Ben seninle çok özel bir anımı paylaşmak istiyorum, dostum, içimi dökmek gibi Tam otuz yıl önceydi, bir akşamüstü, yağmur çiseliyordu ve yollarda kayganlık vardı. O kazada eşimi ve minicik kızımızı kaybettim; sanki insanın canı tamamen çekip alınmış gibi hissettim. Sonrası işte bildiğin, nefes alıyorsun, çalışıyorsun, yemek yiyor, uyuyorsun ama kalbin bomboş. Ne bir hayal kurabiliyorsun ne de bir beklentin oluyor, hele ki tekrar baba olurum diye asla düşünmezsin.
Bir gün, öylesine hiçbir beklentiyle gitmediğim bir çocuk yuvasına yolum düştü. Vallahi, içeri adım attım, niye girdiğimi de hala bilmiyorum. O sırada gözüm küçük bir kıza takıldı, adı Zeynep. Daha beş yaşındaydı. Sırtını dik tutuyor, kimseye bulaşmadan, korkutucu bir ciddiyetle oturuyordu. Meğer kazadan kalma bir sakatlığı varmış, doktorlar uzun bir rehabilitasyon sürecinden ve hayat boyu sürebilecek kısıtlamalardan bahsediyordu.
Ama o gözler O kadar şey yaşamış birinin inadını, direncini hemen anladım. O an aklım hiç devreye girmedi; kalbim böyle atıyordu: Zeynep’siz eve dönemem. Başka çaresi yoktu.
Onu evlat edinmemle tüm hayatım değişti. İşimi bıraktım, evi ona uygun baştan aşağı yeniledim. Baba olmak, hemşire olmak, fizik tedaviye yardımcı olmak, hatta gerektiğinde antrenör olmak Her rol bana düştü. Senelerce yan yana uğraştık; önce saniyelerce ayakta kalabildi, sonra destekle attı adımlarını, derken bir gün kendi başına yürümeye başladı. Vallahi, her ufak gelişmesi ikimizin de bayramı oldu.
Zeynep büyüdükçe gerçekten güçlü, akıllı ve müthiş kendi ayakları üzerinde durmasını bilen birine dönüştü. Lise bitti, Boğaziçinde biyoloji okumaya başladı. Her daim içimde bir yer biliyordum; ben onun babasıydım hem de kan bağı olmasa da. O anlar, her gün yanında olmak, işte gerçek kan bağı oydu.
Yirmi üç yıl sonra, nikah salonunda Zeynepin koluna girdim. Düğün; ışıl ışıl, gülümsemeler, müzik, sevinç Derken, bana yabancı bir adam geldi; gözlerinde bir tuhaflık vardı, sanki acıyormuş gibi bakıp fısıldadı: Kızınızın sizden neler sakladığından haberiniz yok.
Bir an kötü şeylerden korktum; sağlık mı, başka bir sır mı, bilemedim. Tam ağzımı açacakken bize bir kadın yanaştı. O an kadını hiç tanımasam da kim olduğunu içimden bir sesle bildim. Zeynepin gerçek annesiydi.
Kadıncağız, Ben dokuz ay karnımda taşıdım, onun hayatında hak sahibiyim, geri almak için buradayım, deyip başladı anlatmaya. Kan bağı, kader, annelik Sanki ben, onun yerine konmuş, geçici bir misafirmişim gibi hissettirdi.
O an çok sakin bir şekilde dedim ki:
Siz ona bir hayat verdiniz, ben ise ona bir çocukluk, güven ve bir ömür verdim.
Sonra kadın gittiği gibi Zeynep beni kenara çekti. Utanıp başını önüne eğdi. Birkaç sene önce öz annemi buldum, görüştüm. Ama ne yaptıysak, hiç sıcaklık, bakım, o aradığım bağı bulamadım. Sana söyleyemedim, canını yakmak istemedim. Ama benim gerçek babam her zaman sendin, dedi.
İşte o an o yabancının lafları hiç kalmadı bende. Zeynep, damadıyla ilk dansını yaparken, gülerek dönüp bana bakınca içimde bir sıcaklık yayıldı yeniden. Anladım ki aile; kan veya geçmiş değil, yanında kalan, seçen, her gün emek veren kişidir.
Bir kazada bir hayat yitirdim belki, ama Zeynepi evlat edindiğimde bambaşka, daha gerçek bir hayat kurdum. Ve inan, bu ikinci hayat ilkinden hiç eksik değilmiş.




