On yaşındaydım, babam beni ilk kez kahvaltıya çağırmadan sessizce avluya çıkardı. O sabah penceredeki kırağı adeta bir Hatay oyması gibiydi, hava ise ciğerimi yakıyordu. Yorganın altına saklanmak, kapının gıcırtısını duymamış gibi yapmak istedim, sanki bugün sobanın odununu hazırlama sırası bana gelmemiş gibi.
Babam hiç kızmadı. Yalnızca yanımda durdu, ben ise soğuktan titreyerek baltanın ağır sapını kavramaya çalıştım. Parmaklarım uyuştu, gözlerimde ise kırgınlığın yaşları birikti.
Oduna öyle vurma, sanki tüm dünyaya öfkelisin oğlum, dedi sakin ve sessiz bir sesle; sesi sabahın ayazını dağıttı. Saygı duyarak vur.
Bu sözü, sabahın soğuğundan daha derin kazındı hafızama. O an anladım ki evimizdeki sıcaklık kendiliğinden olmuyormuş. O, ellerinin ritmiyle, sırtındaki ter damlalarıyla doğuyormuş.
Odunları soba için hazırlamıyoruz, derdi babam, benim odunları düzenli dizdiğimi görünce. Aile için hazırlıyoruz. Dışarıda rüzgar ne kadar sert eserse essin, sevdiklerin yalnız olmadıklarını bilsin, onlara gözü gibi bakan biri olduğunu hissetsin.
Babam eski kuşak insanıydı. Elleri toprak ve dürüst emek kokardı. Onunla, beyaz caminin yanı başındaki eski mezarlıkta vedalaşırken çiçek koymadım mezarına. Avuçlarına kendi kırdığım küçük bir meşe dalı bıraktım; düzgün, temiz, sağlam. Baba, artık anlıyorum, demek için.
Bizim buralarda zaman, bal gibi ağır akardı. Ben büyüdüm, kendi evimi kurdum, çocuklarımı ev ekmeği ve çam dumanı kokusuyla büyüttüm. Onlar daha kolay yaşasın diye ellerim nasır tuttu, sırtımdan ter aktı. İstediğime eriştim, belki de fazlasıyla.
Çocuklarım İstanbula gitti, büyük şehirlerde. Şık ofislerde oturup tuşlara bastılar; ellerinde tutamayacakları işler yaptılar. Ama onlar fazla narinleştiler.
Birkaç yıl önce torunum Emir ziyarete geldi. Şehir çocuğu; kulaklık, tablet, hep Wi-Fi peşinde. O sabah evde soğuk vardı, kombide bir arıza olmuştu, ben ise servisi çağırmaya acele etmedim.
Eski baltayı alıp odunluğa çıktım. Emir ceketine sarınmış halde, kapının önünde tabletine küskün bakıyordu.
İnternet gitti, dede, dedi homurdanarak.
Onun bembeyaz, yumuşak ellerine baktım. On yaşındaki halimi gördüm onda; dünyanın kendiliğinden tamir olacağını bekleyen çocuğu.
Oyuncağını bırak, dedim sakin. Gel bakalım buraya.
Baltayı ona uzattım. Otuz yıl boyunca ellerimle parlattığım ağırlığında. Emir neredeyse düşürüyordu.
Çok ağır, dede…
Ağır değil, dedim. Ellerin neden yaratıldığını henüz bilmiyorlar.
İlk sallayışı beceriksizdi; balta kabuktan yalpaladı, bileğine acı verdi. Emir dişlerini sıktı, bırakmak üzereydi.
Acele etme, yanına gidip omuzlarını düzelttim, ağırlığı nasıl aktaracağını gösterdim. Bunu iş olduğu için değil, burada olduğumuzu, koruyacağımızı göstermek için yapıyoruz.
Beşinci denemede odun teslim oldu. Yarılan odunun temiz, yankı yapan sesi yamaçlardan döndü. Emir öylece kaldı. Yüzünde sosyal medyada beğeni almakla değil, kendi gücünü ilk kez hisseden gerçek bir gülümseme belirdi.
İki saat çalıştık. O akşam tabletini kapı önünde unuttu. Sobanın yanında koltukta uyuyakaldı ve üzerine odun kokusu, gerçek yorgunluk sinmişti.
Uzun zaman geçti. Eşimi kaybettim, evdeki sessizlik ağırlığı elle tutulur gibiydi. Çocuklarım haftada bir arıyor, sesleri ince ve uzak geliyor. Sık sık kapıda oturup düşünüyorum: Ardımda bir şey kalacak mı? Benim tecrübem, damın üstünde tüten duman gibi dağılacak mı?
Ama dün bir kargo geldi ve içinde gerçek bir kâğıt mektup. Zarfta bir fotoğraf ve ıhlamurdan oyulmuş bir ahşap figür.
Fotoğrafta Emir vardı; iri yapılı, elleri nasırlı, yetişkin olmuş. Etrafında ev yapmayı öğrettiği delikanlılar. Arkasında ise sadece bir not:
Dede, onlara dedim ki, biz sadece duvar değil, sevdiklerimize güven ve sıcaklık inşa ediyoruz. Ellerimin işe yarar olmasını öğrettiğin için teşekkür ederim.
Güneşte oturup gözyaşlarım arasından gülümsedim. Dünya değişiyor. Ormanların yerini iletişim kuleleri alıyor, sobanın yerine akıllı cihazlar kuruluyor.
Ama esas olan kaybolmuyor. O, kalın nasırlı ellerden yumuşak ellere geçiyor, eller sağlamlaşana kadar dünyayı taşımaya devam ediyor. Sanırsınız ki sadece çocuğunuza çalışmayı öğretiyorsunuz; hayır. Onun kalbine, sizden sonra birilerine sıcaklık verecek bir ateş yakıyorsunuz.




