Çocukken hep büyümek isterdim; çünkü o zaman istediğim her şeyi yapabileceğimi sanırdım. Canım ne isterse onu yiyeceğim, ne zaman istersem o zaman yatacağım, dışarı çıkmak için kimseye hesap vermeyeceğim… Sonra şimdi dönüp baktıkça küçük, saf halime içten içe gülüyorum. Gerçek yüzüme ilk kez yalnız yaşamaya başladığımda çarptı: temizlik, yemek, kira, faturalar, alışveriş… Hepsini tek maaşla idare etmeye uğraşıyorsun ve çoğu zaman zor yetişiyor. Özgürlük dediğim şey, akşam ne yiyeceğimi seçmek sanmıştım. Oysa gerçek özgürlük, pirinçle sabunu aynı anda alabilecek miyim diye hesap yapmakmış, haberim yokmuş.
Bir gün fark ettim ki haftalarca doğru düzgün kahvaltı bile edememişim. Sabah kalkıyorum, duşa giriyorum, yatağımı hızlıca düzeltiyorum, sonra otobüse yetişmek için koşturuyorum. Yolda aklıma geliyor; daha işten bir maile cevap vermedim, internet faturasını ödemem gerek; kartımın limiti de neredeyse dolmuş. Yetişkin özgürlüğü dedikleri şey meğer gerçekleşen hayaller değil, yapılacaklar listesiymiş.
Akşam işten eve dönünce ise yorgunluk sanki duvardan bir tuğla gibi üstüme çökerdi. Buzdolabını açıp Umarım burada kendi kendine pişen bir yemek vardır, diye iç geçirirdim. Yok tabii, yine yıkama, doğrama, pişirme, tekrar yıkama… Bazen açlıktan sadece ekmekle beyaz peynir yiyip, illa ki tavaya el sürmemek için kendimi zorlardım. Ama onda da rahat edemezdim, çünkü kafamda sürekli cümleler dönüp dururdu: su faturası bu ay yüksek, banyoda bir yerden su sızıyor kontrol etmem lazım, sabah makineye attığım çamaşırlar hala asılı, onları da unuttum tabii, kokmaya başlamışlar bile…
Arkadaşlarım da hep Hadi görüşelim deyip dururdu. Her seferinde birimizin mutlaka farklı bir derdi olurdu: biri fazla mesaiye kalmış, biri hasta bir akrabasına bakıyor, diğeri parasız, bir başkası tamamen tükenmiş. Lisede neredeyse her gün buluşuyorduk, şimdi ise aylarca görüşemediğimiz oluyor. Sonunda bir araya geldiğimizde de sohbetlerimiz sürekli yorgunluk, faturalar ve ağrıyan sırtlar üzerine oluyordu. Yaşımız genç olsa da, seksek oynayan çocuklardan ziyade seksen yaşındaki dede ve teyzeler gibi konuşuyorduk.
Belki de en zoru şuydu: gerçek anlamda dinlenmek diye bir şey yok. Tatil ya da hafta sonları, yine çoğunlukla yapılacak başka işler: çamaşır, temizlik, market alışverişi, bir yeri tamir etme falan… Geçenlerde cumartesi günü yerleri silerken birden ağladığımı fark ettim. Çünkü içimden dedim ki Dinleniyor olsam bile asla tam olarak dinlenemiyorum. Küçükken adına özgürlük dediğim şey, meğer büyüyünce ailemin benim için yaptığı tüm işleri tek başıma yüklenmekmiş, bu kez yardım edecek kimse de yok…
Bir de iş hayatı var tabii. Eskiden çalışma hayatı insana huzur ve tatmin getirir sanırdım. Ama meğer işin içinde, canım sıkkınken bile gülümsemek, saçma sapan yorumlara sabretmek, her hafta değişen hedeflerin peşinden koşmak ve maaşımın büyük kısmının gözümün bile görmediği şeylere gitmesi de varmış. Bir gün oturup cüzdanıma bakıp düşündüm: Acaba bu parayla öğle yemeği mi yesem, yoksa İstanbulkarta mı yüklesem? Valla çocukken kimse insanın yüzüne söylemiyor, büyüyünce hayat sürekli kafanda mini bir muhasebe yapmakmış.
Büyümek bana özgürlük sandığım bir şeyi getirecek sanıyordum. Meğer işin aslı; yorgunluk, sorumluluklar ve nadir, minicik huzur anları arasında bir yerdeymiş… Ama yine de her seferinde gülümsüyorum; çünkü, işin tuhafı, tüm bu koşturmacayla başa çıkmayı da yavaş yavaş öğreniyoruz galiba.



