67 yaşındaki Nuran Hanım, garip ve puslu bir sabah vakti, yine her gün olduğu gibi Gülhane Parkında yürüyüşüne çıkmıştı. Ama o sabah, zamansız bir hüzün gökyüzünden süzülüp omuzlarına oturmuş gibiydi. Bir zamanlar, her şey tıkırında ilerler, ailesi mutlulukla dolup taşardı. Ama bir gün, her şey yıkılıvermişti. Oğlu Baran, Anadolunun bir kentinde yükselen iş hayatının basamaklarını çıkarken, aniden o korkunç haber gelmişti: Baran, Karadenizin bilinmez sularında kaybolmuştu. Ölümünün ardındaki sır perdesi hiçbir zaman aralanmamıştı. O günden sonra, eşi Hikmet Beyin sağlığı da dalga dalga bozulmaya başlamıştı; içine kapanmış, günlerce eve uğramaz olmuştu. Sonra, gri bir akşamüstü, şehrin dar bir sokağında kaza geçirerek hayatını kaybetti. Nuran Hanım, elli yaşında birden dul kalıverdi, güvenecek, sırtını dayayacak tek bir ailesi bile kalmamıştı.
Emekli maaşı yeterliydi gerçi, ama hayatı İstanbulun yağmurlu sokaklarında sessiz bir yalnızlık içinde geçti. Yine de şanslıydı, çünkü mahallenin afacan çocuklarından Ali, sık sık gelip onunla sohbet ederdi.
Bir gün, Nuran Hanım park dönüşünde, apartmanının önünde durmuş bir ambulans gördü. Etrafı yabancı yüzlerle dolmuştu. Kalabalığın arasında, Aliyi annesinin sedyesinin yanında, haykırırken seçti. Anne, lütfen uyan! diyordu Ali. Polislerden biri bir akrabayı aramak için cebelleşirken Nuran Hanım öne çıktı, Aliyi yanına almayı teklif etti. Polis ismini, soyismini, hatta babaannesinin adını yazdı küçük bir deftere, koruyucu ailelerin yakında gelip onunla ilgileneceğini söyledi. Nuran Hanım, Aliyi bırakmaya hiç niyetli değildi; ama karar artık ona ait değildi.
Aylar akıp giderken, çay saatleri ve bozkırdan esen rüzgarlarla geçen günlerin ardından, sosyal hizmet görevlileri kapıda belirdiğinde ay bir yumurta gibi çatlamıştı. O bir ayda, Nuran Hanım Aliyle birbirine masal gibi bağlanmıştı. Ona zeytinyağlı yaprak sarar, geceleri Çanakkale Türküsü fısıldardı; yatağının ucunda şıpıdık terlikleriyle bekler, Ali uyana dek yanından ayrılmazdı. Yetkililere, Alisiz geçireceği bir günün bile kendisini harap edeceğini söyledi ama onlar soğuk ve resmi bir dille, yaşının yasa gereği işleri karmaşıklaştırdığını anlattılar. Hayatınızın huzuru başka yerde dediler. Nuran Hanım gözlerini pencerenin ardındaki lal rüzgarlara çevirip, sanki Topkapı Sarayının kubbesinde bir leylek olurmuş gibi iç geçirdi. O an anladı ki, Alisiz geçen her sabah bir rüyanın sonsuz özlemi gibi yüreğini delecekti.




