiş bir evcil hayvan gibi tıkırdıyordu.

Bade duvara dokunarak yürüdü.

Bunu… sen mi yaptın?

Birlikte yaptık dedim. Sen bekledin, ben inşa ettim, dedem planladı.

O akşam hâlâ masa yoktu, yerde yemek yedik. Fakat bu hayatımın en güzel sofrası oldu. Çünkü yıllarca aramızda camlar varken, ilk defa aynı tabaktan, izin beklemeden yemek yiyorduk.

Bazı akşamlar verandada oturup ormanı dinliyoruz. Bade hâlâ elimi sıkıca tutuyor, sanki dünya beni alacak diye korkuyor. Ben ise, siyah poşetle, cebimde yüz lira ile çıktığım o günlerden, kafamın üzerinde çatımla gurur duyuyorum. Artık anlıyorum dedemin taban derken kastını.

O sadece beton değilmiş. Fikirmiş.

Yani, elinde hiç bir şey olmasa da, temeli kurup üstüne bir dünya inşa edebiliyorsun.

Ve hayatın en büyük sırları hep kanında veya cebindeki parada bulunmuyor.

Bazen, pes etmeyen, ucu biraz inatçı birininsenin gibi birinin!o sırları yerin altından çıkartmasını ve kimseye ucuza satmamasını bekliyor.

Rate article
Lifequest
Küçük kız kardeşimden ayrıldım. Arkamı döndüğümde geriye sadece dedemin bana bıraktığı eski, paslı bir depo kalmıştı.