Çocukken büyümeyi o kadar çok hayal ederdim ki; istediğim gibi davranmak, canım ne isterse onu yemek, yatağa ne zaman girersem girmek, dışarı çıkarken kimseden izin almamak… O küçük, saf halime şimdi gülüyorum. Gerçekle yüzleşmem, İstanbulda tek başıma yaşamaya başladığım gün oldu: temizlik, yemek, kira, faturalar, market alışverişi… Üstelik tüm bunlar tek bir maaşla, ki zar zor yetiyor. Özgürlüğün akşam yemeğinde ne yiyeceğimi seçmek olduğunu sanıyordum. Meğer, hem pirince hem sabuna aynı anda param yetip yetmeyeceğini hesaplamakmış.
Bir sabah fark ettim; haftalardır kahvaltıyı sakin oturup yapmamışım. Gözümü açarım, duş alırım, yatak bir hızlı toplarım, koşarak otobüse yetişmeye çalışırım. Yolda iş yerinden gelen bir maili cevaplamadığımı, internet faturasını cuma gelmeden ödemem gerektiğini ve kredi kartımın limitini neredeyse doldurduğumu hatırlarım. Yetişkin özgürlüğü meğer gerçekleştirilmiş hayal değil, sonsuz bir yapılacaklar listesiymiş.
Eve nihayet dönünce, üstümdeki yorgunluk adeta bir taş gibi düşüyor. Dolabı açarken bir umut, kendi kendine pişecek bir şey var mı diye bakıyorum. Tabii ki yok: yıkamam, doğramam, pişirmem gerek, üstüne tekrar yıkamam… Bazen sadece ekmek ve peynirle yetiniyorum, sırf tavayı elime almamak için. Ama o an bile dinlenmiyorum çünkü aklımdan şu geçiyor: su faturası yine yüksek gelmiş, banyodaki musluğu kontrol etmem gerek, sabah giydiğim çamaşırlar kokmaya başlamış, çünkü asmayı unutmuşum.
Arkadaşlarım her fırsatta Bir araya gelelim diyor. Ama ne zaman buluşmaya kalksak, herkesin ayrı bir derdi var: biri fazla mesaiye kalıyor, bir diğeri hasta bir yakınını bekliyor, üçüncüsü parasız kalmış, dördüncüsü de sadece yorgun. Gençken neredeyse her gün buluşuyorduk; şimdi bir ay boyunca kimseyi göremiyoruz. Ve buluşunca da sohbet sadece yorgunluk, faturalar ve bel ağrısı üzerine oluyor. Daha genç olmamıza rağmen, seksen yaşında insanlar gibi konuşuyoruz hep.
En zor olanı, gerçek anlamda bir dinlenmenin olmayışını kabul etmekmiş. Hafta sonları bile illa bir iş var: çamaşır, temizlik, haftaya hazırlık, alışveriş, kırılan bir şeyi tamir etmek… Bir cumartesi, yerleri silerken gözüm yaşardı; Dinlenirken bile dinlenemiyorum. dedim içimden. Çocukken buna özgürlük diyordum, ama aslında kendimden başka kimse yokken, yetişkinlerin benim için yaptığı her şeyi kendim halletmeye başlamıştım.
Ve iş… O da hayalimden bambaşka çıktı. Çalışmanın insanı mutlu ve tatmin edeceğini sanıyordum. Ama meğer, gülümsemek istemediğimde bile gülümsemek, anlamsız laflara sabretmek, her hafta değişen hedeflerin peşinden koşmak ve maaşımın büyük kısmının nereye gittiğini bile görememekmiş. Bir gün, Acaba öğle yemeği mi yesem yoksa parayı ulaşım kartıma mı yatırayım? diye hesap yaptım. Bunu kimse çocukken söylemiyor; kimse büyüyünce hayatın sürekli zihinsel hesaplarla geçtiğini anlatmıyor.
Büyümek özgürlük zannediliyordu. Aslında; garip bir dengeymiş: yorgunluk, sorumluluklar ve arada sırada denk gelen minicik huzur anları…



