Sevgilisini arabadan indirdikten sonra, Bünyamin ona nazikçe veda etmiş ve evinin yolunu tutmuştu. Apartmanın önünde bir an duraksadı; zihninde, eşine birazdan ne söyleyeceğini tarttı. Sonra merdivenleri ağır ağır çıktı, kapıyı anahtarıyla açtı.
Selam, dedi Bünyamin. Gülbahar, evde misin?
Evdeyim, diye sakin bir tonla cevap verdi eşi. Selam. Ne yapayım, gidip et sote mi yapsam?
Bünyamin kendi kendine söz vermişti; bu sefer dosdoğru, kendinden emin, yiğitçe davranacaktı! Çifte hayatına bir nokta koyacaktı, henüz sevgilisinin öpücükleri dudaklarında sıcakken, tekrar sıradan bir insanın durağan hayatına gömülmeden önce.
Gülbahar, dedi Bünyamin boğazını temizleyerek. Sana şunu söylemeye geldim… Bizim yollarımızı ayırmamız lazım.
Gülbaharın tepkisi fevkalade sakindi. Zaten Gülbaharı kolay kolay bir şey sarsmazdı. Zamanında Bünyamin ona bu özelliği yüzünden “Buz gibi Gülbahar” lakabını takmıştı.
Nasıl yani? mutfağın kapısında durarak sordu Gülbahar. Et sote yapmayacak mıyım yani?
Nasıl istersen, dedi Bünyamin. İstersen yap, istemezsen yapma. Ben başka bir kadına gidiyorum.
Çoğu kadın böyle bir açıklamadan sonra kocasına tavayı kaldırır, ya da büyük bir kavga çıkarırdı. Ama Gülbahar o çoğunluktan değildi.
Sanki başka bir halt yapıyormuşsun gibi, dedi. Benim ayakkabılarımı tamirden getirdin mi bari?
Hayır, dedi Bünyamin afallayarak. Senin için bu kadar önemliyse hemen gidip alayım tamirciden!
Of, diye söylenerek iç çekti Gülbahar. İşte böylesin Bünyamin. Adamı yollarsın ayakkabıya, eski çifti getirir gelir.
Bünyamin alınmıştı. Aklındaki ayrılık konuşması da bir türlü dilediği gibi gitmiyordu. Yeterince duygu, öfke, hasret yoktu! Ama ne bekliyordu ki, Buz gibi Gülbahar diye andığı bu kadından başka?
Bence beni ciddiye almıyorsun Gülbahar! dedi Bünyamin. Sana resmen, kararlı bir şekilde, başka bir kadına gittiğimi söylüyorum, seni terk ediyorum, sen ise ayakkabıdan bahsediyorsun!
Doğru, dedi Gülbahar. Benim gibi değilsin, istediğin yere gidebilirsin. Nasıl olsa senin ayakkabıların tamirde değil. Yürü bakalım, nereye kadar gidiyorsan…
Yıllardır birlikteydiler, ama Bünyamin hâlâ eşinin dalga mı geçtiğini, yoksa ciddi mi olduğunu bazen ayırt edemiyordu. Zamanında Gülbaharın sakin tabiatına, uzlaşmacı yapısına, az ve öz konuşmasına vurulmuştu. Üstelik Gülbaharın dirayetli, düzenli oluşu; evine olan bağlılığı ve yuvarlak hatları oldukça etkileyiciydi.
Gülbahar dayanıklı, sadık ve soğukkanlıydı; adeta otuz tonluk bir gemi demiri gibiydi. Ama şimdi Bünyamin başka birini seviyordu. Onu hararetle, tatlı ve günahkâr bir tutkuyla seviyordu! Artık yeni hayata adım atıp eskiye elveda deme zamanıydı.
Yani Gülbahar, dedi Bünyamin; sesinde hafif bir tören, hüzün ve pişmanlık vardı. Sana her şey için minnettarım, ama başka bir kadını sevdiğim için gidiyorum. Seni artık sevmiyorum.
Vay canına, dedi Gülbahar. Artık beni sevmiyormuş! Yarısı tek, yarısı eksik. Mesela benim annem komşuyu severdi eskiden. Babam ise okeyi ve rakıyı. Sonra? Bak, ne güzel oldum ben!
Bünyamin, Gülbahar ile tartışmanın pek olası olmadığını biliyordu. Kadının her lafı sanki bir ağırlık gibi koyuyor, başlangıçtaki coşkusunu alıp götürüyordu; bir tartışma havası oluşmuyordu.
Gerçekten çok iyisin Gülbahar, dedi Bünyamin mahcupça. Ama ben başka birini seviyorum, hem de deli gibi, tutkulu bir şekilde. Ve ona gideceğim, bunu anla lütfen!
Peki, kim bu başka kadın? diye sordu eşi. Şu Nezaket Hanım mı, yoksa?
Bünyamin geriye çekildi. Bir yıl evvel hakikaten Nezaketle bir gönül ilişkisi olmuştu ama Gülbaharın onu tanıdığını hiç tahmin etmemişti!
Nereden tanıyorsun ki? diye mırıldandı. Gerçi, önemli değil, hayır, Nezaket değil.
Gülbahar esnedi.
Peki, o zaman, Nermin mi? Ona mı gidiyorsun?
Bünyaminin sırtından soğuk bir ter indi. Nermin de bir vakit sevgilisi olmuştu; Gülbahar’ın bunu bildiğinden habersizdi. Neyse ki, o konuşkan biri değildi.
Hayır, dedi Bünyamin. Ne Nermin ne de Nezaket. Bambaşka biri, rüya gibi bir kadın. onsuz yaşayamam ve ona gidiyorum, sakın beni caydırmaya çalışma!
Demek ki o zaman Muazzez Hanım, dedi eşi. Ah Bünyamin… kırık dökük bir organizma gibisin. Meğerse ne büyük sırmış! Hayalinin doruğu; Muazzez Hanım Yılmaz. Otuz beş yaşında, bir evlat, iki düşük… Öyle mi?
Bünyamin başını ellerinin arasına aldı. Gülbahar tam isabet etmişti! Evet, Muazzez Hanımla aşk yaşamaktaydı.
Ama nasıl bildin? diye kekeledi Bünyamin. Yoksa beni takip mi ettin?
Çok basit Bünyamin, dedi Gülbahar. Ben bir kadın doğumcusuyum. Bu şehirdeki bütün kadınları elden geçirdim ben, sen ise az bir kısmını. Kime dokunduğunda anlamam o kadar da zor değil doğrusu!
Bünyamin kendini toparladı.
Diyelim ki bildin! dedi, sesinde güya kararlılık. Evet, Muazzez Hanım. Ama bu bir şeyi değiştirmez, ona gideceğim!
Ah, saf Bünyamin, dedi Gülbahar. Bari bir kere bana danışsaydın! Hem Muazzezde öyle özel bir şey yok, sıradan biri. İstersen, tıbbi olarak da söylüyorum. Hayalinin doruğunun sağlık geçmişine bir baktın mı hiç?
H-hayır itiraf etti Bünyamin.
İşte bak! Öncelikle hemen gidip bir güzel yıkan. Sonra da, yarın Saim Beyi ararım, seni hastanede sıra bekletmeden muayene etsin, dedi Gülbahar. Sonra tekrar konuşuruz. Kadın doğumcunun kocası bile sağlam bir kadın bulamıyor, ne komik!
Peki şimdi ne yapayım? dedi Bünyamin çaresizce.
Ben gidip et sote yapacağım, dedi Gülbahar. Sen de duşunu al, ne istersen yap. Ama sağlık problemi olmayan, hayalindeki birini arıyorsan, bana sor, tavsiye ederimBünyamin bir an kararsızca salonun ortasında dikildi. Hayatının bu ilginç kavşağında eşi ona et sote pişiriyor, geleceğiyle ilgili endişelerini ise bir kadın doğumcusunun soğukkanlı mizahına bırakmıştı. Banyoya yürürken, arkasından Gülbaharın mutfakta şarkı mırıldandığını duydu. Ah Bünyamin, diyordu eski bir şarkı, bir gün gidersin, bir gün dönersin.
Suyun altında gözlerini kapattı. Köpük avuçlarında kayarken, içinde yükselen o zannedilmez hafiflik ve huzur tuhaf bir şekilde hoşuna gitmişti. Sanki her şey, Gülbaharın söylediği gibi gayet sıradandı ve hayat, arada sırada kendine mahsus şakalar yaparak insana yeni bir yön veriyordu.
Duştan çıkınca, mutfağa yöneldi. Kapının eşiğinden izledi Gülbaharı: Dingin, vakur ve alışkanlıklarının içinde güvenli. Bünyamin bir an suskun bekledi; sonra gülümsedi. Hayat dediğin ne garip oyun, diye düşündü. Gider gibi yapıp kalmak, kalır gibi yapıp arada kaybolmak Ve bazı kadınlar mesela Gülbahar gibi kadınlar ne yaşanırsa yaşansın bütün maceraları, tüm fırtınaları yumuşacık pamuk bir yüzle karşılayıp insanı hiçbir yere varmadan yolun başına döndürüyordu.
Gülbahar başını çevirdi, göz göze geldiler. O anda hiçbir şey söylemek gerekmedi. Bünyamin yavaşça masanın başına oturdu, Gülbahardan yayılan sabun ve baharat kokusu arasında. Hayat, kendi bildiğini okuyor; kalanlar ise bir tabak yemeğin buharında, küçük bir tebessümde birbirini affedip kaldığı yerden devam ediyordu.
Ve Bünyamin o akşam, et sotenin yanında kendi hatalarını da yavaşça çiğneyerek yuttu. Şehir bir hikâyeyi daha sindirirken, yukarıdaki pencerelerden sokağa sıcak bir ışık sızıyordu.




